Image
030. Sayı (Mayıs 2011)

Sürgün politikanın bir aracıdır - III

20. Yüzyılın Politik Aracı: “Etnik Temizlik ve Sürgün”
Rudolf Grulich*
Çeviri: Kenan Canak

3. Bölüm
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşları ve Sonuçları
Bu yüzyılın Çerkes tarihçesini bu kadar ayrıntılı ele almış olmamızın nedeni, müteakip on yılın sonunda tekrar başlayan 1877-78 Osmanlı-Rus savaşlarının bir dizi yeni sürgüne neden olması ve başka halkların yanı sıra, Kafkasya’dan sürülerek Osmanlı topraklarında henüz iskân edilmiş Çerkeslerin yeni bir sürgüne zorlanmalarıdır.
Osmanlı Türkiyesi, bir Tuna monarşisi olan Habsburgerler gibi klasik çok milletler devleti idi. “Boğazdaki hasta adam”ın 19. yüzyıldaki çöküşü ve Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’ndan sonra dağılması, Habsburger monarşisinin yıkılmasından sonra güneydoğu ve orta Avrupa’da olduğu gibi birbirleriyle çatışan sürgünler ve sürgün bölgeleri yaratmıştır.
Filistin, Lübnan, Kürdistan ve Kıbrıs sorunlarının kaynağı da budur. I. Dünya Savaşı’ndan sonra zamanın adaletsizliklerinin yanı sıra İngiltere ve Fransa’nın egoist hedeflerinin bedelini, bu kriz bölgesinin her tarafında yaşayan kaçak ve göçmen halklar ödemek zorunda bırakılmıştır.
Türklerin 1683 başarısız Viyana kuşatması sonunda sürekli toprak kaybetmeleriyle birlikte Macaristan’da 1526 yılından beri kentlerde iskân eden Türkler de göçe zorlanmıştır. Bunlara inançları nedeniyle eklenen Slav ve Arnavut Müslümanlar da göçe katılmayı tercih etmişlerdir.
Uzun süre Osmanlı Türk hâkimiyetinde kalmasına rağmen Balkan ülkeleri Slav, Arnavut, Yunan ve Romen özelliklerini korumuşlardır. Birkaç yüz binle ifade edilecek kadar, Anadolu’dan gelen gerçek Türk, sadece Makedonya ve Bulgaristan’da yoğun olarak iskân edilmiştir.
1878’den itibaren Türklerin ve Müslümanların özellikle Bosna ve Bulgaristan’dan çekilmeleri başlamış, 1912-13 Balkan Savaşları’nı müteakiben 1923 Lozan Antlaşması ile doruk noktasına ulaşmıştır.
Avusturya ve Macaristan’ın 1878 yılında işgal ederek Viyana ve Budapeşte’den yönettiği ve 1908 yılında birleştirdiği Bosna ve Hırvatistan’daki Müslümanları tanımış olmasına rağmen, Sırbistan ve Karadağ’da gerçekleştirilen sürgün ve göçler “etnik temizlik” olarak tanımlanacak boyuta ulaşmıştır.
Belgrad daha 19. yüzyılda Müslüman şehir görünümündeyken, düzinelerce camiden 20. yüzyılda sadece bir tane kalmıştır.
Sistematik olarak sürülmeyen Müslümanlar da bölgelerini kitleler halinde terk etmişlerdir. Balkan Savaşları’na kadar bu sayının en az 400 bin olduğu kabul görür.
Bu dış göçler, 1878 Berlin Sözleşmesi ve 1856 Paris Barış Antlaşması’nda belirtilmesine rağmen, Romanya, Karabağ, Sırbistan ve Bulgaristan gibi egemen devletlerin yoğun baskısı altında gerçekleşmiştir.
1878 yılında Romanya’ya dâhil edilen Dobruja’daki küçük etnik grup olan Dobruja Almanları aynı ülkede yaşayan ve 1940’tan sonra kendileriyle aynı kaderi paylaşan Türkler, Tatarlar ve Çerkeslerle yakın temasta bulunmuşlardır.
Türk ve Tatarların büyük bir bölümü Türkiye’de iskân edilirken, Dobruja Almanları Bükreş ve Berlin arasında yapılan anlaşma gereği kendi iradeleriyle kendi ülkelerine gönderilmişlerdir.
