Image
039. Sayı (Mart 2012)

“Biz” erozyona uğratıldı

Anadil Günü dolayısıyla açtığımız “Kimlik ve Dil” dosyasına, Doç.Dr. Ferhat Kentel ve Dr. Sibel Özbudun’la başladık. İki önemli akademisyenin birbirini tamamlayan çalışmalarının en çarpıcı noktası, ulusal kimliğin, diğer kimlikleri çeşitli sıfatlarla işaretlemesi ve dışarıya iterek damgalaması. 
**Kapitalizmin “gerekliliğine” inancın tesis edildiği ulusal kimlik, “olması gereken” bir yeni üst kimlik olarak, kendinden öncekiler üzerinde, (eğitimle asimilasyon, zorla sindirme vb.), olağanüstü bir “kurgu” olarak inşa edildi. Modernitenin yarattığı olağanüstü güç ve çekim, “biz” duygularını erozyona uğrattı, marjinalize etti, görünmez kıldı.
**Madunun egemene tek yanlı hayranlığı, onunla özdeşleşebilme arzusu, kendisine ait her şeyi geri, köhne, işlevsiz, geçersiz saymasına yol açıyor. Refahı, zenginliği, ilerlemeyi, teknolojiyi, gücü temsil eden egemen, madunun gözünde değer kazanırken, aynı zamanda kendine ait herşey değersizleşiyor: dili dahil.
Dil öldükçe tektipleşiyoruz
Madunun egemene tek yanlı hayranlığı, onunla özdeşleşebilme arzusu, kendisine ait her şeyi geri, köhne, işlevsiz, geçersiz saymasına yol açıyor. Refahı, zenginliği, ilerlemeyi, teknolojiyi, gücü temsil eden egemen, madunun gözünde değer kazanırken, aynı zamanda kendine ait herşey değersizleşiyor: dili dahil.
Dr. Sibel Özbudun’un Dünya Anadil Günü’nde yaptığı sunumu özetleyerek yayınlıyoruz.
“Kürtçe medeniyet dili değildir” diye buyurdu bir devlet büyüğü, geçtiğimiz günlerde. Mefhum-u muhalifinden okunduğunda, “Türkçe medeniyet dilidir,” diyen bir böbürlenme tonunu kaçırmak, olanaksız.
Ne demektir ‘medeniyet dili’ olmak? Arınçgiller yakın zaman önce ‘evlad-ı Fatihân’ olmakla böbürlenirlerdi. “Ceddimiz dedemiz, neslimiz babamız” cümle cihanı karşılarında diz çöktürmüşler, Hilali bir hançer gibi ehl-i salibin bağrına saplamışlar, Viyana kapılarına dek dayanıp…
Daha ‘rafine’ sağcılar, artık işi bu kadar vulgarize etmiyorlar. Nihayetinde dün bağrına hilali sapladığımız Hıristiyan Avrupalılarla daha içli dışlılar - siyaseten ve ticareten…
Peki daha ‘şık’ gibi duran ‘medeniyet dili’ kostaklanması, alttan alta ‘evlad-ı fatihân’ olma böbürlenmesinden çok mu farklı? Öyle ya, bir dilin ‘medeniyet dili’ hâline gelmesi, ancak ve ancak ulus-devlet sınırlarını aşan bir politik çeper dahilinde konuşuluyor olmasıyla mümkündür. Bu ise klasik ya da ‘modern’ biçimleriyle emperyal bir girişim ile mümkündür ancak.
Bir ‘medeniyet dili’, İngilizce bir yandan soğukkanlı ve acımasız bir sömürgecilik girişiminin, diğer yanda da XX. yüzyıl boyunca tüm dünyaya kök söktüren ABD emperyalizminin sultasına borçludur yaygınlığını. Fransızcanın Afrikalıya ‘medeniyet’i nasıl öğrettiğini ise Franz Fanon’dan ya da “Hepimiz katiliz!” diye haykıran Jean Paul Sartre’dan öğrenmek mümkün.
Şu halde, ‘medeniyet dili’ne sahip olmakla övünmek, atalarının emperyalist serüvenleriyle iftihar etmekle bitişik bir edim. Yani fethedilen yüzbinlerin katledilmesi, yerlerinden-yurtlarından sürülmesi, haraca bağlanması, yabancı bir boyunduruğa zorlanması, kadınlarına, çocuklarına el konulması, doğalarının tahrip edilmesi, kaynaklarının metropollere akıtılması, yerli halkın demir yumrukla disipline edilmesi, yani ‘medeniyet’i mümkün kılan bir dizi edimle iftihar etmek…
Hayır bu, bizim işimiz olamaz. Biz bugün birlikte ‘madunların dilleri’nden söz edeceğiz. Yenik düşmüşlerin, ezilmişlerin, fethedilmişlerin aşağılanan, yok sayılan, unutulmaya mahkum kılınan dillerden… Ya da ‘medeniyet dilleri’ olma savındaki ulusal dillerin sömürgeleştirdiği ve sürekli olarak saçaklara iterek marjinalleştirdiği ‘yerel diller’den.
“Burası Tevfik Esenç’in mezarıdır. O Ubıhça’yı konuşan son kişiydi.”
Yeryüzünde Ubıhça olarak anımsanan dilin son konuşmacısı Tevfik Esenç’in 1984’te yazdırdığı bu cümle, 1992’den bu yana, hem 88 yaşında yaşamını yitiren Esenç’in, hem de Ubıhçanın Manyas’ın Hacıosman köyü mezarlığındaki kabrinin başucundaki mezar taşının üzerinde duruyor.
1900’lerin son onyılları, yalnızca Ubıhçanın yok oluşuna sahne olmadı.
Bilinen dünya dillerinin yaklaşık yarısı, son 500 yıl içerisinde yitip gitti. Bugüne kadar gelebilmiş olan yaklaşık 6700 dilin beşbininin ise, bir iki kuşak içerisinde yitip gideceği hesaplanıyor. Bugün yeryüzü, iki haftada bir dillerinden birini yitiriyor.
Dil ölümleri yalnızca dünyanın ücra köşelerinde, büyük bir hızla ‘ulus-devlet’lerine ya da ‘dünya sistemi’ne entegre edilirken kültürel dağarcıkları ve pratikleriyle birlikte dillerini de unutan ‘medenileşmiş’ yerli toplumları arasında olagelmiyor. Refah ve eğitim standartları dünya ortalamasını katlayan Kuzey Amerika ve Avrupa, tam bir ‘dil mezarlığı’ görüntüsü arz etmekte. Bu coğrafyalarda yaşamış dillerin yalnızca yüzde biri kullanılıyor! Okur-yazarlık yaygınlaştıkça, eğitim düzeyi yükseldikçe, çarpıcı bir biçimde, yerel dillerin kırımı da hızlanıyor.
 
