Image

Alaattin Bayram
Sözcüklerin dili
alaattin.bayram@jinepsgazetesi.com
Tüm Yazıları

97

Lisan-I Hâl ve Milletlerin İntiharı

“Hâl dili. Bir şeyin görünüşü ile bir mânâ ifade etmesi” der Osmanlıca sözlükler. Şu ömrünü tam olarak kestiremediğimiz ancak beş milyarlarla ifade edilen koca evrende lisanı olmayan hiçbir varlık söz konusu değildir. Her bir canlının, cansızın, eşyanın, maddenin, aklınıza ne geliyorsa her bir varlığın; bir ifadesi, bir duruşu, bir mesajı ve akıl sahipleri için lisanı vardır. Her şey insanla konuşur. Bize bir şeyler anlatırlar Lisan-ı Hal ile ve biz de kendimizce, nasibimiz kadarını anlarız, nasibimiz kadarını alırız. 
Her lisan sahibiyle men hal olur (bütünleşir), büyür, gelişir, serpilir ve her lisan “Lisan-ı Hal” alır. Bir tarafta farklılaşırken diğer yandan “kedileşir” ve ergenlik çağına erer, rüştünü ispatlamak ister. Yeşerdiği toprakları insanlardan önce yurt edinir ve damgasını basar. Yere, göğe, havaya, suya, kurda, kuşa, hayvana, insana, börtüğe, böceğe, ağaca, meyveye aklınıza ne gelirse adını koyar. Ses zevkini kelimelere işler, söze döker ve kendi lisanıyla kendi edebiyatını oluşturur. 
Günümüzde, binlerce, on binlerce yıldır süzülüp kelen sesler, kelimeler, diller vardır. Her biri ayrı bir zevk; her biri ayrı ses; her biri ayrı nefes; her biri ayrı dünya… Çünkü her biri ayrı lisan ve her biri sizinle ayrı bir güzellikte, ayrı bir sedâyla, ayrı bir “Lisan-ı hal” ile konuşur. Çünkü orada milletlerin aşkları, sevdaları, coşkuları, hülyaları, woredleri var. Çünkü orada milletlerin acıları, hüzünleri, gözyaşları, ğıbzeleri var. Çünkü orada milletlerin savaşları, barışları, sürgünleri, tarihleri var. Dahası orada, milletlerin yürekleri var, vicdanları var, düşünceleri var, ruhları var. Kısacası dilde milletlerin bizatihi kendileri var.
Bir milletin asla ve asla terk etmeyeceği, terk etmemesi gereken tek şey lisanıdır. Yani dilidir. Çünkü lisan hiçbir zaman hiçbir insanı, hiçbir milleti terk etmez. Hiçbir Lisan- Hal, sahip olduğu hiçbir varlığı terk etmez. Onlar nereye giderlerse lisanları da beraberlerinde gider. Ancak insanlar, milletler ve varlıklar kendi dilini terk eder ve ona ihanet eder.
Eşyalarınızı atabilirsiniz; sevdiklerinizi terk edebilirsiniz; yurtlarınızı kaybedebilirsiniz; ancak dilinizi terk ederseniz kendinizi terk etmişsiniz demektir. Bu durum ise milletlerin intiharı demek olur. Şu an, şu yazının bir Lisan-ı Hal ile yazılmıyor olması dahi bu ihanetten ve bu intihardan ari değildir.
Konfüçyüs, ‘’Bir milleti yok etmek istiyorsanız işe önce dil ile başlayın,” der. Konfüçyüs bilmem farkında mıdır? Bu ifadesiyle milletleri yok etmek isteyen imparatorlara, emperyallere ya da her türlü zorbalara adeta öğüt vermektedir. Konfüçyüs’ün muradının bu olmadığını da tahmin ediyorum. Ama ben şöyle demeyi yeğlerdim: Bir milletler hep var olmak istiyorsa asla dilini terk etmesin. Çünkü dil, milleti var eden tek ve güçlü bir kaledir. 
Milletler dillerini unutmakla sadece geçmişle olan bağlarını koparmış olmazlar, onlar için asıl tehlike kendi geleceklerini de yok etmiş olmalarıdır. Hiçbir milletin de ne kendilerini ne de başkalarını yok etme hakkına sahip değildirler.
14 Mart Adıge Dil günü. Bu gün dünyada yaşayan Adıge nüfusu on milyonun altında olduğunu sanıyorum. Evet Adıgelerin devletleri, bayrakları, ülkeleri var. Dilleri okutuluyor ve yazılıyor. Ancak Adıgeler diasporik bir halk. Hemen hemen yaşadıkları hiçbir ülkede çoğunluğu oluşturmuyorlar. Dolayısıyla Adıgecenin, konuşulan dillerin arasındaki işitirliği ger geçen gün zaafa uğramaktadır. Bu da ister istemez Adıgelerde gelecek endişesini tetiklemektedir. Örgütsüz, bilinçsiz ve imkansızlıklar içinde azınlıkta kalan dillerin bir başına varlıklarını sürdürmeleri imkansızdır. Yakışık olanı, medeni olanı, insanı ve adil olanı bu işe devletlerin Müşvik ellerinin değmesidir. Zira Adıgece başta olmak üzere dünyanın her köşesindeki az ve ya çok konuşulsun bu bütün diller için şarttır. 
Konfüçyüs’ün memleket işlerini düzeltmek için düşündüğü “dil” önerisi işimize yarar mı bilinmez ama biz yine de Bilge’nin düşüncelerini aşağıya almayı düşünüyoruz. 
Öğrencileri bir gün Konfüçyüs’e sorarlar: 
-Şayet elinizde memleketin işlerini düzeltmek için gerekli yetki olsaydı, işe nereden başlardınız?
O da:
 -Lisanın doğru kullanılmasına çalışırdım, cevabını verdi.
Öğrenciler bir hayli şaşkın tekrar sordular:
-Fakat bu küçük bir şey değil mi?
Filozof şu cevabı verdi:
“Eğer lisan doğru kullanılmazsa, ağızdan çıkan kelimeler ifade edilmek istenen şeyler olmaz. Söylenenler ifade edilmek istenen şeyler olmayınca da, yapılması gereken işler yapılamaz. Yapılması gereken işler yapılamayınca da ahlak ve sanat soysuzlaşır. Ahlak ve sanat soysuzlaşınca da adaletsizlik başlar ve halk da ne yapacağını bilemez hallere düşer.”
Bugün henüz ahlak ve sanatımızın başına bir şey gelmeden ve adaletsizlik başlamadan önce ne yapacağımızı bilmemiz gerekiyor: Adıgabzem tırıguşeet. Adıgabzem tırıtxet. Adıgabzem tırıpsewut. 
Rahmetli Çetin Öner’in çok sevdiğim “Anadil” şiiriyle hem sanatçımızı rahmetle anmak hem de 14 Mart Adıge Dil Gününüzü kutlamak istiyorum. Adıgabzem yimefeç’ mafe worexhu.
 
