022. Sayı (Eylül 2010)

Adığe Heku’ye yolculuk (6)

Aklımda hep bir Adığe okulunu gezmek vardı 
Alaattin Bayram
(06.09.009)

İnsanoğlu alışkanlıklarını kolay bırakmıyor. Ne zamandır canım okul görmek istiyordu. Adıgey Üniversitesi’ne gitmiştik, ama sınıflara girememiştim. İlköğretimi merak ediyorum; yüksek öğretimi de… İlköğretim dedimse Türkiye’deki gibi sekiz yıllık eğitim değil. On bir yıllık zorunlu eğitim var Adıgey’de. On bir yılın hepsi aynı okulda veriliyor. Tercihimiz Adığe Dili Fakültesi oluyor. (07.10.2009) 
Günün ilk saatlerini evde geçirmişiz. Kahvaltı zaman alıyor. İnsan bir buçuk asır sonra ata yurdunun ekmeğini şöyle sindirerek, keyif alarak, korkusuzca yemek istiyor. Hele bunca demokratikleşmeden sonra…
Çarşıya indiğimiz gibi önce Adığe Hase’nin yolunu tutuyoruz. Hase’ye uğramaktan da fakülteyi sormaktan da vazgeçiyoruz. Daha önceleri konuşma arasında, Adığe Hase’nin üç sokak ilerisinde olduğunu duymuştum. “Yanlış yola girelim, ne olacak ki?” diyorum. Eşim de bana destek veriyor. “Olsun, her yol bizim.” diyor. Çok geçmeden bir yol ayırımına geliyoruz. Yön tercihi yapıyoruz. Eşime soruyorum: “Ne tarafa?”. “Sağa.” diyor. İlerliyoruz. Ancak görünürlerde okul falan yok. Üniversite çağındaki öğrencilerle karşılaşıyoruz. Belli ki okul dağılmış. Öğrenciler hep aynı istikametten geliyorlar. Peşimiz sıra yani. Yanlış yönde olduğumuzu anlıyoruz. Emin olmak için ilk karşılaştığımız öğrencilere soruyoruz. Adığece anlaşıyoruz gençlerle. Bize fakültenin yerini tarif ediyorlar. İyi ki sormuşuz. Tam ters istikametteymişiz. Gençlerle anlaşmamız dikkatimi çekiyor. Aradan bir buçuk asra yakın bir zaman geçmiş ve bu süre içerisinde bir birimizi hiç görmemiş olmamıza rağmen rahatlıkla anlaşabiliyoruz. Bir kez daha etkileniyorum bu durumdan. Dilimi daha çok seviyorum; Adığe dilinin daha çok yaşaması gerektiğine inanıyorum. Bu, dilimize bizim gösterdiğimiz vefamızdan(!) ileri gelmiyor tabii ki. Adığe dilinin kendi gücünden kaynaklanıyor. Çünkü bu dil ödünç kelimelere ihtiyaç duymamış, toplumun ödünç kültüre ihtiyaç duymadığı gibi.
Geriye dönüp yürüyoruz. Çok geçmeden düşüncelerimden sıyrılıyorum. Fakülte diye tahmin ettiğimiz binanın girişinde Mahmut A. İle karşılaşıyoruz. Mahmut Bey arkadaşından izin alıyor ve bize yol gösteriyor. Bayan Doçent Mir’in odasına alıyor bizi. Hal hatır sormalardan sonra muhabbet oldukça koyu… Bayan Mir, Habze Konferansı’nı düzenleyen kişi. İlk kademe öğretimde okutulmaya başlanan “Adığe Habze” ders ve ders kitaplarını hazırlayan kişilerin başında geliyor. Bu dersin materyalleri 2007 yılında 1-9. sınıflar için hazırlanmış. Herhangi bir sınıfta Sakıncası yoksa herhangi bir sınıfta ders dinlemek istediğimi söylüyorum. Bayan Mir beni anlamamış olmalı ki cevap vermiyor. Mahmut Bey kalkıyor uygun sınıf olup olmadığına bakıyor. Ancak ilgilendiği sınıfın dağıldığını söylüyor. Diğer sınıfların hocaları için bir şey diyemiyor.
