Haziran 2014

Kimliğe yabancılaşma

Kimliğe yabancılaşma

91 yıllık Cumhuriyet tarihinde, son 12 yılı mevcut iktidar olmak üzere, algı yaratıcılar öylesine iyi çalışmışlar ki; bunca yaşanmışlığa karşın benzer mağduriyetleri yaşayan kimlikler bir şekilde birbirinden uzak durabilmekte/tutulabilmekte ve hatta tepkisel yaklaşımlar sergilenebilmekte, kimliğin ve kültürün taşıyıcı unsurlarından anadil ile bölücülük özdeştirilebilmekte, kimi çevreler de son 12 yılda yaratılan illüzyon ortamında iktidar gücüne yaslanma eğilimi göstermekte.

Asimilasyon, dezenformasyon, dış dinamiklerin olumsuz etkileri vb. nedenlerle, kimliklere özel kültürel özellikler, özellikle insani yanları ile yaşatılıp geliştirilmesi gereken özellikler, yitirilmekte ve yaşanılan ulus-devletin egemen politikalarının belirleyiciliğinde oluşturulan ezberlerle kimliğe yabancılaşma olanca hızıyla devam etmekte.

Anadolu’nun bütün kimlikleri için genelleyebileceğim bu yabancılaşmadan kimlik ve tarih bilincinin öne çıkarılması ve uyanışlarla sıyrılacağız elbet.

Çerkes muaf olmadı, tek başına muaf olamazdı zaten, o da yabancılaşıyor kimliğine. Kültürün yaşatılıp geliştirilmesi, yeniden üretilmesi ve geleceğe taşınması için uygun iklimden yoksun olmak belirleyici bir durum olsa gerek.

Öyle bir yabancılaşma ki bu, bir Çerkes kimliğini açıktan reddeden Türk milliyetçisi partiye üye olabilmekte, oy vermekte, daha vahimi kimlik için mücadele ettiğini söyleyen onlarca derneğin birleştiği federasyonun iki dönem önceki yönetim kurulu/yürütme kurulu, genel seçimlerde Çerkes adayların olduğu tüm partilere –içlerinde Türk milliyetçisi partinin de olduğu- destek sunabilmekte, bunu da “ince siyaset” diye güzellemekte..

“Bölücü” algısı beynine yerleştirilmiş Çerkes, anadil konusunda kararsız hatta reddeder davranabilmekte, evde konuşulan dili eğitimde de geçerli dil olarak kabul eden ve en az 5 kişilik grup oluştuğunda anadili öğretimi vermeyi belediyelere bir yükümlülük olarak şart koşan, 32 dile yönelik anadil öğretimini organize eden İsveç’in ve daha birçok demokrasisi gelişkin ülkenin neden bölünmediğini sorgulamamakta. İsrail’de Adıgece’nin eğitim sistemi içinde olduğunu ve kamusal alanda köy adı vb. kullanıldığını bilip bunun İsrail’i bölmediğini anlamamakta ya da anlayamamakta ya da anlatılamamakta. Sonuç, “bölücü” umacısını elinin tersiyle itip çöp tenekesine yollayamamakta.

Sokakta kimlik talebini haykırabilme nedenlerinden biri, belki de başat olanı Kürtlerin mücadelesi iken, resmi tarihin yerleştirdiği algılar sonucu Kürt : “Bölücü” ezberini bozmayan; yaşadığı kırımın benzerini yaşayan, hatta kendi yaşadıklarının bu kırıma ve tehcire örnek teşkil ettiği yazılıp-çizilen Ermeniler konusunda da resmi tarihin yarattığı algı sonucu ezberlerine devam eden Çerkes; kimlik sorununda çözümünün geciktirilmesine, patinaj yapmaya, kendi aleyhine olan mevcut statükonun sürmesine katkı koyuyor aslında. İşin garibi on yıllardır böyle yapılıyor ve sorunun çözümünde ancak bebek adımlar atılabilmiş durumda. Daha fazla ilerleyememenin nedenlerinden biri bu durum iken hala ezberleri sürdürmek, kuşaktan kuşağa taşımak, hiç sorgulamamak, sorgulayanları itham etmek ve yaftalar yapıştırmak, zavallı çaresizliğimizin/çözümsüzlüğümüzün sonuçlarından biri.

