Image
024-025. Sayı (Kasım - Aralık 2010)

Adığe Heku’ye yolculuk (8)

Son Günümüz ve Okul Ziyaretimiz
Alaattin Bayram

Bu gün ata yurdunda geçireceğimiz son günümüz. Zira yarın sabah 07.00 de Krasnodar’dan İstanbul’a uçacağız.
Wunekhoşımız Âdem gün evvelinden sözleştiğimiz üzere 10.00 gibi telefonla arıyor. Adem sakin bir yapıya sahiptir. Çakır gözleri sarışın yapısıyla rahmetli dedemi, rahmetli büyük amcamı ve çocuklarını hatırlatmıyor değil insana. İtiraf edeyim ki telefon gelene kadar köye gidip gidemeyeceğimizden pek emin değildim. Bu gün bir aksama olursa başka bir şansımız kalmıyordu artık. Adem Adığe gibi adam çıktı ve dakik, net birisi olarak tanıdık onu.
Rehberimiz ve ev sahibimiz Adem, kaptanımız Berslan, eşim ve ben direksiyonu sağda bir İngiliz yapımı arabayla yola çıkıyoruz. Bizimkisi tamamen Adığe güvenine dayalı bir yolculuk. Adem ile tanışma sürecimiz beş dakikalık bir muhabbet. Koblı olduğunu söylediler. Adığe olduğunu ve bir de Hakurne Hable’den olduğunu biliyoruz. Hepsi bu kadar... Kimisi için bunlar hiçbir şey ifade etmez. Üstelik riskli bir durum. Ancak inanın bu dünyanın en kıymetli hazinesi. Bunu parayla pulla satın alamazsınız. Bu bir karakter ve doğuştan gelir. Onu sadece yaşarsınız ve hissedersiniz ancak anlatamazsınız. Anlamanız için de birkaç yılınızı Adığelerle geçirmeniz veya Adığe doğmanız gerekir.
Teşekkür ediyorum gençlere; hem de çok çok teşekkür ediyorum. Yolda bir akaryakıt istasyonuna uğruyoruz. Ben de araçtan iniyorum. Adem cebine davranıyor. Yanına koşuyorum hemen. Ücret ödemesine müsaade etmiyorum.
Depo ne alırsa, bahtımıza ne çıkarsa önemsemiyorum. Üstelik benzin ucuz. Türkiye’deki benzin fiyatlarının üçte biri kadar bir şey... Ancak biz bunun hesabını yapmıyoruz. Zira insanlığın bedeli parayla ölçülemeyeceğini biliyoruz. Tepkilerim karşısında Adem’in itiraz edecek hali kalmıyor.
Çok geçmeden Hakurne Hable köyündeyiz. Köy dedimse hani Türkiye’deki köyler gibi düşünmeyin. Sekiz on bin kişilik yerleşim yerleri. Hakurne Hable, Miyekhuape’ye 60 km. mesafede. Ovaya konmuş, alt yapısını tamamlamış bir yer. Nüfusu 8 bin kadarmış.
Bizi hemen eve alıyorlar. Ev halkıyla tanıştırıyorlar. Koblı olduğumuzu ama “Büyük Sürgün” den sonra büyük dedemizin adı olan “Bram” ismiyle anıldığımızı ve herkesin bizi wuneğo ts’e (hane adı) ile anılmamızdan dolayı “Bram” isminin Lhekhots’e (sülale adı) sandığını söylüyorum. Kendileri de Koblı ve Şapsığ olduklarını ve Hakurne Hable köyünde Abzehlerle yaşadıklarını ve bu gün mutlu olduklarını söylüyorlar. Ben de “bizim de Hattıkhoy’lerle yaşadığımızı ifade ediyorum. Çok geçmeden amcalarını ziyarete götürüyorlar bizi. Yan komşuları. Muhabbet yine koyulaşıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse şaşkın durumdayız. İnsanları yurtlarında mutlu görmek bizleri de mutlu ediyor doğrusu.
Ev sahibimiz çok geçmeden bizi tekrar davet ediyor. Yemeğin hazır olduğunu ve soğutmamamız gerektiğini söylüyorlar. Sofra mükemmel. Et yemeğinin enva-i çeşidi. Et suları, p’aste şıpsı, meramıse, meyve suları... Ne ararsan var. “Anadolu da yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat” derler ama biz hem gördük, hem de yedik. Anlatmadan edemedik doğrusu.
Ev sahiplerimizin bir oğulları Miyekhuape’de memur olarak çalışıyormuş. Haber göndermiş. Akrabalarım görmeden gitmesinler diye. Biz daha ayrılmadan o da geldi görüştük ve tanıştık. Allah bağışlasın dünya güzeli iki çocuğu var. Biri okuyor, diğeri kız, henüz beş yaşlarında; küçük. Yemekte oyalanmak istemiyoruz. Zira gün bitiyor. Şehre dönüp alışveriş yapmamız lazım. Henüz okula uğrayamadık. Öğrencilerin dağılmalarından önce okula uğramak niyetindeyiz. Bu sebeple izin istiyoruz ve vedalaşıp çıkıyoruz.
