Image
029. Sayı (Nisan 2011)

Sürgün politikanın bir aracıdır - II

20. Yüzyılın Politik Aracı: “Etnik Temizlik ve Sürgün”
Rudolf Grulich
II. Bölüm

Balkan Savaşları efsanesi daha 1984 yılında başlamıştı
Balkan Savaşları’nın (1912-13) ardından Osmanlı Türkiyesinin Avrupa kıtasından nihai çekilmeye zorlanması, yüzyılımızın etnik açıdan temizlenmiş bölgeler oluşturulmasının başlangıcı olmuştur.
Ancak bu durum gerçekleri tamamen yansıtmamaktadır, çünkü bu sürgünleri 1912’de gerçekleştirenlere örnek teşkil edebilecek olayları görmek için yarım yüzyıl geriye dönmek durumundayız; gerek Rusya’nın 1864 yılında Kafkasya’yı işgali ve gerekse Rusların ve Balkan müttefiklerinin 1878’de Türklerle savaşları büyük kitleler halinde sürgün ve göçlere neden olmuştur.
Daha 1848 yılında Prag’da gerçekleştirilen Slav Kongresi’nde belirlenen hedeflerle;
“Türklerin Avrupa’dan çıkarılmalarının yanı sıra İtalyanların Adriyatik’in doğu kıyılarından, bütün Finlilerin Petersburg Karelian Burnu’ndan çıkarılması ve bir milyon Almanın da Trieste-stetting kast-hattının doğusuna sürülmesi” talep edilmişti.
Wilfried Schlau bu konuda şu tespitte bulundu: “Bu talep ve planlara karşı en sert protestoların daha o dönemde özellikle Karl Max ve Friedrich Engels’in NEW YORK DAILY TRIBUNE’deki makalelerinde çıkması dahi bu acıyı hafifletmemiştir.”
Aynı yazar Marx’ın “Neuen Oderzeitung gazetesindeki makalesinden şu alıntıyı yapıyor: “Panslavizm, tarihin binlerce yılda gerçekleştirdiğini inkâra zorlayan ve de Türkiye, Macaristan ve Almanya’nın yarısı Avrupa haritasından silinmeden gerçekleşemeyecek, ancak bu sonuçlara ulaşsa bile Avrupa’ya boyun eğdirme dışında süreklilik kazandıramayacak bir harekettir.”
1994 yılında Yeltsin’in saldırı emriyle Çeçenya’ya karşı başlayan kanlı savaş, Kafkas halklarının sürgün kaderlerini tekrar canlandırmış özellikle Çeçen halkının üçüncü kez sürülmesine ve imhasına yönelik tehdit oluşturmuştur. Rus araçlarının, uçak ve gemilerinin son yıllarda Çeçen kökenli Türkiyeliler tarafından kaçırılması, sürgün bilincinin süregelen 130 yıl boyunca canlı tutulduğunu göstermektedir. Kafkasya’dan sürgün edilenlerin kaderleri 19. yüzyıl Avrupasında büyük yankılar uyandırmıştır. Ancak ne yazık ki 1992 Bosna olayları da politik bir hareket için yeterli olmamıştır.
O dönemin, özellikle 1864 yılının asıl kurbanları, Kafkasyalı olarak da adlandırılan Çerkesler ve Kafkas dilleri ailesine dâhil olan Çeçenlerdir. Daha önceleri Gürcistan tarafından kısmen Hıristiyanlaştırılmış, yeniçağın başlangıcında ise Türklerin baskısıyla İslamiyeti kabullenmiş ve Muhammed’in öğretilerinin fanatik temsilcileri olmuşlardır. Çerkesler Avrupa’da yüzyıllardır cesur savaşçı halk olarak tanınırken aynı ad altında başka Kafkas kavimleri de sınıflandırılırdı.
19. yüzyılın ilk yarısında İngiliz, Alman ve Fransız seyyahlar seyahatnamelerinde Çerkeslerin cesaretinden övgü ile bahsederlerdi. Edebiyat alanında Nobel Barış Ödülü sahibi Ivon Andrich’in eserlerinde de (Paşanın hikâyesinde) Veli Paşa’nın sevgilisinden bir Çerkes diye bahsedilir. Yine besteci Millöcker’in “Bettelstudenten / Dilenci Üniversiteliler” eserinde de anılırlar.
Kırım Savaşı’ndan sonra Rus boyunduruğuna girene kadar Doğu Karadeniz bölgesinin kıyılarında ve Batı Kafkasya’da iskân etmişlerdir. Yani Rus-Osmanlı Savaşları süresince çok önemli stratejik pozisyonda yer almışlardır. Çarlık Rusyası kaybedilen Kırım Savaşı’na rağmen 1858 yılından başlayarak bölgeyi adım-adım işgal etmiş ve bölge halklarının ve boylarının direncini kırmıştır.
