Image
039. Sayı (Mart 2012)

Esaret ve direniş olarak kimlikler

Ferhat Kentel
“Kimlikler meselesi”, kuşkusuz farklı biçimlerde de olsa, tüm insanlık tarihi boyunca gündemde oldu; insanlar kimliklerinden hareketle başka insanlardan farklılaştı, kimlikleri nedeniyle baskıya uğradı, yok edildi ya da tam tersine başka insanlar üzerinde baskı uyguladı.
Kimlik... daima
Baskılar ve acılar olmasa da, kimlik meselesinin her daim mevcut olması kaçınılmazdı; çünkü kendinden başka insanlarla bir arada yaşamak zorunda ve ihtiyacında olan yani “sosyal bir varlık” olarak insan, söz konusu biraradalığın sağlanması, varlığının sürdürülebilmesi için, normlarla, değerlerle, kurallarla organize olan bir “sosyal grup” inşasını gerçekleştirmek zorundaydı. Başka bir deyişle, yalnız başına kaldığında hayat damarları kuruyan insanların oluşturduğu sosyal grupların yaşaması, söz konusu grubun her şeyden önce bir “düzen” içermesine bağlıydı. Grubun devamlılığının sağlanması, biriken bilgi ve tecrübenin nesilden nesile aktarılması için, grubun fertleri arasında, “ortak bir gelenek” ve en geniş anlamıyla “ortak bir dil” etrafında, “uyum”un sağlanması gerekliydi. Grubun içinde örneğin kadınlar, erkekler, yaşlılar, gençler, çocuklar gibi farklı kategorilerin olduğu göz önünde tutulursa, bu uyumun, farklı dozlarda da olsa, “iktidar ilişkileri” içermesi kaçınılmazdı.
Ancak, her ne kadar hiçbir grup homojen olmasa da, yani grupta bir bakıma farklı “kimlikler” olsa da, grubun dilinin, geleneklerinin, adetlerinin ötesinde “biz” olarak tanımlaması “dışarısı” ile yani “başkaları” ile karşılaşmasına bağlıydı. Ve bütün insanlık tarihinde, sosyal gruplar, dışarıdan gelecek tehlikelere karşı, iktidar ilişkilerini koruyarak, devamlılıklarını sağlamak için kendini (“biz”) ve ötekileri (“onlar”) tanımladılar. Bu “tanımlamalar” ötekilere “göre” oldu ve “farklılık” üzerine kuruldu. Adı en fazla “biz” olarak konan, yani “kimlik” kelimesinin söz konusu olmadığı “kimlikler” bu karşılaşmalarla ortaya çıktı, inşa oldu, tahkim edildi.
Karşılaşan farklı sosyal grupların girdikleri ilişkiler de iktidar ilişkisiydi ve bu iktidar ilişkilerinden her zaman yeni yapılar, yeni “düzenler” ortaya çıktı. “Ortak” gelenekler, “ortak” diller” yeniden tanımlandı. Bu karşılaşmada güçlü olanlar, galip gelenler, mağluplara esas olarak kendi düzenlerini, kendi kimliklerini dayattılar ya da -güç ilişkisinden bağımsız olmayan yani eşit olamayan bir şekilde- yenen ve yenilenin kimlikleri içiçe geçti. Yenik düşenler, bu karşılaşmadan mağdur çıkanlar, yenenlerin çeşitli ideolojik ikna, özendirme / utandırma, asimilasyon, baskı, şiddet teknikleri karşısında, daha önceki kimliklerini “unutmak” zorunda kaldılar. Ya da “unutmuş göründüler”, bastırdılar, gizlediler; ya da en azından dönüştüler.
Karşılaşmalarla ortaya çıkan, doğan ya da yokolan kimlikler serüveninde belki de en radikal sıçrama modern zamanlarda ve ulusların inşa süreçlerinde gerçekleşti. İlerlemeye, rasyonel düşünceye, fakat daha önemlisi kapitalizmin “gerekliliğine” inancın tesis edildiği ulusal kimlik, “olması gereken” bir yeni üst kimlik olarak, kendinden öncekiler üzerinde, farklı uluslarda farklılıklar göstererek (eğitimle asimilasyon, zorla sindirme vb.), olağanüstü bir “kurgu” olarak inşa edildi. Modernitenin yarattığı olağanüstü güç ve çekim, daha önceki etnik, dinsel ya da kültürel “biz” duygularını erozyona uğrattı, marjinalize etti, görünmez kıldı.
