01 Aralık 2016, Perşembe

Anavatan ve diaspora konuşuyor

Adige dilinin ünlü yazarı Meşbaşe İshak geçtiğimiz günlerde Türkiye’deydi. İshak İstanbul’da, Düzce’de ve Bursa’da söyleşiler yaptı, panellere katıldı, kitaplarını imzaladı, Sultanbeyli Belediyesi ve İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile gelecekte Çerkes edebiyatı ve Türkiye arasında irtibatın geliştirilmesine katkı sağlayacak görüşmeler yaptı. Dolu dolu geçen bu etkinlikler Çerkeslerin anavatanları ve Türkiye’deki Çerkes diasporası arasında daha yoğun bir iletişim ve alışverişin oluşması için verimli bir gelecek vadediyordu. Etkinliklerin İstanbul’da olanlarının bir kısmına ben de katılma şansına sahip oldum.

İshak’ı başlangıçta, biraz da önyargılı bir biçimde oldukça “Sovyetik” bir figür olarak algılamıştım. Üstelik gerek Sovyetler Birliği ve gerek Rusya hakkında yeteri kadar mesafe almadığını düşündüğüm için, ben de zihnimde kendisine karşı mesafe almıştım ve anlattıklarıyla beni pek ikna edemeyeceğine de inanmıştım. Ancak İshak’ın sunduğu profil ve bütün anlattıkları eşliğinde yeniden değerlendirdiğimde, bu birkaç günlük tecrübenin, “eş durumundan” da yakından takip ettiğim Çerkes toplumunun “iki dünyası” arasında bağ kurmamı sağlayan bir tanıklığı da beraberinde getirdiğini fark ediyorum .

Sürgün-soykırım ve farklılaşan kimlikler

Öncelikle Çerkes toplumu ya da kimliğinin kendine has özellikleri olsa da, kendi anavatanlarından soykırım, sürgün ya da tehcir gibi nedenlerle kopmak zorunda kalmış bütün insan toplulukları ile ortak özellikler sunuyor. Bu özelliklerin başında gidilen yeni topraklarda, ilk elde, kabul edilme sorunu ortaya çıkıyor. Her an dönme ihtimali kısa sürede pratik olarak mümkün olmaktan çıkınca, “geri dönmek”, sadece kimliğin yaşaması için tutunacak bir umuda dönüşüyor. Bir yanda mitleri, hafızayı canlı tutan “geri dönüş” umudu ve hayali; diğer yandan yaşanılan topraklarda karşılaşılan “reel durum” ikircikli bir hal yaratıyor.

Hayal ya da umut romantik bir kimliği beslerken, öte yanda gereklilikler hayalin üstünü örtüyor, görünmez kılıyor. Genellikle bu durumda bütün sürgün toplulukları bir yandan cemaatlerine kapanıp, kimlikleriyle dışarıda görünmez olmaya çalışırken, bulundukları ülkenin vatandaşlığına asimile olma eğilimini güçlü bir şekilde besliyorlar.

Sürgün toplumunun izlediği güzergah kuşkusuz düz bir çizgide değişmeden gitmiyor. Her kuşakta farklı eğilimler tezahür edebiliyor. İlk kuşaklar için “hayatta kalmak” her şeyden önemliyken, yani yaşanılan “korkunç felaketin” yarattığı travma sonunda görünmez olmak ve gelecek kuşakları koruma dürtüsü daha başatken, ikinci ve daha sonraki kuşaklarda kimlik ön plana çıkabiliyor.

Buna bağlı olarak, yaşanılan ülkenin özellikleri de önemli bir değişken olarak rol oynuyor. Ülkenin ulusal kimliğinin inşasında başvurulan ideolojik kurgular ve iktidar teknolojileri sürgünlerin kendilerini daha az veya daha çok ifade etmelerine imkan sağlıyor. Eğer bu ülkede ulus-devlet ve ulusal kimlik inşası otoriter ve/veya totaliter bir zihniyetin ürünü olarak gerçekleşiyorsa, sadece hayata tutunmaya çalışan yeni gelenlerin kimlikleri de başından itibaren görünmez oluyor, yeraltına iniyor ya da küllenip unutuluyor. Bunun tersi bir durumda, yani kimliklerin göreli olarak kendilerini ifade edebilecekleri ortamlarda sürgün kimliğinin de bir “diaspora” olarak yaşama ihtimali yükseliyor.

