Image
023. Sayı (Ekim 2010)

Adığe Heku’ye yolculuk -7

Bugün Çarşı Pazar Günümüz
Alaattin Bayram
(06.09.009)

(08.10.2009 / Miyekhuape) Bu günümüzü çarşı pazara ayırmaya karar vermiştik. Güne başlıyoruz. Önce kaldığımız yere yakın olan Adığe Wune’ye uğruyoruz. Adığe Wune hediyelik eşya satış yeri. Adığe kültürü ile ilgili ne varsa burada bulmak mümkün. Hepsi el yapımı ürünler. Merak edip sordum: “Bunları yapanların hepsi Adığe mi?” Olmadığını öğrendim. Hatta Moskova’dan bile bu işi yapanlar varmış. RF’nin birçok yerinden insanların ürünlerini göndererek burada satma imkânları varmış.
Adığe Wune’de her şeyi tek tek inceliyoruz. Tezgahların her biri ayrı kişilere ait... Tezgahtarların içinde Adığece bilenler var. Onlara yöneliyoruz. Dedim ya çeşit çok. Yamçıdan kamçıya; Adığe paoden (Adığe Kalpağı) Adığe tsıyeye (Adığe milli elbisesi); el yapımı elbiselerle giydirilmiş bebeklerden şıche pşıneye (At kuyruğu tellerinden yapılmış keman tarzı müzik aleti. Benzerlerin ilki.) kadar ne ararsanız var.
Eşim bebeğin fiyatını soruyor. 500 $ olduğunu öğreniyoruz. Gözlerimiz fal taşı gibi açılıyor. Bayan tezgâhtar şaşkınlığımızı fark etmiş olmalı ki bize bebeğin özelliklerini anlatmaya başlıyor. Elbisenin el emeği, göz nuru olduğunu, işlemelerin altın sırma iplikten işlendiğini, makine işi olmadığını izah ediyor. Hepsi doğru ama almaya gücüm yetmiyor tabi.
Şhatxhon (Kapşonlu erkek atkısı) fiyatında anlaşıyoruz. Söylediği fiyatlara artık itiraz etmiyorum. Çünkü fiyatlar tek ve kişiye göre değişmiyor. Pazarlık konusunda ise asla taviz vermiyorlar. Neyse o. Ve herkese aynı. Doğrusu bu da insana güven veriyor.
Şıche Pşıneye gelince, fiyatını önce normal buluyorum. 2200 olarak algılamışım. İçlerinden birini seçiyorum. Ücretini ödeyeceğim zaman yanıldığımın farkına varıyorum. Meğer şıche pşıne 22.000 ruble imiş. Açıkçası 22 bini 2 bin 200 anlamışız. Benim gibi bir insana 730 dolar bir müzik aletine vermek için oldukça çok. Derler ya hani “Can çıkmadan huy çıkmazmış.” Ben bir kez daha bütün pazarlık gücümü kullanıyorum. Kızıma söz verdiğim için şıche pşıneyi olmakta istekli olduğumu belirtiyorum. Tezgâhtar bayan indirim yapamayacağını, eğer böyle bir şey yaparsa kendi cebinden ödemek zorunda kalacağını, ancak patronuna telefon edip onay alması durumunda indirim yapabileceğini söylüyor. Umutlanıyorum ama nafile. Patronu kuruş inmiyor. Fiyatların belirlendiğini ve ikinci bir fiyatın olmadığını söylüyor. Sonunda arma işlemeli bir şharxhon ile yetinmek zorunda kalıyorum.
Diğer tezgâhlar gümüş ağırlıklı. Sadece bakmakla yetiniyoruz ve Adığe Wune’den adeta elimiz boş ayrılıyoruz. Çünkü daha iki günümüz var ve biz henüz köy gezilerine çıkmadık. Ne kadar masrafımızın olacağını bilemiyoruz.