ANADİL
Bir daha dünyaya gelseydim eğer
Her şeye yeniden başlardım.
Dolaşırdım yeryüzünü adım adım
“Ölü Dilleri” arardım.
Dağlara taşlara saçılmış
Eski sözcükleri toparlardım.
Boynumda hamayıl gibi “ha”
Adım Simurg,
Soyadım Anka.
Gökyüzüne ağardım;
Kafdağının tepesine konar,
Küllerimden doğardım.
Kılavuzum olurdu
Sosruko Nart.
Yoldaşım, kanatlı bir At.
Altımda Karadeniz, Akdeniz,
Dicle, Fırat.
Atlantis,
Mu.
Arardım kökenimi, soyumu
Nereli
Ve
Kim olduğumu.
Terkimde Hatti, kucağımda Hitit,
Ne Yitik Zebur,
Ne Ahdi Atik,
Ne Ahdi Cedid,
Ne Turu Sina’da Musa,
Ne çarmıhta İsa.
Damgalar,
Çiviyazıları,
Kil Tabletler...
Ve,
Tabula Rasa !
Afrika’dan, Asya’dan geçerdim.
Soluklanırdım Mezopotamya’da.
Rastlardım Nuh’a, Ağrı Dağı’nda.
Asma Bahçelerinde Babil’ in
Kan kırmızı şarapları içerdim,
Kan izlerini bulurdum Kabil’in.
Mısır’a sürerdim atımı sonra,
Nil Nehrinde konuk olurdum Firavunlara:
Siris, Osiris, Ra!
Seslerin resmini çizerdim duvarlara.
Do, Si, La, Sol, Fa, Mi, Re.
Ve yeni anlamlar biçimlere,
Üçgen, kare, daire.
Mavi, Sarı, Kırmızı...
Binlerce yıllık damgamızı
Vururdum Tarih’in yüreğine.
Ah, bir tek yitik sözcüğü bulsaydım eğer,
Çözülürdü dilimdeki düğümler.
Şimdi ne yapsam
Ne etsem
Nafile!
Yabancılaştım artık kendime bile
“Anadili giysisiymiş insan”ın.
Susa susa ben dilimi yitirdim.
Başka dillerden sözcükler giydim.
Şimdi ben,
Kırk odalı bir handa,
Kırk yamalı bir yorgan.
Şimdi ben,
Arapça anlayan,
Latince yazıp, Türkçe konuşan bir Pagan:
Anadilini unutup,
Yadırgı dillere tapan.
Bağışla beni Baba,
Bağışla, Anayurdum!
Adıge gibi yaşamıyorum ama,
Artık, Adıgece düşünüyorum.
Anadilimi örtün üstüme,
Anadilimi örtün!
Çıplağım,
Üşüyorum.
 
Çetin Öner

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.

Yorum Yapın

Sayın okurumuz, yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye girişi yapmak için tıklayınız.

Kalan karakter (600)

Henüz yorum eklenmemiş

GAZETE

ARAMA EKLENTİSİ

Banner

KÖŞE YAZILARI