Image
058. Sayı (Aralık 2013)

Unutulan Geçmişin Peşinde TANIKLIKLAR

Hakkı Acı: Yaşlılar hiç bahsetmiyorlardı bu konulardan, yasaklı konulardı bir yerde… 1971–72 yıllarında, yaşlılardan sürgünü yaşamış olanların yaşadıklarını kaydetmek istemiştik. Neredeyse tamamı “Başka konu mu bulamadınız, bunları unutun” diye tepki gösterdi. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen çekiniyorlardı. Herkes unutmayı tercih etmişti bu sürgünü.

 

Hakkı Acı: Yaşlılar hiç bahsetmiyorlardı bu konulardan, yasaklı konulardı bir yerde…

1971–72 yıllarında, yaşlılardan sürgünü yaşamış olanların yaşadıklarını kaydetmek istemiştik. Neredeyse tamamı “Başka konu mu bulamadınız, bunları unutun” diye tepki gösterdi. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen çekiniyorlardı. Herkes unutmayı tercih etmişti bu sürgünü.

Eşimin anneannesi Üçpınarlı Mamkuyaph Makbule Nine, 1909 doğumlu, 14 yaşında gidiyor sürgüne. Eşi Bath Kazım, 18 yaşında gidiyor. Dedeyi konuşturmak istedim. Azarladı beni, “Anlatacak birşeyim yok” dedi ve ne zaman açsak kapattı konuyu. 1986 yılında vefat etti. Nine oldukça yaşlıydı, köyde kalır kışları bize gelirdi. Adıgece konuşurduk, hoşuna giderdi. Zamanla sürgünü anlatmaya başladı. Çekinerek anlatırdı, zamanla, içinde tutmanın acısıyla belki, daha rahat anlatmaya, detaylar vermeye başladı.

1923 yılında bölgede bir Çerkes düşmanlığı başlatılmış. Halk Çerkeslere karşı kışkırtılmış ve tahrikler başlamış. Bir imza kampanyası da yapılmış, “Eşkıya Çerkesleri istemiyoruz” diyerek. Köylerinden Gönen’ e alışveriş için giden Çerkeslere laf atıp hakaret etmişler.

Bir süre sonra yetkililer köye geliyor. “Sürgüne gideceksiniz hazırlanın”, tam olarak söylenen bu, başka bir detay yok. Jandarma köyü çeviriyor, giriş çıkışlar tutuluyor. Her eve devletin tahsis ettiği bir öküz arabası ayarlanıyor ve “Bu arabanın alabileceği eşyayı yanınıza alabileceksiniz. Bunun dışındaki eşyalarınızı, öküz ve atlarınızı, hepsini satacaksınız” deniyor. Köyde açık pazar kuruluyor. Değerlerinin dörtte biri hatta beşte biri fiyata satıyorlar. Bizim köy sığırları satmıyor, bunun sebebini bilemiyoruz.

Konvoy Jandarma nezaretinde yola çıkıyor. Nereye gittikleri, neden gittikleri söylenmiyor. Gönen’den ilk yola çıkan köy Üçpınar köyü.

Konvoy Gönen’in içine girmeden Edincik’ e varıyor. 55 hane 250 kişi. Çoluk çocuk, ihtiyar, yaşlı, genç, hasta hiç bir ayrım yapılmıyor. Edincik girişinde bir meydanda konvoy duruyor. Jandarma; ihtiyar, kadın, kız, çocuk, genç delikanlılar olarak ayırıp oturtuyor. Herkes çok tedirgin oluyor. Kurşuna dizileceklerini düşünmüşler. Bu gergin ortamda iki yaşlı Çerkes kadını “Ne yaptık biz size, nereye götüreceksiniz, öldürecek misiniz, öldürün de bitsin bu çile” diye serzenişte bulunmuşlar. Jandarma ite kaka oturtmuş bu iki yaşlı kadını. Özellikle erkeklerden en ufak bir ses çıksa bayıltıncaya kadar dipçikle dövüyorlarmış.

Edincik tarafından bir adam geliyor ve jandarma ile konuşuyor. Gittikten sonra birbirlerine karışmalarına müsaade ediyorlar. Biraz rahatlıyor ve “herhalde öldürmekten vazgeçtiler” diye düşünüyorlar.

Daha sonra öğreniyorlar, jandarma ile görüşen adam Edincik’te subaymış. Bir eşkıya çatışmasında bizim köyün yakınlarında vurulmuş. Köylü subayın tedavisini yapmış, misafir etmiş. Sabaha kadar uyutmamak için düğün yapmışlar. Uyursa ölme ihtimaline karşın. Ertesi sabah Gönen’e götürmüşler. Bu iyiliğin karşılığı olarak subay bu şekilde yardımcı olmuş.

Bir gün Edincik’te konakladıktan sonra Bandırma’ya yola çıkıyorlar, askeri kışlanın yanındaki meydanda konaklıyorlar. Bir akşam kalıyorlar, meydanda ve açıkta. Ertesi gün tren garına gidiyorlar. Garın oradaki meydanlık “Mahşer yeri gibiydi, hala o çığlık sesleri kulağımda çınlıyor” derdi nine. Hayvanlarla beraber hayvan vagonlarına bindirilip Afyon’a götürülüyorlar. Açıkta bir meydanda kalıyorlar. 3 ay kalmışlar Afyon’da. Daha sonra bir emir geliyor; “Hayvanları daha ileri götüremezsiniz, acilen satın”. Yok pahasına satıyorlar. Trenle Konya’ya götürülüyorlar. “Diğer Çerkes köylerinin de arkadan getirildiğini duyuyorduk ama kimlerin geldiğini bilmiyorduk” diyordu Makbule Nine.