İkinci yerimiz kapalı Pazar yeri. Pazar çok kalabalık değil. Ama dükkânlar mal, eşya dolu. Ne ararsan bulmak mümkün... Yok, yok. En çok da et satılıyor. Eşim önceki günlerde tanıştığı tezgâhların yanına götürüyor bizi. Hepsi Adığe. Adığece konuşuyoruz. Sülale adımızı soruyor birisi. Sülalemizin Koblı, ailemizin Bram olduğunu söylüyorum. Kendilerine et doğrayan arkadaşlarının Koblı olduğunu söylüyor diğeri. Telefon edecek oluyor, ancak gerek kalmıyor. Aradığımız arkadaş çıkageliyor. Kendisiyle tanışıyoruz. Adı Adam’mış. Hani bizim Adem dememiz gibi. Genç bir arkadaş... Gök mavisi gözlerini görünce rahmetli Hamdi dedemi ve rahmetli Hüseyin amcamı hatırladım. İçimden hep gök mavisi gözlü birilerinin olması gerekeceğini düşünüyordum.
Adem Hakurne Hable köyündenmiş. Şaşkınlığımı gizleyemiyorum. İki gün önce bizi köye götürecek olan genç te aynı köylü. Adını soruyor. Zawur diye cevap veriyorum. Bizi aynı köye götüreceğini, amcasının rahatsızlığı yüzünden başka bir şehirde olduğunu, henüz Miyekhuape’ye dönemediğini söylüyorum. Adam “Sorun değil.” diyor. İstediğimiz an bizi Hakurne Hable’ye götürebileceğini söylüyor. Ben hemen Zawur’u arayıp ilgilendiği için teşekkür ediyorum ve başka bir mihmandar bulduğumuzu söylüyorum. Bizden özür diliyor ve böylece Zawur’la vedalaşıyoruz. Adam ikinci gün, saat 10.00 da aramak üzere bize randevu veriyor ve vedalaşıyoruz.
Pazar yerinde bolca fotoğraf çekiyoruz. Herkes bize bakıyormuş gibi geliyor bana. Umursamıyorum. Kendi kendime “Buranın en yerlisi benim.” diyorum. Birkaç Çinli tezgâhtar dikkatimi çekiyor. Dünya ne kadar küçülmüş değil mi? Tezgahtarların tamamına yakını kadın. Erkekler sanki ikinci eleman görüntüsünde. Bir iki Azeri tezgahı da var. Ermeniler, Kazaklar, Rumlar da var. Ruslar çoğunluğu oluşturuyor. Sonra Adığeler geliyor tabi.
Az ilerimizde, çıkışa yakın giyim pazarı var. Uzaktan bakıp dönüyoruz. Modeller ve kalite pek ilgimizi çekmiyor. Girdiğimiz sokakta unlu mamuller satılıyor. İleride şelame (yağlı hamur kızartması) satılıyor. Tezgah zengin. Demek müşterisi varmış diye düşünüyoruz.
Dış tarafta köylü pazarı var. Yoksulluk dünyanın her tarafında insanları aynı etkiliyor. Ürünlerini yere açmışlar. Kuşburnuna kadar birçok yiyecek. Allah’ın sofrası bereketli... Kim ne toplamışsa pazara getirmiş.
Fiyatlar pahallı değil. Üzümler insanın canını çekiyor; diri, sulu ve iri. Patatesin iki tipi mevcut: Birisi bildiğimiz sarı patates. Diğerini ilk defa görüyorum. Pembe renkli. Merak edip her ikisinden biraz alıyoruz. Pazarı gezmeye başlamışken o güzelim üzümlerden de almadan olmaz. Yan tezgâhtaki Çanakkale yazan elmalar dikkatimizden kaçmıyor. Ama almıyoruz tabi. Çünkü Türkiye’de her zaman bulabiliyoruz.