Kimliğin kaybolması veya canlanmasında, kuşakların taşıdığı farklılığın ötesinde, bizzat “zamanın havası” da çok önemli bir rol oynayabiliyor. Klasik sanayi toplumunun ve onun siyasal formu olarak modern ulus-devletin tek tip eğitim ve sosyalleşme teknikleri yerine, küreselleşen dünyada, çoğullaşan, “post modernleşen” anlatılar da kimliklerin dünyanın dört bir köşesinde patlamasına sebep olurken, diaspora kimlikleri de neşv ü nemâ bulabiliyorlar.

Ancak diasporaya dair yaptığımız bütün bu yorumların yanısıra, sürgün-soykırıma maruz kalmış halkların anavatanlarında kalabilmiş bireylerin tecrübeleri de genellikle farklı bir güzergah izliyor. Her ne kadar parçalanmaya sebep olan “ilk olay”ın hafızası, “ortak kültür”, “kan ve akrabalık bağı” gibi referanslar olsa da, tarih anavatanda kalanlar ile yerlerinden sökülenler arasındaki pratik tecrübelerde, hikayelerde ve sosyalleşme süreçlerinde oldukça önemli denilebilecek farklılaşmalara tanıklık ediyor. Çünkü anavatanda kalanlar, her şeyden önce, soykırımı gerçekleştirmiş, insanları sürgüne yollamış hakim bir devlet ve toplumun “rehin”i konumunda olabiliyor. Özellikle işlediği “günah”ı reddeden devletlerin eğitim, tarih ve ulus inşaları bizzat “unutmak” ve başka bir resmi tarihi “yeniden yazmak” üzerine kurulu olduğu için, sağ kalanların seslerini çıkarmaları hiç kolay olmuyor.  

Çerkesler, Ermeniler ve başkaları

İşte Çerkeslerin maruz kaldıkları soykırım ve sürgünden sonra yaşamış oldukları karmaşık süreçleri de yukarıdaki genel tipolojiler eşliğinde okuyabiliriz. Bu okumayı ise benzer süreçler üzerinde çok daha uzun bir siyasal ve tarihsel bir konuşma birikimine sahip Ermenilerin anavatanları ve diasporaları arasındaki ilişkilere bakarak yapabiliriz.

Anavatanları Anadolu’dan 1915’te sürülmüş olan Ermenilerin kimlik serencamındaki ilk dikkat çekici özellik, birinci kuşakların gittikleri ülkelerde görünmez olma çabalarından sonra ileriki kuşaklarda güçlü kimlik hareketleriyle birlikte, görünürlüğü artan diasporanın (hatta diasporaların) varlığıdır. Bu diaspora(lar)daki yeni kuşaklar, ulus-devletlerin asimilasyonundan kurtuldukları ölçüde, radikal bir şekilde tarihlerini ve kimliklerini “seçilmiş bir travma” olarak “1915 soykırımı” üzerine kurmuşlardır. Diğer yanda anavatanlarında çok küçük bir azınlık olarak kalan Ermeniler ise Türkiye Cumhuriyeti’nin yoğun otoriter, asimilasyonist unutma politikaları altında yakın zamana kadar yüksek sesle konuşamamışlardır. Anavatanda konuşmak, ancak nispi demokratikleşme adımlarının atılmaya başlandığı, farklı toplumsal hareketlerin seslerini yükseltmeye başladığı zamanlarda, kısıtlı olarak mümkün olmuştur. Ve bu konuşma her zaman için risklerle dolu olmuştur. Hrant Dink’in katledilmesi ve adaletin neredeyse on senedir hâlâ gerçekleşmemiş olması bunun en bariz delilidir. Kaldı ki, Hrant Dink “konuşmaya” başladığı zaman, Türkiye’deki Ermeni topluluğu içinde önemli denilebilecek oranda insanlar bundan büyük endişe duymuşlar; “başlarına yeni felaketler geleceğine” dair ciddi tedirginlik yaşamışlardı. Hrant Dink öldürüldüğünde ise, bu kesime göre “korkulan olmuştu”. Türkiye Ermenilerinin yaşadığı ikircikli durum Hrant Dink’in cenazesinde ve daha sonra 24 Nisan anmalarında bariz bir biçim almıştı. Toplumun Ermeni olmayan nüfusu içinde, Ermeni karşıtı ırkçılığın varlığına rağmen, Ermenilerle empati ve dayanışmanın tezahürü olan bu hareketler, Hrant Dink’in ve yeni nesil tarihçilerin başlattıkları tartışmaların birikimine ek olarak, Ermenilerin hissettikleri ve sessiz bir şekilde aile içlerinde konuştukları “büyük felaket” (Medz Yağern), kamusal alana taşınmış; “soykırım” Türkiye’nin gündemine girmişti.

