Image

Yağan Ümit
Araştırma
yaganumit@hotmail.com
Tüm Yazıları

23 Mayıs 2017, Salı

Mitolojinin Yaşamımızdaki Yeri ve Tarih

Bu yazımızda mitosların insanlık tarihindeki yeri üzerinde duracak, bu konudaki uzman görüşlerini aktarmaya çalışacak, mitoslarla arkeoloji, antropoloji, filoloji, teoloji, astroloji ve her türlü sanat ürünü arasındaki ilişkileri genel hatlarıyla özetlemeye çalışacağız. 
 
Mitos Yaratmayan Toplum Yoktur
Bu günkü bilgilerimizle kesin bir şekilde insan yaşamının yarım milyon yıldan fazla süren tarihöncesi geçmişine mantık ve akıldan çok “mitos” dediğimiz kurgusal akıldışı öğelerin egemen olduğunu söyleyebilecek durumdayız. Bilimsel saptamalara göre, tarihöncesindeki atalarımız yalnızca alet yapmamışlar, aynı zamanda doğadaki ve evrendeki olayların ve olguların nedenlerini sorgulamışlar, buldukları cevapları birbirleriyle paylaşarak mitos yaratmışlardır. Thomas Mann’ın bir çok psikolog tarafından destek gören görüşüne göre mitos yaşamın temelidir. Bilinçaltından çıkarılan izlerin yeniden üretilmesiyle yaşamın sürdürüldüğü inanç yapısıdır. Mann’ın görüşünü onaylayan mitologlar da, mitsel bir tasarım yaratmayan toplumların evrendeki varlıklarını sürdüremeyeceklerini belirtirler. Campbell’in deyimiyle, “Her toplum doğaüstü tasarımın kendine düşen mühür ve damgasını almış, onun kahramanlarıyla iletişim kurmuş ve halkının günlük yaşamında ve deneyimlerinde bunu kanıtlamıştır.” 
İnsanlık tarihinin her döneminde önemli olan mitoslar, toplumlara yaşam enerjisi vermiş, toplumsal yapıyı güçlendirip pekiştirmiş, toplumsal dayanışmayı ve birliği artırmış, bir toplumsal gruba diğer toplumsal gruplardan ayrı olduklarını duyumsatmış, topluma yeni bir ruh kazandırarak farklı kültürlerin temelini oluşturmuştur. 
 
Mitosları Araştırmak
Mitoslar, her toplumda yaşamsal önemde ortaya çıktığından, yalnızca mitologlar değil, teoloji, felsefe, psikoloji ve benzeri disiplinler de, mitosların gücünün kaynağını araştırmak, toplumların üzerindeki etkisinin nedenlerini sorgulamak durumunda kalmışlardır. Mitos dünyasındaki tanrıların ve kahramanların yaşamları, artık kutsal ve dokunulmaz değildir. Artık bu gizemli dünya da bilimin ilgi alanının içindedir. Bu dünyayı aydınlatmak, gizemlerini çözmek, bu dünyadaki evrimsel gelişim ve değişimin yasalarını açıklamak, bilimin hedefi haline gelmiştir. Bu konudaki araştırmalar henüz çok yeni olsa da umut vericidir. Mitosların incelenmesiyle uygarlığımızın kültürel kökenleri kadar; içtepilerimizin, bastırılmış korkularımızın ve umutlarımızın kökenlerinin aydınlanması umulmaktadır.
Mitosları dünya genelinde inceleyen bilim adamları “ölüm ve diriliş, yoktan yaratılış ve bakirenin doğurması” gibi çağımızdaki büyük dinlerin ele aldığı konuların, çok eski dönemlerden beri mitolojide ele alınarak dünya genelinde işlendiğini, başka deyişle insanlığın dinsel söyleminin ortak olduğunu saptadılar. Aynı şekilde gerek Kitabı Mukaddes, gerek eski Yunan mitolojisinin ana kaynağının mezopotamya olduğu da saptandı.
 
