Image
040. Sayı (Nisan 2012)

Milliyetçilik’ten arınmak

Dr. Sibel Özbudun, baskın ulusun dışında kalan hakların asimile edilmesinde kullanılan en güçlü aracın sermaye çıkışlı bir ‘milli kimlik’ oluşturmaktan geçtiğine vurgu yaparak ‘Bu, havuca ve sopaya dayanan kurucu iradenin en etkin ideolojik silahı milliyetçiliktir’ diyor
‘Milliyetçilik’ denilen mikroptan arınabilmek, farklılığı, çeşitliliği zenginlik sayan, ondan beslenen yeni bir kardeşleşme tasarımını gerektiriyor. Herkesin özgürce ve dilediği kadar ‘kendi’ olabildiği, kültürünü “ötekiler” ile paylaşarak geliştirdiği, eşitlikçi, paylaşımcı bir kardeşleşme tasarımı.
‘Milliyetçilik’ sınırları savaş ya da diplomasiyle çizilmiş, adına “ulus-devlet” denilen siyasal birimde yaşayan bireylerin kendilerini vergi verme, zorunlu çalışma, seferberlik, savaş benzeri her türden özveriyi gönüllü olarak yüklenmelerini sağlayacak sihirli formüldür, ve ulusun kurucu sınıfı burjuvazinin icadı/imalatıdır.
Her durumda emekçi halkların kanı üzerinden yürütülen (iç ya da dış) savaşları izlediğinden, savaş bitkini, evini barkını, sevdiklerini yitirmiş insancıkları ezelden ebede var kalacak şanlı bir ulusun evlatları olduklarına inandırmak ve böyle davranmalarını istemek, zorlu bir iştir. Silah, yerini kaleme bırakmıştır artık.
Milliyetçilik(ler) cenderesinden kurtulabilmek…
**Çoğumuz, hoyrat bir vurdumduymazlıkla büyükanne ve büyükbabalarımızın tesviye edildiği tornadan artakalanların keşfine koyulduk. Büyük ebeveynlerin sohbetlerinden akılda kalan birkaç sır sözcük, sandıktan çıkıveren “Çerkes işi” eprimiş kadife yelek, dağ köyündeki çocukluk evinden hatırlanan o yersiz akordeon, paskalyada boyanan yumurtaların bir çocuk eğlencesinden farklı anlamlara sahip olabileceği fikri, mahalle arkadaşlarıyla oynanan oyunlardaki tekerlemenin kimi sözcüklerinin Gürcüce olduğunun keşfi…- özenle temizleyip yapbozun eksik parçalarının yerine yerleştiriyoruz…
 