Gelelim bu topraklara, yani Anadolu’ya… Bir SIL (Summer Institute for Language) projesi olan Etnolog: Dünya Dilleri dizisindePaul M. Lewis’in derlediği Türkiye verileri, Anadolu’da halen hayatta olan dillerin dökümünü şöyle vermekte:
Avrupa: Arnavutça (15 000 kişi), Ermenice (40 000 kişi), Gagavuzca (327 000), Bulgarca (300 000), Domari (Ortadoğu Romani 28 500), Rumca (4000), Ladino (8000), Pontusça (4540), Balkan Romani (25 000), Sırpça (20 000), Tatarca, Ubıhça (yok oldu)
Asya: Abaza (10 000), Abhaz (4000), Adıge (278 000), Arapça (400 000), Güney Azerî (530 000), Kırım Tatarcası (2000), Dimili ya da (Güney) Zazaki (1 milyon), Gürcüce (40 000), Hertevin (1000), Kabartay (1 milyon), Kazak (600), Kırmancki (Dersimce, Güney Zazaki) (140 000), Kumuk (birkaç köy), Kürtçe (kuzey; Kurmanc), Kırgızca (1140), Lazca (30 000), Osetin, Asurice (tükendi), Türkçe, Türkmence (920), Turoyo (Süryanice, 3000), Uygurca (500), Güney Özbek (1980), Zazaca.
Göçmen diller: Asurî neo-Aramîce, Çeçence (8000), Dargwa, Lak (300), Lezgi (1 200), Mezopotamya Arapçası (100 000), Kuzey Levanten Arapça (500 000), Kuzey Özbekçe, Batı Farsî.
Bu dillerin büyük bölümünün Bülent Arınç’ın ‘medeniyet dili’ Türkçenin karşısında yitip gitmeye mahkum olduğunu belirtmeye gerek var mı?
Oysa dilbilimciler, antropologlar ve yeryüzünün kültürel çeşitliliğiyle ilgili herkes bilir ki her dil bir kültürel evreni gizler bağrında. Derinlerinde ortak bir ‘evrensel gramer’i paylaşıyor olabilirler, Chomsky’nin belirttiği gibi. Ama her biri, kendilerini üreten ve yaşatan halkın/halkların deneyim dağarcığını, dünyaya bakışını, sınıflandırma sistemlerini, çevrelerindeki süregenliği nasıl ayrıştırıp ve adlandırdıklarını, ama aynı zamanda masallarını, mitoslarını, tarihlerini, türkülerini barındırır. Diller olmaksızın, yeryüzü çeşitliliğinin ayırdına varmamız olanaksızdır. Örneğin ancak Türkik diller bize atın ‘donları’nın çeşitliliği konusunda bir nosyon verebilecektir. Bu bab’da Salim Küçük, Gülden Sağol’un çalışmasında saptadığı 44 at donunu sıralar: ak, akçaIagca, al, ala, alaça, az, ak az, beyaz/ala beyaz, boz, ak boz, temir boz, çal, çapar, çil, çilgü, egir/eygir, kara, kır, demir kır, kızgıl, kızıl, sızılsagı, kongur, kök, kökiş, kuba, kula, kızıl kula, kuru kula, kül levünlü/kara kül levünlü, or, sarıg, sıçan tüli, sis, taz, tıg, torug, hurmayı torı, yagız, az yagız, kara yagız, yaşıl, yegren…
Buna karşın, örneğin denizle içli dışlı yaşayan Tahitililer yüzlerce balık tür ve çeşidini bir solukta sayabilir, dahası, insanları balık davranışları doğrultusunda sınıflandırabilirler… Bu örnekleri sonsuz ölçüde çeşitlendirebiliriz. Ve örnekler çoğaldıkça dillerin yitip gitmesinin nasıl bir kültürel kıyım (ethnocide) olduğu daha iyi çıkar ortaya.