Arkeolojik ve Antropolojik Bulgular
Yukarıda belirtilen saptamalar arkeolojik ve antropolojik bulgulara dayanmaktadır. Elli yıl öncesinde uzmanların bile sahip olmadıkları arkeolojik ve antropolojik bilgiler artık elimizdedir. Kazı sonuçlarına göre çiftçilik ve hayvancılık MÖ 7500 yıllarında Mezopotamya ve çevresinde ( Filistin, Kuzey Suriye, Kuzey Irak, Zagros etekleri ve Anadolu), ortaya çıktı ve buradan yavaş ama sürekli (beş bin yıl kadar süren) bir halk göçüyle Avrupa ve Asya’ya yayıldı. (Frankfurt, s.52) 
Daha sonra yine aynı bölgede, Mezopotamya’da, MÖ 3500-2500 yıllarında ikinci bir devrim yaşanarak ilk kentler ve krallıklar kuruldu. Şimdiki uygarlığımızın temellerini oluşturan yazı, matematik, takvim, göklerin sistematik gözlemi, tapınak, ruhbanlık ve mimarlık gibi öğeler, bu dönemde Mezopotamya’da ortaya çıktı. Bu öğeler eskisine göre çok daha hızlı yayılarak birkaç bin yılda Atlantik ve Pasifik kıyılarına ulaştı. (Campbell-1992, s. 11)
 
Bulguların Sorgulanması
Yukarıdaki bulguların ne anlama geldiğinin eleştirel bir bakışla sorgulanması bilimin vazgeçilmez aslî görevidir. Ancak doğru bir sonuca ulaşabilmek için araştıracağımız soruların da doğru olması gerekir. Doğru cevaplara ancak bu durumda ulaşabiliriz. Yukarıdaki bulgulara ilişkin doğru sorulardan biri de neolitiği ve arkasından da kent devrimini gerçekleştiren halkların kim ya da kimler oldukları, nasıl bir dil konuştuklarıdır. 
Halkların konuştuğu diller filolojinin konusudur. 
Yakındoğu’da konuşulan en eski dilleri araştıran filologların önlerindeki en önemli engel yazının bulunmamasıydı. Arkeolojik ve antropolojik bulgular filologa fazla yardımcı olmuyordu. Ama bilim bu işin üstesinden de geldi. İğneyle değil tırnaklarıyla kuyu kazan filologlar, bölgedeki dağların, ırmakların, tanrıların, ilk kentlerin, bölgede yaşadıkları yazılı kayıtlarda görülen ilk halkların adlarını inceleyerek ilginç sonuçlara ulaştılar.
Ulaşılan sonuçlara göre bölgedeki en eski halklar; Sümer, Hatti, Hurri, Elam, Girit, Kar ve Pelasg halklarıydı. Bu dillerden hepsinin yazılı kayıtlarına ulaşılamamışsa da birbirleriyle akraba oldukları kesin şekilde saptandı. En eski dönemde bölgede bir kültürel birlik olduğu ve aynı kökenden türeyen dillerin konuşulduğu anlaşıldı. Aynı şekilde bölgede konuşulan dillerin Sami ya da Hint-Avrupa dillerine hiç benzemediği; ancak Kafkasya’da halen konuşulan dillere ve İspanya’da konuşulan Bask diline benzediği saptandı.
Peki, ama bu benzerlikler nasıl yorumlanmalıydı?
Benzerlikleri açıklamaya çalışan bilim adamlarından Marr, Yafes Dil Teorisi’ni ortaya attı. Gürcü asıllı Sovyet bilim adamı Marr’a göre yukarıda saydığımız diller ve Etrüsk dili, Bask ve Kafkas dilleriyle akrabaydı. Marr’ın bu teorisi çok tartışıldı, sonuçta kabul edilmez bulundu. Ama tartışma bitmedi, çünkü bu benzerliklerin de bir açıklanmasının olması gerekiyordu. Sonuçta Yafes Dil Teorisi’nin yanlışlıkları revize edilerek Basko-Kafkas Dil Teorisi ortaya atıldı. Bir grup bilim adamı tarafından savunulan bu dil teorisine göre yukarıdaki dillerle Bask ve Kafkas dilleri arasında akrabalık bulunmaktadır. Bu dili konuşan halklar Üst Paleolitik dönemden itibaren (zamanımızdan 20.000-25.000 yıl önce) Akdeniz çevresinde İspanya’dan Hindistan’a kadar olan bölgede yaşamışlardır. Bu halka “Akdeniz Halkı” denilmektedir. (Dolukhanov, s. 176)
 