SİBEL ÖZBUDUN
 
“Tüm insanlar
aynı sözleri kullanırlar
ama birbirlerini anlamazlar.”[1]
Sosyal bilimcilerin büyük çoğunluğunun, en azından Frederick Barth’dan bu yana, etnik grupları, ama daha da önemlisi, çoğunlukla kendilerini “kurgulayabilecekleri” bir model oluşturan “ulus”ları ezelden ebede süregiden, organik, uyumlu, bütüncül kendilikler olarak görme alışkanlığından kurtularak, “ulus”u bir “kurgu”, bir “imalat”, bir “tahayyül” olarak görmeye başladığı biliniyor. Bu kurgu/imalat/tahayyül özgül bir tarihsel çağda, özgül bir coğrafyada karşımıza çıkarak kısa süre içinde tüm yeryüzüne yayılır: Hanedanların dağılarak yerlerini “ulus-devletler”e bıraktıkları XVIII. yüzyıl sonları Avrupa’sı.
Birbirleriyle birincil ilişki kurma, tüm yaşamları boyunca yüzyüze gelme olanağından fiziki olarak yoksun, genellikle imparatorluk bakiyesi, dağınık, etnik, dilsel ve dinsel açıdan heterojen topluluklardan kendini “kaderde, tasada, kıvançta ortak” bir “ulus” olarak tahayyül etmelerini sağlamak, “kurucu irade”nin uzun soluklu, ısrarlı ve genellikle hem havuca hem de sopaya dayanan çabalarını gerektiren bir serüvendir. Ve en etkin ideolojik silahı, milliyetçilik”tir.
Aslını soracak olursanız, “Milliyetçilik” sınırları savaş ya da diplomasiyle çizilmiş, adına “ulus-devlet” denilen siyasal birimde yaşayan bireylerin kendilerini vergi verme, zorunlu çalışma, seferberlik, savaş benzeri her türden özveriyi gönüllü olarak yüklenmelerini sağlayacak sihirli formüldür, ve ulusun kurucu sınıfı burjuvazinin icadı/imalatıdır.
(Devletlerin) “uluslar”ın(ın) kuruluşu çoğunlukla, her durumda emekçi halkların kanı ve canı üzerinden yürütülen (iç ya da dış) savaşları izlediğinden, ister yenik, ister muzaffer tarafta olsun, savaş bitkini, evini, barkını, sevdiklerini yitirmiş insancıkları ezelden ebede var kalacak şanlı bir ulusun evlatları olduklarına inandırmak ve böyle davranmalarını istemek, zorlu bir iştir. Silah, yerini kaleme bırakmıştır artık: şairler, yazarlar, tarihçiler, akademisyenler, gazetecilerin, siyasetçiler, sanatçılar ve ideolojik bagajları yüklü diğer aydınlar sahnededir artık. “Millet”i imal etmek, bir ekip çalışmasını gerektirmektedir.
Bu ekip, önce “dil”i yaratmakla yükümlüdür. Dili yaratmak, teb’anın konuştuğu yerel lehçelerden birini standardize edip, emperyal elitlerin diline karşı, başat/ulusal dil’e dönüştürmektir. Bu dili “ulus”a benimsetmek ise, “ulusal basın”ın görevi olacaktır.
Dili tarih izler. Yüzyıllardır kendi mitoslarından, efsanelerinden, “yerel tarih”lerinden başkasını tanımamış dağınık cemaatleri “kucaklayacak” bir “ulusal tarih”i yazmak için tarihçiler, yaymak için de eğitim kurumları göreve koşulur bu kez…
Bu öykünün yabancısı değiliz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “ulus”unun imali farklı bir hat izlememiştir. İşin ilginç yanı, kurucu kadrolar, gerçekleştirdiklerinin bir “yapıntı” olduğunun bilincinde olduklarını sık sık suyüzüne çıkan lapsus’larda ifade etmektedirler. “Türkler pozitif bulgularla bilimsel gerçeklerle Turan gerçeğini yaratabileceklerdir,” (abç) demektedir örneğin, I. Türk Tarih Kongresi katılımcılarından Samih Rıfat, daha 1918’de.[2] “…Osmanlı siyasetinin ve zihniyetinin tasfiyesi mevzubahis olduğuna göre daha başka, yıpranmamış, tenkitten uzak kalmış, biraz da dasitâni ve mitolojik bir tarihe ihtiyaç vardı,[3] diye tevil eder Ekrem Akurgal da…