Kırım Savaşı’nda (1853-1856) Batılı güçler Rusya’nın karşısında durmuşlarsa da, Çerkes heyetinin yardım belgeleri elçiliklere ulaştırıldığı halde, Kafkas halkları tarafından yapılan tüm yardım talepleri Paris Barış Antlaşması’nı müteakiben göz ardı edilmiştir. Batılı güçlerin yüksek sesle seslendirdiği propagandaya rağmen, Kafkasya sahillerinin İngiliz ve Fransızlar tarafından denizden bloke edilmesi planı da hayata geçirilememiştir. Dolayısıyla Kafkas direnişçiler hiçbir yardım alamadan bu savaşta kaderlerine teslim edildiler. Rusya İmparatorluk kuvvetleri yaptıkları taarruzlarla Türkiye’ye göçmeyi reddeden özgürlükçü dağ kavimlerini tahakküm altına almayı başarıyordu.
1862’de Çerkesler ve kendilerine bağlı beylikler yeni komuta değişene kadar Ruslara karşı askeri başarılar sağlamakta, karakol ve köyleri ele geçirebilmekte iken 2 Haziran 1864 tarihinde yeni başkomutan Prens Mikael, Çar’a gönderdiği mesajında “Majesteleri büyük bir onurla şanlı Kafkasya savaşının bittiğini bildirmek mutluluğuna nail oldum. Şu anda Kafkasya’da tahakküm altına alınmamış hiçbir etnik grup kalmamıştır” demiştir. Bütün direnişler kırılıp bazı halklar teslim olurken Çerkeslerin büyük bir çoğunluğu göçebeliği seçti. Göçmenlik ise Ruslar tarafından tehcir karakterinde gerçekleştirildi. O dönemde bir milyon insanın Kafkasya’yı terk etmesi gerekirken yarısı bile Trabzon’a ve Karadeniz sahillerine ulaşamamıştır. Bulaşıcı hastalıklar ve açlık, göçerler arasında korkunç haller almış ve çok kötü inşa edilmiş gemilerin birçoğu Karadeniz’i aşamamıştır.
O dönemki literatür Çerkeslerden bahsetse de bu halkların arasında İran kökenli Osetlerin yanı sıra Çeçenler ve aynı dil grubuyla Çerkeslerle akraba olan Ubıhlar da bulunmaktaydı. Ubıhlar Türkiye’de Türklere ve Çerkeslere karışmış durumdadır. Ubıhça eski Nikomedia olan İzmit’te ve İzmit yakınlarında Hacıosman* ve Hacıyakup* köylerinde bir parça anlaşılabilmekte olup bilim adamları A. Dirr ve özellikle Fransız G. Dumezil’in yayınlarında incelenmiştir. Açlıktan ve bulaşıcı hastalıklardan kurtulabilen sürgünler Osmanlı yönetimi tarafından imparatorluğun tüm bölgelerine öyle dağıtılmışlardır ki, Çerkesler bugün halen sultanlıktan arta kalan Yugoslavya’dan Suudi Arabistan’a kadar bütün devletlerde bulunmaktadırlar. Parçalanmış Türk devlet yapısı böyle bir işin altından kalkmaktan uzak olduğundan dolayı bu iskân sırasında kıtlık ve bulaşıcı hastalıklar sırasında verilen zayiat çok ağır olmuştur. Sultan ve bakanın “Courrier de l’Orient” tarafından oluşturulan Çerkesleri destekleme fonuna kendi özel kasalarından büyük bütçeler ayırmalarına ve İngiltere’nin Malta’dan Karadeniz sahillerine galeta unu göndermesine rağmen ilk göçmenler daha Balkanlar’daki Osmanlı bölgelerine ulaşamadan, Karadeniz’de Samsun (60 bin nüfuslu) sahillerinde 50 bin Çerkes cesedi yatıyordu.
Sürgün sayısı
O dönemde Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde milletlerle ilgili veriler çok büyük farklılıklar gösterdiğinden Avrupa Türkiyesine ulaşan Çerkeslerin ve diğer Kafkasya halklarının sayısını tespit etmek çok zordur. F. Kanitz 1865’te Österreichisches Revue’de şöyle yazıyor: “Türkiye resmi gazetesine göre Avrupa’ya göç eden Çerkeslerin sayısı Temmuz 1864 yılında 20 bin aile (70 bin kişi), bunlardan 5-6 bin aile Burgaz Edirne-Eslimie’ye, 13 bin aile Varna üzerinden Silistre Vidin’in eyaleti Sümela’ya doğru, 12 bin aile Nis ve Sofya’nın değişik bölgelerine (bunlardan 12 bin kadarı tanınmış Kosova ve Priştina tarafına) ve 10 bin aile de Sistov, Nikopoli, Rusçuk ve Dobruja’da iskân edildi. Son Çerkes sürgünlerin Tuna limanlarında karaya çıkışı ağustosun sonunu bulmuştur, bunların toplam sayısı 150-200 bin kişi arasında tahmin edilmektedir. Rus kaynaklarına göre Kafkasya’da daha teslim olmadan 60 bin kişi göç ettirilmiştir. 