Ancak, bilebildiğimiz insanlık tarihinin başından beri insan topluluklarının, sosyal grupların hayatta kalma mücadelelerinin içinde yer alan, modern zamanlarda niteliksel bir sıçrama yapan kimlik meselesi, bugünkü “postmodern” zamanlarda (ya da krize giren modernite, hipermodernite, geç modernite, düşünümsel (reflexive) modernite vb.), çok daha ciddi bir sorun olarak önümüzde duruyor. Bugün modern toplumların ve onların ulusal kimlik inşa süreçlerinin “unutturduğu” “eski” kimliklerin “geri döndüğüne” tanık oluyoruz. Ancak bu geri dönüş, “eski”nin mutlak bir dönüşü olmaktan ziyade, modern zamanların tornasından geçmiş, başkalaşmış ve sürekli yeniden inşa olan, hem modern kurguları sorgulayan ve bozan, hem onları tekrar eden; sonuç olarak kimlik teorilerini ve kimliklere dayalı ideolojileri zorlayan bir özellik arzediyor.
Kimlik yerine kimlikleşme
Kimlik üzerine önemli çalışmalara imza atan Stuart Hall’e göre, her şeyden önce “postmodern” zamanlarda bir patlama yaşayan “kimlik” kavramı, bir yandan içi çok farklı şekillerde doldurulan, her şeyi anlatabilen (dolayısıyla hiçbir şey anlatmayan), ancak diğer yandan, yerine başka bir kavramın konulamadığı ve kullanmaktan başka çaremizin olmadığı bir kavramdır. Bu yüzden kimliği hem “biten” hem de “doğmakta olan” arasındaki “bir ara kavram” olarak kullanmak anlamlıdır.[1]
Hall’ün bu tespiti ışığında, örneğin Türkiye’deki farklı kimliklerin izledikleri güzergâha baktığımızda, kimlik meselesinin nasıl hem “yeni” hem de “eski”yle ilişkili, başka bir deyişle, nasıl hem değişen siyasal ve toplumsal pratiklerle hem de hafızayla ilişkili olduğunu görebiliriz. “Eski” ve “yeni” arasındaki dinamik ilişkiyi direnen, yeniden yapılanan ve toplumsal aktör olarak inşa olan bütün dinsel veya etnik kimlikler bağlamında düşünebiliriz. İslâmi kimliği, Alevi kimliğini, yakın zamanlarla daha da belirginleşen Ermeni ya da Çerkes kimliğini, fakat kuşkusuz yerleşik kalıpları, resmi ideolojiyi ve ulus kurgusunu en çok sarsan bir kimlik olarak “Kürt kimliğini” bu çerçevede düşündüğümüz zaman, şu ileri sürülebilir: bugün toplumda daha fazla görünen, konuşan kimlikler Türkiye’de 100 yıldır etkili olan kimlik politikalarının sonucudur. Bu politikalar, Mesut Yeğen’in Kürt meselesine ilişkin yaptığı analiz eşliğinde düşünürsek, farklılıklar gösterdi; Kürtlerin toptan yok sayılması ve varlıklarının kabul edilmesi arasında değişti. Cumhuriyet’in ilanından hemen önceki yıllarda, yeni devletin kuruluşuna öncülük eden kadrolar Kürtleri kültürel ve siyasal haklara sahip etnik bir grup olarak tanıyacaklarını ilan etti; fakat 1920’lerin ortasından 1990’lara kadar, sadece Kürtlerin kültürel ve siyasal haklarını değil, Kürt meselesinin etnik boyutunu da reddetti. Ancak 1990’lı yıllarla birlikte, devlet etnik boyutun varlığını teslim etmeye başladı. Bu aşamaya kadar sorun asimilasyon ve baskı stratejileri ile ele alınırken, geçtiğimiz yirmi yıl “eski”nin “yeni”yle, “asimilasyon ve baskı” yöntemlerinin “ayrımcılık ve tanıma” yöntemleriyle iç içe ele alındığına tanıklık etti.[2]
Ancak bu farklılaşan politikalara rağmen, her zaman geçerli olan, Kürtlere ve diğer kimliklere “üstten bakış”tır. Farklı kimlikler ise hem bu üstten bakış politikalarındaki sürekliliğe hem de söz konusu değişimlere refleksler verdi. Devlet politikalarındaki değişime paralel olarak değişime uğrayan kimliklerin mücadelesi, ulus-devletin inşa etmeye, “şeyleştirmeye”, yerleştirmeye çalıştığı “ulusal kimliğe” karşı başka bir “yer”de durarak siyaset yapmanın yoludur. Başka bir deyişle, hayali bir kimlik inşası uğruna bütünlüğü parçalanan Kürtler, Çerkesler, dindarlar, Aleviler ya da Ermeniler ve bu kimliklerin içinden çeşitli zamanlarda çıkmış siyasal hareketlerin “kimlik” mücadelesi, sosyal mühendislerin araçsallaştırdıkları kimliğe ve kullandıkları tekniklere verilen bir cevap ya da siyasal olarak dışarıda bırakılan bireylerin, başta dilleri olmak üzere zamana ve mekana yayılan anlam dünyalarıyla siyasallaşarak “içeri girme” çabasıdır.