Dil ve tarih de yetmez; “ulus”un “kültür”ü de çeşitli unsurları seçilip standardize edilerek ulusun bütününe mal edilmelidir. Bunun için de “Halkbilim” araştırmaları, sözel ya da “maddi” halk kültürü üzerine yapılan derlemeler (türküler, deyişler, atasözleri, inançlar, geleneksel tıp uygulamaları; ama aynı zamanda giysiler, el sanatları, motifler, danslar, oyunlar, vb.) ile, yöresel, hatta etnik farklılıkların üzerinden atlanarak tekil bir ulusal potada yeniden üretilecektir. Böylelikle, Alevî-Kürt-Çerkes-Boşnak-Arap-Pomak-(hatta Ermeni-Rum vb) farklılıklarının üzerinden atlayan bir “Türk Folkloru” dağarcığı (Türk mutfağı, Türk el sanatları, Türk halk oyunları, “türkü”ler vb.) oluşturularak yerel farklılıkların üstesinden gelen bir “ulusal kültür” tesis edilecektir…
Hemen vurgulamalı: Buraya kadar özetlenenler, işin “kültürel” yanı. Ekonomi politiğinde, “ulus” formasyonunun olmazsa olmazı ulusal bir pazara sahip bir “millî” sermayedir kuşkusuz… Ve T.C. pratiğinde bu sermaye ağırlıklı olarak, uzun ve acılı soykırım/tehcir/mübadele süreçleriyle likide edilen Osmanlı gayrımüslimlerinin menkul ve gayrımenkûl varlıklarına el konulmasından oluşmuştur.
Aslına bakılırsa, bu, “kültür” ile “ekonomi politik”in ilginç bir kesişim momenti, yok edilen ya da gönderilen gayrımüslimler yerine XIX. yüzyılın harap olmuş Balkan ve Kafkas coğrafyasından getirilmiş Müslüman nüfusu, Anadolu’daki Müslümanlarla kaynaştırıp bir “ulus” imal edebilmeyi olanaklı kılan arkaplandır. Ermenilerden ve Rumlardan (sonraları bunlara Yahudiler de katılacaktır) gasp edilenler, yeni “Türk”lere (Anadolu’da yaşayan Türkmenler, Kürtler, Araplar, Lazlar vs. ile Balkan ve Kafkas göçmenleri: Çerkesler, Gürcüler, Arnavutlar, Boşnaklar vb.) dağıtıldıkça, berikiler için “Türk” kimliği daha kabul edilebilir olmuş gözükmektedir. Şu hâlde pek azının ataları Orta Asya kökenli olan, önemli bir kısmının anadili de Türkçe olmayan T. C. Devleti “yurttaşlar”ının kendilerini “yurttaş” olarak algılamalarında iki sürecin etken olduğunu öne sürebiliriz: İlki bu kanlı “sermaye birikimi”nin küçük ölçekli de olsa paydaşı kılınmış olma… ( “Varidatı” arasında “Rumlardan kalma bir bağ”, “Ermenilerden edinilmiş bir taş ev”, hatta bir “Ermeni büyükanne” olmayan kaç aile vardır ki?) İkincisi ise, yüksek dozajlı ideolojik müdahaleleri içeren asimilasyon süreçleri… [İlginçtir: Cumhuriyet’in kuruluşunu çevreleyen yıllarda “Türk”lerin arasındaki “kültürel” ortaklık, din (İslâm), kısmen de Osmanlı kültürel çevresine dahil olmalarından ibarettir. Şu hâlde Türkiye’nin “Türkleştirilmesi”nin ironik bir biçimde “Türkçülük”ten çok, İslâm ve Osmanlılık’la bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz… Ne ki, rejim tesis olur olmaz, Osmanlı’nın tüm izleriyle birlikte toplumsal bellekten silinmesi, İslâm’ınsa Türkleştirilerek devlet denetimi altına alınması çabaları yoğunlaşacaktır.] Hatta müdahalelerin “ideolojik” düzlemden “fiilî” düzleme tahvili de sık sık sözkonusu olmuştur: Füsun Üstel (2004: 186-206) Türk Ocakları’nın 1926’da toplanan Üçüncü Kurultay’ına, “Türklüğü kabul eden bazı unsurların kendi dillerini konuşmakta ısrar ettiklerini” vurgulayıp “Türkçe’den başka bir dille konuşanların cezalandırılması yönünde bir yasa yapılmasını” talep eden; “Osmanlı’dan beri uygulanan yanlış uygulamalar sonucu Kocaeli’de Çerkeslerin, Kütahya’da ise Boşnakların iskân edildikleri bölgeleri adeta bir ‘Bosna-Hersek’e dönüştürdüğünü belirterek hükümeti uyarmak gerektiğini” öne süren; Doğu Anadolu’daki Türk aşiretlerin Kürtleşmesinden yakınan; “azınlıklar olarak kabul edilen Çerkes, Boşnak vb. unsurların topluca yaşamalarının engellenmesini, hatta ulusal dillerini, giysilerini dahi kullanmalarına karşı çıkılmasını” isteyen; gayrımüslimlerin ticaretteki konumlarını eleştiren; “isminde yalnız bir Türk ünvânı yazılmış olan bir çok ecnebî inşâat şirketlerinin, tüm işlerinde Türk ustalarını tercih etmelerinin sağlanmasını” talep eden… önergeler ile Kürtlerin asimile edilmesi gereğine yönelik yorumların birbirini izlediğini aktarır.[4]