1855, 1859, 1862 ve 1863 yıllarında göç edenlerin toplamı 80 bin kişiyi buluyordu. 1864’te ise bu rakam her iki cinsten olmak üzere 400 bin kişiye ulaşmıştı ve yılın sonuna gelindiğinde ise Prens Mikael, Abhazya’dan İstanbul’a göç etmek üzere hazırlanmış 40 bin kişinin haberini veriyordu”.
1864’ün haziranında, Hicri 1281’in Muharrem ayında resmi Türk makamları, Başvezire gönderilen raporlarından birinde 595 bin Çerkes’ten büyük bölümünün iskân edildiğinden bahsediyordu. “The Illustrated London News” dergisi ise 1876 yılında yine 595 bin Çerkes’in Avrupa Türkiyesine ve 400 bininin de Anadolu’ya yerleştirildiğinden bahsetmektedir. Leouzon yine 1854 yılında Avrupa Türkiyesinde yarım milyon Çerkesten bahsetmektedir. Bu sayı 1864’e kadar 700 bine ulaşmış, 1867’ye kadar ise 500 bin ilave gelmiş olmalıdır. Türkiye’ye göç eden 1 milyon Çerkes ile ilgili sayı H. A. Daniel tarafından “595 bin kişi Avrupa’ya dağılmış” şekilde teyit edilmekte iken, Ernst dot tain Revue des Geographie de 1878 yılında 1 milyon kişinin “Bulgaristan, Romanya ve Arnavutluk’ta” dağılmış bir şekilde iskân ettiğini ifade etmektedir. Diğer yazarlar ise bu sayıları çok daha düşük vermektedir. Agramlı Fr. Bradaska “Petersman’s Mitteilungen” adlı yayında, 1869 yılında 400 bin kişiden söz etmekte, yine A. Hummel Hant Buch der Ertkunde de bunu teyit etmektedir. Bir başka anonim yazar ise “Doğu Sorununa Çözüm Projeleri” adlı makalesinde çeyrek milyondan bahsederken diğer bazı kaynaklar bu sayıyı 144 bine kadar indirmektedir. Bunun nedeni, Çerkeslerin çift lisana hâkim olup Türkçeyi de konuştukları ve aynı dinden oldukları için birçok seyyah tarafından Türk olarak görülmeleridir. Bütün Avrupa Türkiyesindeki gibi, Çerkeslerin ülkelere dağılımı Bulgaristan’da da çok değişkendir. İngiliz konsolosu Mr. Harris Gastren, Sir A.Buchanan’a 16 Eylül 1876 yılında gönderdiği bir mektubunda, bu sayıyı 300 bin, yani 75 bin aile olarak tahmin ettiğini belirtmektedir. Atillo Brunalti “Neuen Bulgarien” adlı yazısında bunun sadece yarısını kabul eder. E. Kilian “Frazers Magazine”de bu sayıyı teyit ederken İtalyan vize konsolosu Perrot, 20 Eylül 1864 tarihli raporunda bu sayıyı 100 bin olarak vermektedir. Boccardo ise yeni İtalyan ansiklopedisinde sadece 90 bin Kafkasyalı derken 1878 tarihli “Illustrated London News” sayıyı 65 bin Kafkasyalı’ya indirmiştir. 1777-1778 Rus-Osmanlı harplerinden sonra Balkanlar’a yerleştirilen Çerkesler için yeni bir “exodus” yani göç başlar. Muhacir ve Türklerle yani Müslüman göçerlerle birlikte Berlin Konferansı’nda belirlenen, Suriye ve Ürdün’e kadar uzanan çok geniş bir alana yerleşirler. İskânları o zamanki Osmanlı toprakları boyunca uzanır. Avrupa’da ise Çerkesler sadece Kuzey Yunanistan ve Yugoslavya’da Priştina’nın Amselfelt bölgesinde sayıları ancak 100’leri bulacak şekilde yaşamaktadır. Prag Üniversitesi ise dilleri kayıt altına almaya çalışmaktadır. Türkiye’de Edirne-İstanbul arasında yerleşim yerleri mevcuttur. Çerkesler Türkiye’nin Asya bölümünde çok dağınık bir şekilde yerleştirilmiş olup bir Çerkes yazarın dediği gibi “bir Çerkesin yaşamadığı hiçbir kent yoktur”. İzmir yakınlarında Manisa’da, İstanbul-Ankara arası Adapazarı’nda daha yoğun yaşarlar. Bir taraftan Türkler tarafından asimile edildiği, diğer taraftan Ermeniler gibi Yakındoğu’ya ve Sovyetler Birliği’ne göç ettikleri için sayıları kesin olarak bilinmemektedir. Bugünün Türkiyesinde Çerkes nüfusu ile ilgili veriler 45 bin ila 2 milyon arasında değişmektedir.