Muhabbet koyu… Konu Adığe Dili. Bazen dilin doğuş sürecine yolculuk yapıyoruz. Adığece ile ilgili bazı fikirlere itirazlar yapılıyor. Beni anlamakta zorlandıklarını fark ediyorum. Israrla dilimi savunuyorum. Sanırım akademisyen olmadığım için beni yeterli görmüyorlar. Bir ara Bayan Mir branşımı soruyor. Bende dil öğretmeni olduğumu ve uzun yıllar liselerde derse girdiğimi söylüyorum. Gayri ihtiyari duraksıyor, ama belli etmiyor. Bana Adığe dilindeki ses kaymaları ile ilgili soru soruyor. Ben de “Ofep ar / o önemli değil” diye cevap veriyorum. Bayan Mir “Nasıl önemli olmaz?” diye itiraz ediyor. Kendimi yeterince anlatamamışım. Ben ses kaymalarının ve ses kaybolmalarının nedenlerini bildiğimiz için sorun olmaz anlamında “Ofep ar” dedim. Oysa Bayan Mir’in “o önemsiz” demek istemişim gibi anladığını fark ediyorum. Bayan Mir haklı… Yeterince kendimi anlatamamışım. Fırsatım da olmadı. Aslında saatlerce konuşacaklarım var. Ama yeri ve zamanı değil. Mahmut A. Konuşurken sözünü bölmek istiyorum. Çünkü söylenenleri defalarca dinledim ve okudum. Ancak Mahmut Bey izin vermiyor. Tekrar laf arasına girmek istiyorum. Yine izin yok, “Ya bir dur.” diyor. Sesini de esirgemiyor. Heyecan yaptığımı biliyorum. Ellerimi yüzüme kapatıyorum. Yüzüm kulaklarıma kadar kızarıyor. Utanıyorum açıkçası. Ata yurdumda dilimi savunuyorum. Ne ilginç şey... Heyecanım buradan kaynaklanıyor zaten. Belki en yakın gördüklerimin desteğini alamayışım beni tepkisel hale getiriyor; kim bilir? Konuşma sırası bana geliyor. Söyledikleri her şey yazılıp çizilen şeyler. Küçümsemek haddime değil. Muradım da bu değil zaten. Ukalalık yapmayı da kendime yakıştırmam. Amacım durumu anlatmak. Sözümü de esirgemiyorum doğrusu. “Sizin söylediklerinizi ben okudum, ama benim söyleyeceklerimi siz bilmiyorsunuz; çünkü tamamen orijinal. Bir gün okuyacaksınız inşallah.” diyorum. Bayan Mir dolu bir insan... Heyecanımı ve beni anlıyor. Sevgisini esirgemiyor benden. İtirazlarıyla beraber sevgisi de geliyor bana. “A sic’al / ey oğlum.” diyor bana. Hoşuma gidiyor. Bu samimi hitap karşısında saygım sonsuz derecede artıyor. Sonraları defalarca tekrar ediyorum bunu: “A sical.” Eşim de öyle yapıyor. O da yeri geldikçe “A sic’al.” diyor.
Onca zamandır Bayan Ray’ın gelmesini bekledik. Bize vereceği emanetleri vardı. Hazırlıklarını anca bitirebilmiş ne yapsın. Bayan Ray soluk soluğa içeri giriyor. Çalışkan ve mütevazı bir insan… Yüzünden, hareketlerinde okunuyor. Ayrılmak için ayağa kalkıyoruz. Bayan Mir’den defalarca özür diliyorum zamanlarını aldığımız için. Selamlaşıp ayrılıyoruz. İşimiz bitmemiş belli. Bayan Mir sınıflardan birine yöneliyor. Uygun sınıf varsa bizi derse almak istiyor, ama nafile; okul dağılmış. Bayan Mir tüm ısrarlarımıza rağmen kapıya kadar gelerek yolcu ediyor. Candan insanlar. İşlerine bağlılar. İnsanları, ülkelerini, kültürlerini seviyorlar. Biz de onları çok seviyoruz ve hep seveceğiz.
Saat 16.00 suları. Günün çoğu geçmiş. Dönüş günümüz yaklaşıyor. Bir günümüzü çarşı-pazara, bir günümüzü köylerimizden birine ayırmak istiyoruz. Son günümüz yolda geçecek. Müzeye gitmeden olmaz. Onun için kalan zamanı müzeye ayırmamız lazım. Müzenin yolunu tutuyoruz.