Her durumda, “havuç ve sopa” politikalarının birlikte işlediği koşullarda, ulusal “halita”, kâh ırk, kâh “hars” söylemlerinin ön plana çıktığı, “muhacir” müslüman “konuk”ların (bu “konukluk” durumu Balkan göçmenlerinin yoğun yaşadığı bölgelerin hâlâ “muhacir mahallesi” olarak adlandırılmasından bellidir!) anadillerini unutmaya “teşvik” edildiği, kültürel dışavurumlarının ya millî bir “folklor” içerisinde mas edildiği, ya da kültürel çeşitliliğimize değgin bir “hoşluk” olacak kertede sakıncasız bir kalıntıya tahvil edildiği bir türdeşliğe dek işleyebildi.
Ama yakın dönemde yaşadıklarımız, bize hiçbir asimilasyonun, tam, kusursuz ve geri dönüşsüz olmadığını, olamayacağını gösterdi.
Çoğumuz, hoyrat bir vurdumduymazlıkla büyükanne ve büyükbabalarımızın tesviye edildiği tornadan artakalanların keşfine koyulduk. Büyük ebeveynlerin sohbetlerinden akılda kalan birkaç sır sözcük, sandıktan çıkıveren “Çerkes işi” eprimiş kadife yelek, dağ köyündeki çocukluk evinden hatırlanan o yersiz akordeon, paskalyada boyanan yumurtaların bir çocuk eğlencesinden farklı anlamlara sahip olabileceği fikri, mahalle arkadaşlarıyla oynanan oyunlardaki tekerlemenin kimi sözcüklerinin Gürcüce olduğunun keşfi…- özenle temizleyip yapbozun eksik parçalarının yerine yerleştiriyoruz… Ve Cumhuriyetin ilk yıllarında biçimlendirilip bizlere ilkokuldan bu yana belletilmiş tarihten çok daha farklı, çok daha çeşitlenmiş bir tarih şekillenmeye başlıyor gözlerimizin önünde… Başka bir vesileyle ifade ettiğim gibi, “cin şişeden çıkıyor”…[5]
* * *
Şurası kuşku götürmez; monolitik bir ulus tasarımı (“ne mozaiği lan, beton, beton!” özdeyişi hâlâ akıllardadır!), yalnızca saldırgan bir milliyetçilikle desteklenebileceği için, salt“ulus”un mensuplarına değil, insanlığa zarardır. Unutmuşluklarımızın, bastır(ıl)mışlıklarımızın gerisinde çok kan, çok gözyaşı olduğu, bilinçaltımızın çatlaklarından su yüzüne çıkıyor. Her unut(uruld)uğumuzla biraz kendimizi yitirdiğimiz de öyle.
Milliyetçilik denilen mikroptan arınabilmek ise, farklılığı, çeşitliliği zenginlik sayan, ondan beslenen ve onu besleyen yeni bir kardeşleşme tasarımını gerektiriyor. Herkesin özgürce ve dilediği kadar Kürt, Laz, Çerkes, Arap, Gürcü, Boşnak, Pomak, Türkmen… olabildiği, kendi kültürünü “ötekiler” ile paylaşarak geliştirdiği, eşitlikçi, paylaşımcı bir kardeşleşme tasarımı.
Sermaye temelli bir serüven olan “milliyetçilik”in tersine, böylesi bir tasarım emek temeline yaslanabilir ancak… Çünkü “temellük” ve “temerküz” sermayenin ahlâkı ise eğer, “paylaşım” ve “paylaşarak çoğalma”, emeğin ahlâkıdır. Ve emeğin (ulusal ya da küresel) bir “Pazar”a değil, bütün kültürel ve biyolojik çeşitliliğiyle, yeryüzüne ihtiyacı var…
6 Nisan 2012 16:27:02, Ankara.
N O T L A R
[1] Octavio Paz.
[2] B. Ersanlı Behar, İktidar ve Tarih, Türkiye’de ‘Resmî Tarih’ Tezinin Oluşumu (1929-1937). Afa Yayıncılık, İstanbul 1992, ss.141-143.
[3] akt. Ersanlı Behar, a.y. s.125.
[4] Füsun Üstel, İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları (1912-1931). İstanbul İletişim Yayınları, 2004:186-206.
[5] Sibel Özbudun, “Cin Şişeden Çıkarken”, Tiroj, Ocak-Şubat 2010, sayı 42, ss.29-31. http://www.yeniperspektif.com/ newsdetail.asp? NewsID=2498
 

YORUMLAYIN

Sayın okurumuz, yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye girişi yapmak için tıklayınız.

600 karakter kaldı

Henüz yorum eklenmemiş

GAZETE

ARAMA EKLENTİSİ

Banner