Müslüman olarak Türklerle eşit tutulan Çerkesler Osmanlı döneminde büyük roller üstlenmişlerdir. Hasan Fehmi’nin Türk biyografisinde vali paşa ve vezirler dâhil toplam 400 Çerkese yer verilmiştir. 1913 yılında yaşamını yitiren yeni Osmanlı edebiyatının ilk romancısı Ahmet Mithat olup babası da modern Türk şairiydi. Galatasaray’ın bahçesinde büstü duran “Balıkçı” romanı 1916 yılında Almanca yayımlanan Tevfik Fikret (1867-1915) yine bir Çerkesti. Ayrıca Pan-İslamistler gibi Pan-Turanistlerin de nefret ettiği Ömer Seyfettin (1884-1920) de Çerkesti. Çerkes kökenli Türk nesir yazarı, bu arada Tiran, Prag ve Bern gibi şehirlerde elçilik yapmış, Yaban adlı romanın yanı sıra hikâyeleri Almancaya çevrilmiş Çerkes kökenli Türk nesir yazarı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan da bahsetmek gerek.
Suriye’de ise Çerkesler “Halep’ten Şam’a kadar çöl boyunca” iskân ettirilmişlerdir (Frans Caucik), günümüzde Mansura Manbiş ve 1967’de İsrail tarafından işgal edildikten sonra 1973 Ortadoğu savaşında geri alınan Kunetra’da yaşarlar. Şam’ın kuzeyindeki bir mahalle onların adıyla anılır. Arap ülkelerindeki Çerkesler farklı olarak kendilerini yerlilerden soyutlamışlardır. Suriye’de hem Türkler hem de Fransızlar tarafından Araplara karşı işgaller sırasında askeri güç olarak kullanıldıkları için pek sevilmezler. Buna rağmen günümüz Suriye ordusunda birçok Çerkes subay olduğu gibi en üst yönetim kademelerinde de yer almaktadırlar.
Çerkeslerin Ürdün’de Sir Vadisi veya Şam-Amman arasında yer alan meşhur Gerasa harabelerinin yanındaki Ceras gibi kendilerine ait yerleşim bölgeleri vardır. 1878 Osmanlı-Rus savaşından beri Amman’da birçok Çerkes yaşamaktadır. Ürdün parlamentosunda 2 milletvekili ile temsil edilme hakları vardır. Amman Çerkes Kulübü’nde bir akşam okulu faaliyet göstermekte ve birçok kitap yayımlamaktadır. Bunların arasında yetenekli Adige şairi Şaban Kube’nin eserleri Suriye ve Lübnan’da da yayımlanmış, ancak kendisi Sovyetler Birliği’ne göç etmiştir.
Kube, 1974 yılında kaleme aldığı, Çerkeslerle ilgili yazısında şöyle der: “Çerkesler büyük halkların ve asimilasyonun dünyasında birkaç on yıl içinde belki unutulacaklardır. Onların adına dilenci öğrenciler operasında olduğu gibi: ‘Çerkeslerin arasında güzel Kafkasyalı kadınlarla sevişiyordum. Sadece Dobruja Almanları çocuklarına atalarının Çerkeslerden neler çektiğini anlatacaklar. Ama belki onlar da artık sadece eşkıya, Osmanlı İmparatorluğu’na cesur savaşçılar veren ama aynı zamanda Çarlık ve Sovyet emperyalizmine kurban edilen mutsuz bir halk olduğunu anlayacaklardır’.”
Günümüzde etnik grupların uyanışı Çerkesleri de sarmış, sürülen halkların 125 yıl sonra dahi milli kimliğini koruduğunu ve etnik bir grup olarak kendi dili, geleneği ve kültürüyle yaşayabilmek için mücadeleye hazır olduğunu ortaya koyacak organizasyonlara sadece Türkiye’deki Çerkesler değil aynı zamanda Almanya’daki Türkiyeli Çerkesler arasında da başlanmaktadır. (Devam edecek)
*Balıkesir - Manyas köyleridir. Yazar İzmit olarak anarken yanılmıştır.
Çeviri: Kenan Canak
 

YORUMLAYIN

Sayın okurumuz, yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye girişi yapmak için tıklayınız.

600 karakter kaldı

Henüz yorum eklenmemiş

GAZETE

ARAMA EKLENTİSİ

Banner