Bu çerçeveden bakıldığında kimlik, tüm zamanlara ait ve değişmez bir öze sahip değildir. Kimlik başkalarıyla karşılıklılık içinde, toplumda hakim olan ideolojik ve söylemsel pratikler içinde inşa olur; değişken ve akışkandır. Bu nedenle “kimlik” kavramını kullanırken, aslında bahsettiğimiz şey; yeni bağlamlarda, yeni gerilimler ve etkileşimler içinde sürekli yeni boyutlar kazanan, hiç bitmeyen bir süreçtir ya da “kimlikleşme”dir.[3] Kimlikleşme beraberinde belli kalıpların, referansların, kurucu işaretlerin ve değerlerin tekrarlanmasını sağlar; dolayısıyla aynı zamanda bir “performans”tır.[4]
Ancak, kimlik kavramının bu özellikleriyle görelileşmesi, belli bir kimlik etrafında toplanan bireylerin mücadele etme ve değiştirme kapasitesine sahip bir “özne” olmadıkları anlamına gelmez. Fakat söz konusu özne, hiçbir zaman elle tutulamayan, merkezi olmayan ve yeni koşullara ve siyaset yapma yollarına eklemlenen ve birden çok anlam içeren bir öznedir. Yukarıdaki tanımlar eşliğinde biraz daha açarsak, bu özne, özellikle güvensizlik ortamında bir “yerde” durmayı sağlar, birden çok olan anlamı sabitlenir; farklılıklar aynı bünyede, aynı sıfat altında birleşir; iktidar ilişkileri içinde, dışındakiler tarafından tanımlanırken, kendini tanımlar. Öznenin kimliği, her şeyden önce bir söylem, anlatı ve semboller etrafında şekillenir ve bir temsil olarak inşa olunur.[5]
Direniş ve esaret olarak “kimlik”
Buraya kadar yazılanlar eşliğinde, kimlik meselesinin, eğer çok boyutluluğu göz önünde tutularak ele alınabilirse, çok önemli açılımlar sağlayabileceğini görebiliriz. Her şeyden önce “kimlik” teorik olarak yeniden düşünmemiz gereken bir kavram ve sürekli olarak değişen yeni anlamlar çağrıştırıyor. Başka bir deyişle, ezberlenmiş kalıpların dışında, “arada” ya da “sınırda” düşünmeyi gerektiriyor. Bu sınırda durma hali ise bir yandan içinde yaşanan yapılara (düzene, baskıcı politikalara vb.) ve zamana, dönemin tarihselliğine bağımlılığa işaret ederken, diğer yandan bu yapıların sorgulanmasını, bu yapılara karşı direnişi beraberinde getiriyor. Başka bir deyişle, hem varolan hâkim dilleri (ve düzeni) yeniden üretiyor hem de alternatif yeni diller kuruyor; dolayısıyla kimlikler bizzat siyasetin yeni toplumsal aktörleri olarak devreye giriyor. Bu durumu biraz daha açarsak, kimliklerin direnişinin varolan bağlamdan, örneğin “ulusal kimlik” dilinden bağımsız olmadığını, bu dile benzeyen bir söylem ürettiğini (kahramanlık, tarihsel devamlılık, homojenlik, “öz” inşası vb.), dolayısıyla bu söylemle ilişkili pratiklerle oluştuğunu söyleyebiliriz. Kimlikten daha ziyade “kimlikleşme” yani bitmeyen, hiçbir zaman tamamlanmayan bir süreç olarak ele alındığında, “kimlik” tarihselliğe, sosyo-ekonomik ve kültürel şartlara bağlı, tesadüflerin, toplumsal ilişkilerin öngörülmeyen sonuçları içinde şekillenir. Sürekli yeni unsurlarla eklemlenir; bir oyun gibidir; taşıdığı anlamlar yeni “yerlere” taşınır. Bir kimliğin ürettiği tecrübe başka kimlikleri besler, başka tecrübelerden beslenir. Bu haliyle kimlik bir “öz” değildir; stratejiktir, konumsaldır ve içinde bulunduğumuz zaman diliminde daha da bariz bir şekilde “birleşik” ve “bütün” olmaktan çıkmıştır. Küreselleşme-yerelleşme dinamikleri, göçler, transnasyonal pratikler içinde, giderek daha parçalıdır, çoğuldur. Birbirleriyle çatışan söylemlerden, pratiklerden ve onların kesişimlerinden oluşur. Ancak tam da bu özelliklerinden ötürü yerleşik kurumları, egemen “meşru” kültürleri rahatsız eder. Biraz daha somutlarsak, bir “öz” inşası olarak “ulusal kimlik”, kendi “ötekilerini” de inşa eder; “farkı” işaret eder, “ötekine göre”, ötekiyle ilişkide oluşur ve “doğallaşır”; öteki ise “kurucu dışarısı” olarak rol oynar. Ulusal kimlik ya da benzer egemen kimlikler “merkez”i, “esas” olanı kurar ve beyaz karşısında siyahı, erkek karşısında kadını, Türk karşısında Kürt’ü, Ermeni’yi, Çerkes’i yani “dışarısını” işaretler. Buna göre, birinciler “normal” insanlardır; diğerleri “kirli”, “hain”, “geri”, “eski” vb. olarak damgalanmıştır. Aynı şekilde kurucu dışarısı olarak işlev görenler yani işaretlenmiş olanlar “içeridekini” tehdit ederler ve işaretleyenlerin silahlarını (mesela milliyetçilikler) kullanır; merkezi sürekli bozar, yeniden yapılanmaya iter. Ancak dışarıda bırakılanların merkez üzerinde gerçekten dönüştürücü etkisi, “tekçi” mantıkla üreyen ulusal kimlik (ya da benzerleri) karşısında gene “tek”e inmiş bir kimlikle değil, yukarıda sözünü ettiğimiz “kimlikleşmenin” içerdiği çoğulluğun konuşabiliyor olmasına bağlıdır. Çünkü unutmamak gerekir ki, kimlik sadece bir tür buluşma yeridir, farklı insanlık ve varoluş hallerini ideoloji vasıtasıyla “teyelleme” yeridir; bir öznel konuma “geçici” bir bağlılıktır. Dolayısıyla, “kimlik” hem bir özne olma hem de nesne olma halidir. Hem taşıdığı çoğullukla, hatırladıklarıyla, yeniyi ve eskiyi ikiye bölen tekçi mantıklara karşı devamlılığı, insanın bütünlüğünü hatırlayan ve hatırlatan bir direniş hem de kendi tekçi mantığına hapsolduğu takdirde esarettir. Ya da, hem çare hem çaresizliktir.
Hall, Stuart. 1996. “Introduction: whoneeds ‘identity’?”. Questions of Cultural Identity içinde, derleyen S. Hall, Paul duGay, 1-17. London: SAGE.
2Yeğen, Mesut. 2011. “The Kurdish Question in Turkey: Denial to Recognition” Nationalisms and Politics in Turkey – Political Islam, Kemalism and the Kurdish Issueiçinde, derleyenMarliesCasier, JoostJongerden, 67-84. London: Rootledge.
3Hall, Stuart. 1996. “Introduction: whoneeds ‘identity’?”.
4Butler, Judith. 2008. Cinsiyet Belası. Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi. Çeviren Başak Ertür. İstanbul: Metis yayınları.
5Martin, Denis-Constant. 1994. “Identités et politique : récit, mythe et idéologie”.Cartesd’identité. Comment dit-on “nous” en politique? içinde, derleyen Denis-Constant Martin,13-38. Paris: Presses de la FNSP.
***
Ferhat Kentel kimdir?
Ferhat Kentel, İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesidir. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İşletmecilik Bölümü’nden lisans (1981), Ankara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nden yüksek lisans (1983) ve Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales’den Sosyoloji doktora (1989) derecesi aldı. Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler ve etnik cemaatler üzerine çalışmaktadır.

YORUMLAYIN

Sayın okurumuz, yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye girişi yapmak için tıklayınız.

600 karakter kaldı

Henüz yorum eklenmemiş

GAZETE

ARAMA EKLENTİSİ

Banner