Peki neden ölüyor diller? Öncelikle, yerel dilleri konuşan halklar bünyelerinde yer aldıkları sömürge imparatorlukları ya da ulus-devletlerin asimilasyon girişimlerine hedef oldukları için. ‘Medeniyet dairesi’ne dahil olmak için durağan, geri kalmış batıl adetlerini ve de tabii dillerini terk etmeleri gerektiği anlatılıyor onlara. Geçmişte sömürge imparatorluklarının yaptığı gibi ulus devletler de kimi zaman bu asimilatif politikaları zorla uyguluyorlar: sürgünler, demografik mühendislik uygulamaları, kamusal alanda tek dil dayatmaları, yalnızca resmî dilin konuşulduğu eğitim sistemleri, yerel dillerde yayıncılığın engellenmesi, çocukların zorla ailelerinden kopartılarak devlet kurumlarına teslim edilmesi…
Ancak ‘modernite’ (ya da dilerseniz daha kapsamlı bir kavrama başvurup, ‘medeniyet’ diyelim) salt baskı araçlarıyla dayatmıyor kendini. Aynı zamanda kendi üstünlüğü, hatta biricikliği, alternatifsizliğine ilişkin hegemonik ideolojileri de üretip yaygınlaştırabileceği araçlara sahip. Böylelikle “mağlupların”/mağdurların zihinlerini ele geçirebiliyor. Madunun egemene tek yanlı hayranlığı, onunla özdeşleşebilme arzusu, kendisine ait her şeyi geri, köhne, işlevsiz, geçersiz saymasına yol açıyor. Refahı, zenginliği, ilerlemeyi, teknolojiyi, gücü temsil eden egemen, madunun gözünde değer kazanırken, aynı zamanda kendine ait herşey değersizleşiyor: dili dahil.
Kapitalist sistemin yeryüzünün her bir bucağına nüfuz ederek tekil bir piyasaya eklemlemesi girişimi olarak tanımlayabileceğimiz neo-liberal siyasaların bu süreci hızlandırdığını vurgulamaya gerek var mı?
Oysa (ana)dil, insanın içine doğduğu, yerleştiği, tekniksiz-teklifsiz bellediği, içselleştirdiği, ‘doğası’na kattığı/’doğallaştırdığı’ bir iklimdir. Bu nedenledir ki bireyin ‘özgün bir yetisi’ gibi ona içkinleşir. [Oysa, Chomsky’nin izinden giderek vurgulayacak olursak dil öğrenme kapasitesi insana içkin bir yeti iken, her bir özgül dil, (büyük ölçüde) kültüreldir ve kültürün bireye aktarımını olanaklı kılan en önemli kanaldır.] Ancak dili ‘doğal’ bir parçamız saymamıza olanak sağlayan etmenler sayesindedir ki, kültürü(müz)ü de ‘natura’mızın bir parçası sayarız.
Anadilin (egemen dil karşısında) değer yitimine uğraması, bu nedenledir ki, başka hiçbir ideolojik etmen olmasa da, kültürün değersizleş(tiril)mesini getirir.
Bunun için, diller yitip gittikçe, deneyimlerimiz tektipleşmekte, doğal ve insanî çevremize ilişkin kavrayışımız kısırlaşmakta, tekil bir egemenlik tarzı karşısında alternatifleri yitirmekte, giderek bir tekkültürlülük cenderesine mahkûm kılınmaktadır.
Bu ‘tekkültürlülük’ “başka alternatif yok/there is no alternatif (TINA)” dayatmasıyla Kuzey emperyalizminin yoksul ve çeşitli Güney’e dayattığı (neo-liberal) piyasa ekonomisi, yani kapitalizm olduğu ölçüde, kültürel çeşitlilik, dolayısıyla da dillerin yaşaması ve kendilerini kendi özgür iradeleri doğrultusunda geliştirme hakları için mücadele, küresel kapitalizme karşı mücadelenin asli bir veçhesidir.

           

YORUMLAYIN

Sayın okurumuz, yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye girişi yapmak için tıklayınız.

600 karakter kaldı

Henüz yorum eklenmemiş

GAZETE

ARAMA EKLENTİSİ

Banner