Bu sadece Çerkesin “kaderi” değil elbet. Bu durum on yıllardır “hain” Çerkes, “bölücü” Kürt, “xx” Roman, “xx” Ermeni, “xx” Laz algısı ile ötekileştirilmiş, kimliğine yabancılaştırılmış, pek çok şey yasaklanırken Türk olmalarının, birbirlerine parmak sallamalarının önü alabildiğine açılmış “diğer” kimliklerin de “kaderidir”. Ötekileştirilmekle yetinilmemiş üstelik birbirine tavır geliştirmesi için de uygun politikalar izlenmiş. Kendileri gibi olmamaları, birbirleriyle dayanışma içine girmemeleri çabasına, o kimliklerin içinden devşirilen güç sevdalıları da destek vermiş. Aynı “kaderi” paylaşanlar aynı mücadeleyi bir arada veremez hale getirilmiş. Onyıllarca izlenen olumsuz politikalarla açılmış araların kapatılması için adımlar atılması gerekirken, aksine ara açan ve daha baştan mesafe koyan, “biz de kimlik diyoruz ama biz onlara benzemeyiz, devletin sadık kullarıyız” mesajı veren güç sevdalıları, görevlerini yapmış oluyor; belki bilinçsizce, belki bilinçle, belki ezberlerle. Ama her şart altında ödüllendirilecekler safında oluyorlar, en azından biber gazı solumaları gerekmeyecek.

Güce yaslanma eğilimi hemen her dönem var. Hemen her halkın tarihinden örnekler verilebilir. Asıl derdi uygulanan egemen politikalara destek için kimlikleri gücün hizmetine sokmak olan bu eğilim, doğası gereği iki yüzlü davranır. İç dinamikleri yadsır, kimlik ölçeğinde dayanışmayı ve diyalog kurmayı engeller, bırakın yanyana durmayı olabiliyorsa dışlayıcı tavırları körükler. Kısaca güce yaslanma eğilimi, kişisel ve grupsal menfaat sağlayıcı sonuçlardan başka bir şey getirmez. Kimlik adına olan-biten yerinde saymaktır sadece. Gücün, iktidarın icazeti kadar adım atmak ise, geleceği ipotek altına sokmaktır aynı zamanda.

Bugüne kadar olanlardan ders çıkarmanın en basit uygulaması, kimlik adına alınmış/alınamamış mesafeye bakıp her ne yapıldı ise tersini yapmayı deneme iradesini gösterebilmekte belki de. Bunca yıldır “sağ” partilerin, merkezci, devletçi vb. partilerin kuyruğunda iki ileri bir geri hareketin, aslında hep yerinde saymak olduğu görülebilmeli.

1992-93 Abhazya-Gürcistan savaşında; Çerkes oylarının ezici çoğunluğunu alan Demirel’in Abhazya konusunda zaten yan çizerken bizimkileri hiç dikkate almayacağını, araç konvoyu ile Ankara’ya giden Çerkesleri, medya üzerinden kamuoyu algısını yönlendirmek için lütfen kabul ettiğini, önce basın olmadan bir toplantı geçiştirmecesi planladığını ama uyarı ve talep sonucu basını salona almak zorunda kaldığını, çok şey geveleyen ama hiçbir şey söylemeyen tutumu ile hiçbir şey vermediği görüşmeyi hatırlamalı. Soçi olimpiyatları dönemi, evrensel değer yargılarından dem vurup yuvarlak laflarla gönül alabilecekken hiç gerek duymayan ve yine hatırı sayılır Çerkes oyu alan günümüz iktidarının başbakanını da unutmamalı.

Sonuç olarak biz kimliğimiz adına mücadele ediyoruz diyoruz ama kimliğimiz için davranmıyoruz, kendimiz olamıyoruz. Egemen anlayışın, on yıllardır sürdürülen ulus-devlet politikalarının, resmi tarihin çerçevesinin gereğini yapıyoruz. Ülke çıkarı, ulus çıkarı, kamu barışı, genel ahlak denen şeyleri belirleyen egemen yapı, 91 yıldır bu ülkeye, insanlarına demokrasiyi, eşitliği, özgürlüğü reva görmedi. İtiraf edercesine de çözüm süreci, demokratikleşme paketi vb. “açılımlar” izleniyor. Sonuç ise hep aynı; kendi ve yandaşları için demokrasi, diğerlerinin ne haddine.

Ezberleri bozmalı, aynı gökyüzünün altında aynı “kaderi” paylaşanlar, zenginliklerden eşitçe yararlanmayanlar, eşitlikten nasibini alamamışlar, özgür olmayanlar bir arada, dayanışma içinde olmalı. İşte o zaman kendi ezberlerini bozarken egemen anlayışın ezberlerini de bozmuş olacağız. Bakın o zaman neler olacak, neler değişecek.

Ezberletilmiş çaresizliğimizi aşmak durumundayız. Sormak, sorgulamak, talep etmek, talebimiz için mücadele etmek, iki yüzlü politikaları deşifre etmek durumundayız.

Kimlik bilinci oluşup geliştikçe ve yükseldikçe, her kimlik kendisi için davrandıkça; emekçiler sınıf bilincini yükselttikçe ve kendi sınıfları için var olmayı yücelttikçe, demokrasi adına daha güzel şeyler olacak. Bize de gereken demokrasi daha fazla demokrasi.

 

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.

Yorum Yapın

Sayın okurumuz, yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye girişi yapmak için tıklayınız.

Kalan karakter (600)

Henüz yorum eklenmemiş

GAZETE

ARAMA EKLENTİSİ

Banner

KÖŞE YAZILARI