Müze girişi ücretliymiş. Rehber istiyorsanız ek ücret ödemek zorundasınız. Biz her ikisine de ücret ödüyoruz. Pahallı gelmiyor bize. Yanımıza iki rehber vereceklermiş. Birisi yakın tarih Adığe yaşam biçimini anlatarak müzeyi gezdirecekmiş. Diğeri de alt katta, kadim Adığe tarihi bölümü. Tamamen arkeolojik eserlerden oluşuyor. Bu bölümü de bizlere arkeolog Aslan Bey anlatacakmış.
Müzeyi gezmeye üst kattan başlıyoruz. Yanımızda Bjeduğ kızımız var. Bize rehberlik edecek. Ben ise heyecanlanıyorum. Çok şey sormaya başlıyorum. Sabretmem gerektiğini ve hepsini tek tek anlatacağını söylüyor. Gerçekten dediğini yapıyor. Bize yer şeyi en ince detayına kadar anlatmaya başlıyor. Sergilenenlerin hemen hepsine aşinalığımız var. Ama bunca hizmeti bir arada görünce heyecan duymamak mümkün değil. Arada bir rehberimize katkıda bulunuyorum. O da bilgilerimi onaylıyor. Boş olmadığımızı fark ediyor. Karşı sorular sormaya başlıyor. Keyif alıyorum. Eşim de öyle. O da arada bir katılıyor bize. Bizim için keyifli anlar oluyor. Bir saatten fazla kalıyoruz buralarda. Hanım kızımızdan izin istiyoruz ve memnuniyetimizi belirterek alt kata iniyoruz. O da bizimle geliyor ve Aslan Bey’le buluşturuyor.
Aslan Bey arkeolog... Kendileri Türkiye’de bulunmuş. Kazılara doğrudan katılıyor. Arada eserlerin bulunuş hikayelerini de anlatıyor bize. Dersini iyi çalışmış, dolu birisi. Yüzünde, tavırlarında hiç mi hiç gurur, kibir yok. Mütevazı birisi. Bürokrasinin o soğuk, asık yüzü yok. Kanım çabuk ısınıyor. İlgimizi eksik etmiyoruz. Bilgilerimizi arkeolojik verilerle desteklemek hoşumuza gidiyor. İlgimizin olması da Aslan Beyin hoşuna gidiyor. Bu da onun şevkini arttırıyor.
Çok şey dikkatimizi çekiyor. Kayseri müzesini geçmişte gezmekle ne kadar doğru bir iş yaptığımın farkına varıyorum. Hatti kültürünü sanki Kafkasya’dan Türkiye’ye götürmüşler. Birçok eserde bire bir benzerlikler var. Dikkatimizden kaçmıyor. Arkeolog Aslan’a bu durumu soruyorum: Hatti kültürü Anadolu’dan Kafkaslara mı yoksa Kafkaslardan dünyanın farklı yerlerine mi gitmiş? Kendinden emin bir tarzda anlatıyor. Fransız arkeologlarla beraber tam beş yıl çalıştıklarını ve bu konuyu incelediklerini söylüyor. Bu bahsedilen kültürün Kuzey Kafkaslardan Mazepotamia’ya ve Anadolu’ya gittiği tezini ifade ediyor. Hatta artık tez değil, bir gerçek olarak görüyor. Miyekhuape kültürü ile Anadolu kültürü benzeşiyor ama tarih olarak Miyekhuape kültürünün eski olduğundan emin. En büyük kanıt olarak ta “Altın Boğa” heykelciklerini gösteriyor. Böylece Hatti’lerin Kafkas’lardan Anadolu’ya indiklerini kanıtlıyor.