Başka bir deyişle, Türkiye’de kalmış Ermeniler ile diasporadaki Ermeniler arasında ses, kimlik ve konuşmanın içeriği konularındaki farklılaşmanın olması doğaldır. Ama bu farklılıklardan farklı bir aşamaya geçmek için çok çeşitli adımlar atılmıştır ve atılmaya devam etmektedir. Bu yazının sınırlarını çok aşacağı için ele almadığımız Ermenistan ülkesi de başta olmak üzere, farklı Ermenilikler birbirleriyle konuşmaktadırlar. 1995’te kurulan Agos gazetesi ve onun yayın yönetmeni olan, kişiliği ile başlı başına bir “diyalog” olan Hrant Dink, ölümünden sonra kurulmuş olan Hrant Dink Vakfı ve dünyanın bir çok yerinde kurulu olan Ermeni araştırma kuruluşları ve vakıfları arasındaki ilişkiler çok zengin ve çoğul karşılaşma imkanları üretmiştir.

Bu farklı konuşmaların varlığı anormal bir durum değildir. Çünkü topraklarından kopmuş, yersiz yurtsuzlaşmış insanların kendilerine bir yer aramaları, içinde oturacakları bir ev ya da hafıza yaratmaları ve bunu bizzat “1915 soykırımı” üzerine kurmaları, bizzat yaşadıkları sosyolojik, siyasal ve kültürel süreçlerin sonucudur. Ancak öte yandan geride kalanların, çok daha dikkatli, çok daha çekingen, hatta çok daha “politik” davranmaları da, onların yaşadıkları sosyolojik vb. süreçlerin sonucudur. Her iki durum aslında kimliğin karşılıklı üremesinin altyapısını oluşturan “gerçek” durumlardır. Birincisinde “Ermeni hafızası ve kimliği”nin adı konmuş, tarihe, siyasete açık not düşülmüş; ikincisinde ise “kimliğin yeri” yaşamaya devam etmiş, anavatan topraklarıyla bağlar sürmüş, kök salınan yerler, bütün kırılganlığına rağmen, milyonlardan 50 bine düşen nüfusuna rağmen, “Ermenilerin yaşamaya devam ettiği topraklar” olarak kalmıştır.

Çerkesler için de durum çok farklı değildir. 1864’te Kafkasya’daki topraklarından sürülen, “soykırım”a uğrayan Çerkesler başta Anadolu olmak üzere, Ortadoğu ve dünyanın başka bölgelerine yayılmışlardır. Günümüzde anavatandan uzakta, ama tahayyülde güçlü veya zayıf bir anavatan fikriyle yaşayan Çerkeslerin nüfus ve kültür olarak en güçlü şekilde var oldukları coğrafya Türkiye’dir. Çerkeslerin Anadolu’da yaşadıkları 152 yıllık serüven de kesinlikle tek bir çizgi üzerinde yürümemiştir. Bu 152 yıllık tarihin en önemli görünen özelliği Çerkes toplumunun büyük ölçüde dilini kaybetmiş olmasıdır. Bunda kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti devletinin uygulamış olduğu otoriter asimilasyon politikalarının etkisi vardır. Ancak öte yandan, anavatanlarından sürüldükten sonra, sadece hayata tutunmaya çalışan Çerkeslerin yerleştikleri yeni topraklarda “kabul görmek” isterken yaşadıkları psikoloji ve başvurdukları unutma politikaları anlaşılmak zorundadır.