Okul yakınımızda ama yine de arabayla gidiyoruz. Güzel bir bahçesi var okulun. Okul binası dört katlı… Üst kata çıkıyoruz. Müdür ve yardımcısı bizi öğretmenler odasına alıyor. Müdürdeki endişe yüzünden okunuyor. Bir anlam veremiyorum doğrusu. Müdür yardımcısı bayan daha sakin. Bizimle ilgileniyor ve yol gösteriyor. Bizim gideceğimizden haberleri olmuş. Öyle sanıyorum. Niyetimizi kısaca izah ediyorum kendilerine: Türkiye’den geldiğimizi, Adığe olduğumu, aynı zamanda eğitimci olduğumu ve eğitime yıllarımı verdiğimi, bu amaçla tamamen Adığe öğrencilerden oluşan bir köy okulunu, sınıfları ve öğrencileri bir arada görmekten mutlu olacağımı söylüyorum müdüre. Bize “tamam” diyor. Ama ben emin olmak istiyorum. “Uygun değilse bizim için zor durumda kalmayın, sizi zor duruma sokmak istemeyiz.” diyorum. Öyle bir durum olmadığını ve rahat olmamız gerektiğini söylüyor bize. Biz de sınıflara yöneliyoruz. Müdür yardımcısı bize eşlik ediyor. Adığece biliyor olmamız işimizi kolaylaştırıyor.
Sınıflar yüksek, havadar, aydınlık ve ferah. Duvarlar adeta gazete sayfası gibi; yazı ve resim dolu. Ama çok düzenli... Adığe Guşıej’leri - atasözü- büyük harflerle fon kartonlara yazılmış halde sınıf duvarlarını süslüyor. Ayrıca Adığe büyük adamların resimleri de var. Ayrıca her sınıfta RF devlet başkanı Sayın Medvedev ve Adığe Devlet başkanı Sayın Takhuşıne Aslan’ın resimleri asılı. Sınıfların her köşesinde çiçekler var. Sarmaşıklar belirgin bir şekilde öne çıkıyor. Çocuklarda forma yok. Eskiden varmış ama artık yok. Bu da bize RF’nin demokratikleşme alanındaki önemli uygulamalarından biri olarak geliyor.
İlk sınıfa giriyoruz. Sınıf kapısı açık... Ortalıkta çıt yok. Bayan öğretmen karşılıyor. Tokalaşıyoruz. Eşim yanımda. Ev sahibi arkadaşlarımız koridorlarda, bizi dinliyorlar. Önce öğretmenden ve sınıftan derslerini böldüğüm için özür diliyorum. Öğretmenimiz, özre gerek olmadığını ve misafirin her şeyde önceliği olduğunu ve bizim de misafir olduğumuzu hatırlatıyor ve önceliğimizi eklemeyi de unutmuyor. Kendimi sınıfta tanıtmaya başlıyorum. Benim de emekli öğretmen olduğumu ve eğitime otuz yıla yakın bir zamanımı verdiğimi, bu nedenle ata yurduma bu ilk gezimde bir okula uğramadan gidersem gezimi eksik kalmış hissedeceğimi ve üzüleceğimi söylüyorum. Eşim küçük hediye paketlerini açmaya başlıyor. Hediye dediysem öyle çok değerli şeyler değil. Yarım elma gönül alma misali şeyler. Her öğrenci için bir kurşun kalem ve bir kalemtraşı masalarına koyuyor. Ben de konuşmaya devam ediyorum. Bu küçük şeylere onların ihtiyaçlarının olmadığını, onları unutmadığımızın anısına bir hatırlatma olduğunu ve bizim kültürümüzde misafirin bir yere giderken eli boş gitmediğini ifade ediyorum.
Öğrencilerde en ufak bir hareket yok. Hiç bir öğrenci önüne konan kalemlerle ilgilenmiyor. Üstelik kimse kimseyle de ilgilenmiyor. Kimse saygısızlık etmiyor. Devamlı bizi dinliyorlar. Söylenmesi gereken ne varsa öğretmenleri söylüyor. Bu durum oldukça dikkatimi çekiyor ve beni fazlasıyla memnun ediyor; duygularım son derece kabarıyor. Adeta herkes bir nezaket sınavı veriyor. Sonunda öğretmenimizden izin istiyoruz ve o da bizi teşekkürleri ile uğurluyor.  
Yan sınıflara giriyoruz. Tavrımız aynı. Onların da tavırları aynı… Aynı sözleri yineliyoruz. Arkadaşlarımız Amin ve Beslan da devamlı koridorlarda bizleri izliyorlar.
Üçüncü bir sınıftayız. Konuşmalarından Adığece Dersi (Adığe Literatürü) öğretmeni olduğunu sanıyorum. Öğretmen son derece kendinden emin, kibar ve edebi konuşuyor. Bizim bir şey söylememize gerek kalmıyor. Övgü dolu, nezih konuşmalar yapıyor. Ziyaretimizi son derece anlamlı buluyor ve öğrencilere vurguluyor. Doğrusu övgüleri karşısında diyecek bir şey bulamıyorum. Sadece bu kadar övgüyü hak etmediğimizi söyleyebiliyorum. Duygulanıyorum. Gözlerim dolmaya başlıyor. Patlama noktasına geliyorum ve gözyaşlarımı saklamak için ellerimle yüzümü kapatıp koridora fırlıyorum. Yutkunuyorum ve derin nefes alıyorum. Yüreğimi ferahlatmak istiyorum. Bu halimle fazla dikkat çekmek istemiyorum. Toparlanıp sınıfa tekrar giriyorum. Bir şey olmamış gibi davranıyorum. (Devam Edecek)

YORUMLAYIN

Sayın okurumuz, yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye girişi yapmak için tıklayınız.

600 karakter kaldı

Henüz yorum eklenmemiş

GAZETE

ARAMA EKLENTİSİ

Banner