Aslan her bir parçayı sabırla anlatıyor. İğne ucu büyüklüğündeki altın boncukları topraktan iğne ucuyla tarayarak nasıl çıkardığını ilgiyle dinliyorum. “Toprağı, altını değil sabrı derlemişsin.” diyorum. Bana “Evet, sabır derledim.” diye cevap veriyor. Aslan anlattıkça benim merakım artıyor; merakım arttıkça da Aslan büyük bir heyecanla anlatıyor. Miyekhuape kültürünü MÖ 5500-6000 yıllara kadar dayandırıyor. 3000-3500 yıl önce PARA olarak elektron (altın ve gümüş karışımı maden) ve altın kullanılmış. Müzede duruyor. Gözlerim fal taşı gibi açılıyor. Demek ki Adığeler bu yüzden hangi para birimini kullanırlarsa kullansınlar, para birimi olarak “dışe” kelimesini kullanıyorlar. “Zı dışe khıset/ Bir Lira ver.” ve “Dışitfıce yesışağ/Beş liraya sattım.” örneklerinde görüldüğü gibi “dışe/altın” olarak Adıge diline sinmiş.
Aslan ispunelerden (yisıp’e wune) uzun uzun bahsediyor. Çeşitli yorumlar yapıyor. Adığe dilinde “oturma evi” anlamına geldiğini söylüyor. Bundan binlerce yıl Adığeler ölülerine büyük saygınlıklar gösterirlermiş. Onları kolayca unutmazlarmış. Öteki dünyayı da unutmazlarmış çünkü. Bunun için ölülerini koydukları yerleri kaybolmamaları için taştan yaparlarmış. Oysa kendileri o zamanlar çit evlerde otururlarmış. Çünkü Adığelerde doğayla barışık yaşama kültürü varmış. Tarihleri boyunca bile başkalarına pek saldırmamışlar, hep savunma savaşı yapmışlardır. Onlar ancak ihtiyacı olan kadarını tüketirlermiş. Tokgözlü insanlarmış. Bundan dolayı da Adığelerde devasa yapılara rastlanmazmış. Zaten çit evlerin de ömrü nihayetinde bir insan ömründen fazla olmazmış. Gurur ve kibirin habzede yeri yokmuş. Ölüleri gömmezler, yisıp’e wune’ye (ispune) oturturlarmış. İtiraf edeyim ki diğer görüşleriyle değil ama yisıp’e wune kavramını mezar olarak yorumlaması konusunda Aslan Beyden ayrışıyorum. Ben ormanda çalışmaya gittiklerinde alet ve edevatlarını, yiyeceklerini koydukları yerler diye düşünüyorum. İklim gereği buralar sürekli nemli bir havaya sahiptir. Ayrıca ormandaki insanların yiyeceklerini ormandaki yabani hayvanlardan korumaları gerekmektedir. Dolayısıyla eşyalarını koyacak ve emniyetle saklayacak yerlere ihtiyaç duyulmaktadır diye düşünüyorum. Onun için de yisıp’e wune’lere taş tıpadan kapı yapılmıştır. Ayrıca çeşitli av hayvanları yakalamak için de kullanılan bir barınaktır diye çeşitli anlamlar yüklüyorum.
Müze yadsınamayacak kadar zengin. Savaş miğferleri, 3000 yıllık kılıçlar, küpler, kolyeler, altın ve elektron paralar, alet edevatlar, debjıkhu laleler (Kahküle takılan küpe. Borej destanında geçer.) ve daha niceleri. Zaman bir hayli ilerlemiş. Müzede bizden başka kimsecikler kalmamış. Saatten yeni haberimiz oluyor. 18.30. Oysa müze en geç 18.00’da kapanırmış. Aslan Bey’den özür diliyorum ama özre gerek olmadığını ve bizimle tanışmaktan mutlu olduğunu söylüyor. Büyük bir görev yürüttüğünü söylemeden çıkamıyorum müzeden.
Yeri gelmişken söyleyeyim: Adıgey’e gidip müzeye ve Adığe Dili Fakültesi’ne uğramadan dönerseniz geziniz yarım sayılır. Hatırlatması benden. 
Devamı edecek.

YORUMLAYIN

Sayın okurumuz, yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye girişi yapmak için tıklayınız.

600 karakter kaldı

Henüz yorum eklenmemiş

GAZETE

ARAMA EKLENTİSİ

Banner