Unutmamak gerekir ki, Osmanlı’dan Türkiye’ye doğru evrilirken, Çerkeslerin kendi içlerindeki farklılıklar dikkat çekicidir. Bir yanda Osmanlı’ya “sadık” Anzavur Ahmet ve diğer yanda yeni Ankara hükümetine “sadık” Çerkes Ethem çatışması bu farklılıkların en basit örneklerinden biridir. Çerkes Ethem de daha sonra “hain” ilan edilmiş ama Çerkesler esas olarak yeni vatanlarına sadık olup, hatta “Türklüğün” devlet içindeki koruyuculuğunu bile üstlenirken, kendi dillerini koruyamamışlardır.

Ancak Çerkeslerin ana damarının Türklük ile yaşadıkları özdeşleşme, bir yandan Türkiye’de Ermenilerin “soykırım” hakkında daha çok konuşmaya başlamalarına, Kürt hareketinin güçlenmesine; diğer yandan bütün dünyadaki kimlik hareketlerine bağlı olarak, önemli ölçüde yırtılmıştır. Artık Türkiye’de Çerkes sürgün ve soykırımından bahsedilir, 21 Mayıs’larda Rus konsolosluğunun önünde soykırımın tanınması için eylemler düzenlenir, asimilasyona karşı kimlik talebi çok daha fazla dile getirilir olmuştur.

Türkiye’de, diasporada Çerkesler en genel ifadesiyle böyle bir tarih yaşarken, öte yandan anavatandaki Çerkeslerin yaşadıkları sosyalizasyon süreçleri çok daha farklı olmuştur. Unutmamak gerekir ki, önce Sovyetler Birliği’nin totaliter uygulamaları altında, baskıya maruz kalmış bütün diğer halklar gibi, Çerkesler de, sosyalist devlet politikalarına bağlı olarak anadillerini koruyabilmişlerdir. Bugün Rusya Federasyonuna bağlı küçücük kalmış Adigey gibi cumhuriyetlerde küçük bir nüfusla yaşamaya devam eden Çerkeslerin devlet politikalarıyla yaşamış oldukları tecrübelerin ortaya çıkardığı ortalama Çerkes profili Türkiye’deki diasporik Çerkes kimliğinden farklı gelişmiştir.

Meşbaşe İshak vesilesiyle köprüler kurmak

İşte Meşbaşe İshak’ın bizzat kendisinin ve Türkiye’de yarattığı imajın bu çerçevede anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Ve gene bizzat onun söyleşilerinde dile getirdiği ve basına verdiği röportajlara da yansıyan görüşlerini ele alıp yazıyı toparlamakta fayda var...

Yeni Şafak’tan Harun Karaburç’a verdiği (27 Kasım 2016) röportajda şöyle diyor İshak:

“Ben çok küçükken daha 7-8 yaşlarındayken Çerkeslerin başına gelen o büyük felaketi, acıyı dinlemeye başladım. Dedemin ve ninemin konuk evinde toplanıp sohbetler ederlerdi. Ne olduğunu çok bilmez, anlamazdım ama merakla dinlerdim. Hatta konuşmalar bitip dağıldıklarında bana sıkı sıkıya tembih ederlerdi: Bu duyduklarını hemen unut. Bunlardan sakın ha başka bir yerde bahsetme!”

Hem Çerkeslere hem Ruslara bilinip, konuşulamayan bir trajediyi anlatıyor ve yeni kuşaklara aktarıyor...

“O zamanlarda uzun uzadıya bu konular konuşulmazdı. Gizlenirdi. Çarlık makamının köylere yaptığı baskınlar, yağmalar, evleri ateşe vermeleri, insanları çaresiz durumda kalmaları ve oradan da Türkiye'ye göç etmeleri anlatılırdı.”