1895 ve 1896 yıllarında Türkiye’de başlayan Ermeni katliamları, 1908 yılında bu halkın yüz binlercesinin canına mal olmuş ve birçoğu ülke dışına kaçmak zorunda kalmıştır ki bunlar daha sonra 1915 yılında başlayan Ermeni trajedisinin başlangıcını oluşturacaktır. Daha 1894 yılında Doğu Anadolu şehri Bitlis’te Türk alayları ve Kürt çeteleri binlerce Ermeniyi katletmişlerdir. Avrupalı konsolos ve Hıristiyan misyonerlerin protestoları ve Ermeniler lehine Avrupa’nın müdahale etmesi taleplerine karşılık Konstantinopol’deki Sultan, elçilere reformları yapmayı kabul ettiğini bildiriyordu. Ne var ki Avrupa’nın müdahalesine gerçek cevabı, Türkiye Ermenistanında sürgünler ve 200 bin Ermeninin öldürüldüğü yeni katliamlar, birçok köylünün zoraki İslamlaştırılması ve yüzlerce Ermeni yerleşiminin yakılması ve yağmalanması şeklinde olmuştur. Bu tarz katliamlar Bitlis, Erzurum, Trabzon, Van, Maraş, hatta 2 gün içinde 6 bin Ermeninin öldürüldüğü İstanbul’da gerçekleşmiştir. O dönemde yüzlerce Ermeni kilisesi tahrip edilirken yarım milyona yakın insan sürülmüştür.
1915 Ermeni trajedisinde tekrar karşımıza çıkacak olan ve bu suçu belgelendiren “Deutschen Orient-Mission / Almanya’nın Doğu Misyoneri” Dr. Johannes Lepsius, Avrupa’yı zaten daha önceden bilgilendirmişti.
Hıristiyan güçlerin ise bu konuya ne kadar az angaje oldukları Orientalist Albert Socin’in 1896’daki “Grenzboten” yazısından anlaşılmaktadır: “Hıristiyan güçler sadece gerçek bir dayanışma göstermek suretiyle Türkiye’yi böyle bir katliamın tekrarlanmaması için iç dengelerini kurmaya zorlayabilirler. Diplomat, dünyanın herhangi bir yerinde birçok değersiz insanın katledilmesine veya açlıktan ölüme terk edilmesine kayıtsız kalabilir. Diplomatın temel görevi, bu gelişmenin Avrupalı güçler arasında daha büyük sorunlara yol açmasını önlemektir.”
Etnik kökenlere dayalı it dalaşlarının I. Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı Türkiyesinde ve bütün kuzeydoğu ve Avrupa’daki şeklini Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Elias Canetti’nin çocukluk anılarında görmekteyiz. En büyük edebiyat ödülünü Almanca eseriyle almış olmasına rağmen kendisi bugünkü Bulgaristan doğumlu olup anadili İspanyolcaydı.
Canetti, “Kurtarılmış Dil” ve “Bir Gencin Anıları” adlı kitaplarında şöyle yazar: “Doğduğum yer, Aşağı Tuna’daki Rusçuk bir çocuk için harika bir şehirdi. Bulgaristan’da bulunduğunu söylediğimde dar kapsamlı fikir veriyordum, çünkü orada pek çok kökenden insanlar yaşıyordu. Aynı günde 7-8 farklı dil duyabilirdiniz. Taşra’dan gelen birçok Bulgar dışında aynı mahallede yaşayan birçok Türk ve bunlara komşu Spahnollar/İspanyollar vardı. Yine aynı bölgede Yunanlar, Arnavutlar, Ermeniler ve Çingeneler yaşamaktaydı. Tuna’nın karşı kıyısından da Romenler gelirdi. Tam anımsayamadığım bir hemşire de yine Romendi. Ayrıca tek tük de olsa Ruslar da vardı. Çocuk olarak bu farklılıkları tamamen anlayamamakla beraber sürekli tesirini hissederdim. Bazı figürler çok özel etnik gruplara ait giysileriyle farklılık gösterdiklerinden anılarımda kaldı. 6 yıl boyunca evimizde kalan hizmetçilerden ilki bir Çerkes, sonraki ise Ermeniydi, annemin en iyi arkadaşı Olga ise bir Rustu.
Canetti aynı zamanda Ermenilerden, Çingenelerden ve Türklerden bahsetmektedir. Büyükannesi bugünkü Edirne olan Adrianopel’dendir. Bütün akrabalardan daha çok Türk kalmıştır... Büyükbabası hiç bitmeyen Türkçe şarkılar söylerdi. Bu dünya 1912-1913 Balkan Savaşları’nın başlamasıyla bitmiştir.
*Yazarın 1998 tarihinde yayınlanmış kitabından çeviridir.

YORUMLAYIN

Sayın okurumuz, yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye girişi yapmak için tıklayınız.

600 karakter kaldı

Henüz yorum eklenmemiş

GAZETE

ARAMA EKLENTİSİ

Banner