Ekmekler dikkatimizi çekiyor. Tezgahtar bayanla çabuk ahbaplık kuruyoruz. Çünkü anlaşmamız kolay oluyor. O da Adığe. Kız kardeşinin Hamamözü’nün bir köyüne evlendiğini söylüyor. Muhabbet koyulaşıyor. Müşterilerinin maşallahı var. Biri gitmeden diğeri geliyor. Kadın eniştesinden övgüyle söz ediyor. Türkiye’den de öyle. Çok iyi olduğunu tekrar ediyor. Hemşerimizden bir ekmek alıyoruz. Ama o bizden para almıyor. Israrlarımız fayda etmiyor. Teşekkür ediyoruz ve helalleşip ayrılıyoruz. Fazla dolaşmadan kapalı pazarı terk ediyoruz. 
Önümüze çıkan ilk markete giriyoruz. Balık marketiymiş burası. İçerisi insan kaynıyor. Balık çeşidi çok ama hepsi dondurulmuş balık çeşitleri. Sadece dondurulmuş balık çeşitleri yok tabi ki. Çeşitli sebzeler ve hamur işleri. Örneğin Psı Halıjo (Adığe mantısı) var. Canımız çekiyor, almadan edemiyoruz. Balık da alıyoruz. Zira et konusu bizim için önemli. Emin olmamız gerekiyor.
Kontör almak istiyoruz. Yanı başımızda birkaç ufak dükkân sıralanmış. Hepside iletişimle ilgili yerler. Rastgele birine giriyoruz. “Adığebzece zış’ere khışuxet a? / Adığe dilini bileniniz var mı?” diyorum. Tezgâhtar bayan hemen yan dükkâna koşuyor. Bir hanım kızımız geliyor ve bizi yan dükkâna götürüyor. İçerisi kalabalık ama o bizimle ilgileniyor. Kontörümüzü yüklüyor ve gelen mesajları tercüme ediyor. Bizi ilgilendirmeyeceğini ve hepsini silebileceğimizi söylüyor. Bizde öyle yapıyoruz ve teşekkür edip çıkıyoruz.
Önümüzde büyükçe başka bir market var. Oraya da girmeden geçemiyoruz. Amacımız piyasayı ve gelişimi tanımak. Raflar dolu, yok yok. Yeter ki paradan haber ver. İçerisini dolaşmaya başlıyoruz. Burada da bir hanım kızımız bize yardımcı oluyor. Ambalajlardaki etiketleri okutuyorum. İçinde domuz yağı olup olmadığını soruyorum. Son kullanma tarihlerine kadar bana yardımcı oluyor. Hoşuma gidiyor. Defalarca yardım almama rağmen suratını ekşitmiyor. Uzaklaşmıyor ve en önemlisi başka bir isteğimizin olup olmadığını soruyor. Mutluluğumuz had safhada. İnsanlarımız çalışkan, sevecen ve hatırnaz…
Market temiz ve düzenli. Türkiye’mizden bir firmanın temizlik ürünleri dikkatimizi çekiyor. Marketin bir rafını onlar doldurmuş. Kendi kendimize “Bravo.” demeden geçemiyoruz. Her şeye rağmen, Türkiye – Rusya ticaretinin yeterli düzeyde olduğu kanaatinde değilim. Burada ciddi bir ekonomik ve kültürel potansiyelin atıl durumda olduğu da açık.
Raflarda Avrupa ürünleri de önemli yer tutuyor. Çikolata tamamen Avrupa… Çay da öyle, kozmetik ürünleri de. Alışverişimiz fazla değil. Hesabımızı ödeyip çıkıyoruz.
Sıra beyaz eşya mağazasında... Hani böyle bir mağazayı özel olarak aradığımız falan yok. Önümüze ne çıkarsa giriyoruz. Artık şuna kesin olarak inandım. Sınırlarını aşamayan bir şirket büyüyemez ve gelişemez. Hatta uzun ömürlü olamaz. İçerdeki bütün beyaz eşya ürünleri enternasyonal... Rusya’ya ait olanlar da dâhil.
Raflarda bilgisayar ve bilgisayar sarf ürünleri daha çok göze çarpıyor. Demek ki Rusya da bilişime büyük önem veriyor. LCD ekranlar, hem bilgisayarlar hem de televizyon ekranları için tercih konusu. Buzdolabı, çamaşır ve bulaşık makineleri de ortalığı dolduruyor. Fiyatlar sanki Türkiye’den daha ucuzmuş gibi geldi bana.