Ya da şu örnek... Her şeyi anlatmıyor mu?

“Rus- Kafkas savaşlarına ilişkin 60 sene önce yazmaya başladım. Bu savaşları anlatan ilk şiirimde ‘Önümüze baksak ki sis pus duman/ Ardımızda dipçikler süngüler dayanmış sırtımıza’ gibi sözler içeren tasvirler yapıyorum. Yalnızca böyle yazıp bırakırsam yanlış anlamalara neden olabilir, zararı olabilir düşüncesiyle ‘ancak şimdi ne güzel yaşıyoruz’ anlamına gelen dizeler ekledim. Diğer şiirlerimde de bunu yapıyordum. Bize kimse ‘Rusya Federasyonu'nda yaşayan herkes Rus'tur’ demedi. ‘Hangi milletten olursan ol, dilini ve kültürünü koru’ dediler.”

Bu karmaşık görünen söylem demeti aslında çok önemli bir insanlık haline tekabül ediyor: İnsan olma hali ya burada ya orada; ya böyle ya da öyle olma hali değildir. İnsan olmak hem o hem bu; hem burada hem de orada olmak demektir. İnsanlar bulundukları ortamda yaşamak isterler; bu yaşama arzusu, ilkeleri ve ilkesizlikleri bünyesinde taşır. Hem sonuna kadar vicdan ve etik taşır, hem de çaresizlik... Hem bulunduğu yer ona acıları hatırlatır, hem de mutlulukları da o yerdedir.

Bütün diaspora kimliklerinde, ya da anavatanlarında azınlık kalmış halklarda bugün ortak bir sorun var. Gerek Ermenilerin, gerek Çerkeslerin, gerek anavatanda, gerekse diasporada dilleri hakim diller altında giderek radikal bir erozyona uğruyor. İnsanlar kendilerini ne kadar kimliklerinin kahraman savunucuları olarak sunsalar da, modernizmin, milliyetçiliğin ya da globalizmin ağır tahakkümü altında, Ermenice ya da Çerkesçe gibi diller yeni kuşaklarda “hiçbir işe yaramayacak bir dil” statüsüne doğru hızla evriliyor. Dolayısıyla yüzden fazla Adigece kitap yazmış olan bir yazarın, anadile yaptığı katkıları akılda tutup, “soykırım” demeyip, “sürgün”den bahsediyor olmasını, Çerkeslerin çektikleri acıları yazıyor olmasını ama Sovyetler Birliği ya da Rusya’yı bizim gibi eleştirmiyor olmasını gayet “sosyolojik” olarak kabul etmek; buna karşılık, beri yanda, “soykırım”a “soykırım” olduğu için dikkat çekmeye devam etmek gerekiyor.   

Sonuç olarak, diaspora kimlikleri ve anavatan kimlikleri birbirlerini tamamlayan kimliklerdir. Bu kimlikler kendi içlerinde bile yekpare değildir. Arkalarında farklılaşmış sosyolojik dinamikler ve siyasal-kültürel tecrübeler vardır. Bu kimlik tezahürlerinin aynı konuşmasını beklemek mümkün değildir.

Ezcümle, Meşbaşe İshak’ın Türkiye’ye gelmesi, çok renkli ve çeşitli aktivitelere katılması, çok farklı siyasal eğilimlerdeki gazetelere röportajlar vermesi, sivil ve resmi otoritelerle görüşmesi ve bütün bunları anavatandan bir Çerkes olarak ve Adigece yapması çok kıymetlidir. Kendi hesabıma, İshak’ın Türkiye ziyaretiyle, birbirlerinin kopyası insanlardan oluşan, (en doğru bile olsa) aynı dili konuşan homojen bir cemaat olarak var olmak yerine, ortak kimlik dünyasının farklı bileşenlerinin ve okuma biçimlerinin zihinsel dünyamıza ne kattığına bakmayı öğrendim diyebilirim.


 

 

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.

Yorum Yapın

Sayın okurumuz, yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye girişi yapmak için tıklayınız.

Kalan karakter (600)

Henüz yorum eklenmemiş

GAZETE

ARAMA EKLENTİSİ

Banner