Akdeniz Halkı ve Kültürel Yayılma
Bilinen, ancak çok çarpıtılan bir konu olduğu için önemle vurgulamak istiyorum. Neolitik Dönemde (Yeni Taş Çağı ya da Cilalı Taş Çağı) Yakındoğu’da yaşayan Akdeniz halkı tarım, hayvancılık ve kent devrimini gerçekleştiren halktır. Yazılı dönemdeki kayıtlardan adlarını bildiğimiz Sümer, Elam, Hatti, Hurri, Girit ve Etrüsk halkları Akdeniz halkına dahildir. Bu halkların torunları Yakındoğu’dan göç ederek yaklaşık beş bin yıl sonra batıda İngiltere, İrlanda ve İzlanda’ya; doğuda Çin’e ve güney Asya’ya ulaştılar. Süreç içerisinde buralardaki yerli halklarla bütünleşip kaynaştılar. Bu bütünleşme sırasında kültür çeşitlendi, “ölüm ve diriliş, yoktan yaratılış” gibi evrensel mitolojik konular yerel motiflerle farklılaşıp zenginleşse de özünü kaybetmedi. Diğer yandan, bütünleşmenin her zaman kültürel ilerlemeyle sonuçlanmadığını da belirtmemiz gerekmektedir. Bütünleşme, çoğu kez “kültürel ilerleme” anlamına gelse de, bazı yerlerde eski kültür muhafazakar bir şekilde korundu, bazı yerlerde de geriledi 
Beş-altı bin yıllık bu süreçte en büyük değişiklik dil alanında görüldü. Dil tamamen anlaşılmaz oldu. Hatta bazı yerlerde eski dil tamamen unutulup yerel dil benimsendi. Ancak bu durumda bile eski kahramanların, tanrıların ve klanların adları unutulmayıp yaşatıldı. Bunların ilk kaynakları geçmişin kaybolsa da mitos, efsane, masal ve gelenek olarak varlıkları hiç kaybolmadı. Temel motif hep yaşatıldı, “benzerlikler” geçmişin güçlü soluğu olarak hep korundu. Bunun bilincinde olan bilim adamları, gelişmiş mitolojik kültürlerle ilkel kültürler arasındaki benzerlikleri “tesadüfle” değil, yayılım teorisiyle (diğer adıyla kültürel alan teorisi) açıklamaya çalışmaktadırlar. (Campbell-2006, s. 156-224-231)
 