Boş çıkmak istemiyorum. Kendime Kiril ve Latin harflerini farklı renklerde içeren bir klavye satın alıyorum. 11 dolar gibi bir değeri var. Çok daha pahallı olan klavyeler de var, ama ben tercih etmiyorum. Burada reklam olmasın diye ürün marka adlarını anmıyorum.
Akşama doğru B.Mehmet arıyor, eve yemeğe almak istiyormuş. Kırmıyoruz. Davete icabet ediyoruz. Mefe Hable’de oturuyormuş. Makedonya’dan anayurda dönen hemşerilerimiz için kurulan köy. Şehre 8 km. mesafede. Çok şirin bir yer. Bütün evler bahçeli. Alt yapısı kurulmuş. Akşam saatlerinde köye varıyoruz. Çok geçmeden ezan okunuyor. Riya olmasın, cemaate yetişemiyorum ama akşam namazımı orada kılıyorum. Tertemiz, pırıl pırıl bir yer. İnsanları da öyle...
B. Mehmet Adıgey’den evlenmiş. Allah bağışlasın iki şirin çocuğu var. Kolay değil yurt değiştirmek; hayat mücadelesi veriyor. Evini kendisi yapmış. Miyekhuape’de pansiyonu var. Taksicilik yapıyor. Yemek sonrası bize evini gezdiriyor. Her şeyi yerli yerinde yapmış, güle güle otursun.
Şehre gayet mutlu ve huzurlu dönüyoruz. Akşam yemeğimizi yemişiz nasıl olsa. Balık ve pazar ürünlerimiz bir sonraki güne kaldı. Yarına patatesimiz de var. Çayımızı da demlemeyi unutmuyoruz hiç. Mutfağımız salonumuzla bir. Bizi idare ediyor. B. Mehmet bizi şehre getirip bırakıyor. Henüz eve gitmek istemiyoruz. Mehmet’e teşekkür edip vedalaşıyoruz. Kısa sürede ayağımız alışıvermiş, Tetiy Cafe’ye uğruyoruz. Cafe sahibi Aynur Hanım yanımıza geliyor. Muhabbet koyu, belirli bir konu yok, oradan buradan konuşuyoruz. Zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmıyoruz. Aynur Hanım üşüdüğünü söylüyor. Bizi evine davet ediyor. “Geç oldu.” diyoruz. Bahaneler sıralıyoruz. Ama nafile. Oğlu Nart’a emrediyor ve gelinini de yanına alarak evine gidiyoruz. Evde izzet ikramda kusur yok. Allah daha çok versin. Oğlunun düğün videosunu izliyoruz. Mutlu oluyoruz tabi. Evimize dönmemiz lazım, ancak Nart dönene kadar beklemek zorunda kalıyoruz.
Gelin Hanım Adığece öğretmeni. Ancak mesleğini yapmıyor. Ücreti daha az da olsa mesleğinde çalışması gerektiğini söylüyorum. Ayrıca el sanatları kursuna gitmiş, becerikli. Bize CD sini vermeyi ihmal etmiyor. Üstelik Adığe TV yapmış çekimini. Memnuniyetle alıyorum tabi.
Yarın son günümüz. Kalan zamanımızı verimli kullanmamız gerekiyor. Eşim bunu çok iyi beceriyor. Benim için aynı şey geçerli değil. Ancak, ben yine geç saatte yatabiliyorum. Yarın güne yine yorgun argın başlayacağım. Ama her şeye değer.                          
Devamı edecek.

YORUMLAYIN

Sayın okurumuz, yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye girişi yapmak için tıklayınız.

600 karakter kaldı

Henüz yorum eklenmemiş

GAZETE

ARAMA EKLENTİSİ

Banner

KÖŞE YAZILARI