Avrupa Merkezci Irkçı Teorilerin İflası
Yukarıda özetlenen bilimsel gelişmeler sonucunda, 19. yüzyılda doruğa çıkan ve emperyalizmin ideolojik görüşleriyle büyük ölçüde çakışan, hatta emperyalizmin Asya ve Afrika’yı işgalini o bölgelere uygarlığı götürme gerekçesiyle haklı bir savaş gibi sunan, Avrupalıları “Ari- üstün bir ırk” olarak gören, insanlığın dillerini bile uhrevî kökenli soylu diller (çekimli diller), hayvansal kökenli soysuz diller (çekimsiz diller) olarak ayıran ırkçı-faşist teoriler büyük darbeler aldı. Özellikle Alman ve İngiliz yazarlar tarafından hararetle savunulan saf ırk teorileri artık eskisi gibi savunulamaz oldu ve zamanla çöktü. 
Ancak ırkçılığın eskisi gibi savunulamaması ya da çökmesi, bu görüşlerin tarih alanında şimdilerde de savunulmadığı ya da etkilerinin tamamen ortadan kaldırıldığı anlamına gelmiyor. Bu görüşler ne yazık ki daha dikkatli bir dil ve daha ince argümanlarla savunuluyor, eski görüşlerin etkileri de devam ediyor. Irkçılığa kararlı bir şekilde karşı çıkan çok sayıda bilim adamına rağmen Neolitik Devrimi ve arkasından da Kent Devrimi’ni gerçekleştiren Akdeniz halkının büyük tarihi pek çok bilim adamı tarafından görmezlikten geliniyor. Örneğin Olympos tanrılarının hepsi de Akdeniz halkı Pelasgların dilinden olan adları “Asyanik bir dil/Bilinmeyen bir dil” denilerek geçiştirilip unutturulmaya çalışılıyor. Troyalıların Hitit belgelerinde “Aşşuva” olarak adlandırılan halkla ilişkili oldukları belgelerle kesinleştiği halde hiç üzerinde durulmuyor. Yine Troyalıların (Aşşuvaların) günümüzde Kafkasya’da aynı adla varlıklarını sürdüren Abaza Aşuva halkıyla ilişkili olup olmadığı araştırmaya bile değer görülmüyor. Ortadoğu ve Anadolu’daki tarihsel mekanların adları gerektiği gibi araştırılmıyor. Bazen Ortadoğu’nun antik örenlerinden çıkarılan tabletler müzeye kaldırılıyor ve orada yıllarca unutuluyor, okunmuyor. Akdeniz halkını görmezlikten gelen genel tavra, Avrupalıların ırkçı görüşlerine karşı çıkan yazarlar da başka tür bir ırkçılığın pençesine düşebiliyor. Bu konudaki en iyi örnek Kara Atena’dır. Bu kitabın Yahudi asıllı yazarı Martin Bernal, “Ari Üstün Irk” teorisine haklı olarak karşı çıkmakta ve kitap boyunca ırkçığın acıklı macerasının tarihini sergilemektedir, ancak bunu yaparken, büyük Akdeniz halkını (Hatti, Hurri, Girit, Pelasg, Kar gibi) tamamen görmezlikten gelmekte, bu halklardan ve dillerinden tek bir sözcükle olsun söz etmemekte, başka deyişle gerçekleri değil başka ırkçı görüşü, Semitik bir anlayışı savunmaktadır. 
Yukarıdaki örnekler ırkçılığın halen çok güçlü olduğunu gösterse de dünya dönmekte, gün geçtikçe, yeni kazı alanları açılmakta, eski çağ hakkındaki bilgilerimiz her gün biraz daha artmaktadır. Gerçeklerin yerli yerine oturacağı günlerin çok uzak olmadığına olan inancımız tamdır.
Kaynakça
Henri Frankfurt, Uygarlığın Doğuşu, V yayınları, Ankara, 1989
Joseph Campbell, Batı Mitolojisi Tanrının Maskeleri, Ankara, 1992
Joseph Campbell, İlkel Mitoloji Tanrının Maskeleri, Ankara, 2006
Martin Bernal, Kara Atena, Kaynak Yayınları, Ankara, 1998
Pavel Dolukhanov, Eski Ortadoğu’da Çevre ve Etnik Yapı, Ankara

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.

Yorum Yapın

Sayın okurumuz, yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye girişi yapmak için tıklayınız.

Kalan karakter (600)

Henüz yorum eklenmemiş

GAZETE

ARAMA EKLENTİSİ

Banner