Konya’da boş bir alanda konaklıyorlar. “Bir yağmur yağıyordu, öyle yağmur hayatımda görmedim” diyordu nine. Açıkta oldukları için ıslanmayan tarafları kalmamış, eşyaları da ıslanmış.

Konya’dan Ulukışla’ya, oradan da Niğde’ye gidiyorlar. Boş bir meydanda bir ay kaldıktan sonra Bor ilçesine gidiyorlar. Şehirlere hiç giremiyorlar, hiç kimseyle görüşemiyorlar. Bizimkiler gitmeden önce gidecekleri yerlere haberleri gidiyormuş. “Çerkesler şöyle canavar, böyle eşkıya” gibi. İnsanlar toplama kamplarında izlerlermiş bizimkileri. Her namaz vakti birisi yüksek bir yere çıkıp ezan okuyor, saf tutup namaz kılıyorlarmış. Şehir halkı bir süre sonra zararsız insanlar olduklarına kanaat getirmiş. Jandarmanın müsaade ettiği kadar ilişki kurmaya da başlamışlar.

İki aile, Şevcenler ve Mamhuler Bor’da kalmışlar. Nedenini bilmiyoruz. Diğer aileler; Çetavlar, Hatkolar, Hunetler, Açmujler, Natholar, Yekuaşler hepsi Malatya’ya gidiyorlar. Köylere dağıtıyorlar. Bir yıl Malatya’da kalmışlar. Boş, eski binalara yerleştiriyorlar. Üstlerini örtecek bir çadıra bile razı durumdalar. Yolculuk sırasında her gün çok az tayın veriyorlarmış. Yerleştikten sonra bu yardım kesilmiş. Köylüler yeme-içmede yardım etmiş olmalı.

Bir yıl sonra hem Bor hem de Malatya’dakilere bilgi geliyor; “af çıktı, dönebilirsiniz”. Nasıl dönecekler? Thamateler karar veriyor. Toplu halde dönmek imkansız, yol parasını temin ettiklerini parça parça gönderiyorlar Gönen’e. Bir ay içinde dönmeye başlıyorlar. İlk gelenler köye gidemiyor, çünkü devlet Bulgaristan göçmenlerini yerleştirmiş. Yaklaşık bir ay sonra gelenler çoğalınca bir araya gelip köye gidiyorlar. Pomaklar zorluk çıkarmadan ayrılıyor köyden. Binalar harap olmuş, birçok ev dam olarak kullanılmış. Herşeyi sıfırdan kurmaya çalışıyorlar. Ne hayvanları ne paraları var ilk geldiklerinde. Hatkolar Malatya’dan köye 6 ayda yürüyerek geliyorlar. Natholar’dan bir yaşlı kadın “ayakkabım eskimesin, köyümde giyerim diye elimde taşıdım yalınayak geldim” diye anlatırmış.

Sağ kalan herkes dönmüş bizim köyden. 250 kişiden 45’i yollarda yada kaldıkları yerlerde ölmüş. Ölenler yollarda gömülmüş.

***

Gürol Demir: Babam, Kayseri’de sürgündeyken dayısının oturduğu evi buldu…

Ethem Bey Kurtuluş Savaşı için görev verildiğinde Salihli Cephesi’nde Manyas ve Gönen civarından müfrezeler oluşturmuştu. Önemli müfrezelerden biri de “Manyaslı Şevket Bey” müfrezesi idi. Yunanlılara yapılan ilk baskında ilk Yunan esirini alan bu müfreze idi.

Ethem Bey 20 Nisan 1920 tarihinde Anzavur kuvvetlerinden kaçanları takiben Manyas’a geliyor. Manyas’ta Anzavur kuvvetlerinden 600 kişi Ethem kuvvetlerine katılıyor. Ethem’in süvari müfrezesi 5000 kişiyi geçiyor. Süvari müfrezesinin başına Manyas Mürüvvetler köyünden (Çizemuğ Hable) Takığ Şevket Bey’i komutan tayin ediyor.

‘Hiçbir başarı cezasız kalmaz’ derler. Ethem’ in Kuvay-ı Seyyare’yi dağıtmasından sonra o alayda ön planda olan komutanların kimi şehit olmuş, kimi asılmış, kimi 150’liklere dahil edilmiş, kimi kaçmış, kimi tehcir edilmiş ve tehcire o savaşçıların aileleri de dahil edilmiştir.

Ethem Bey Kuvay-ı Seyyareyi dağıtıp Yunan işgal bölgesine geçmeye karar verdiğinde Gördes’ten dağ geçitlerini kullanarak Eski Manyas köyüne gelir. Şevket Bey onun en iyi komutanlarından ve en güvendiği arkadaşlarındandı… Ethem Bey, kardeşi Tevfik Bey, Şevket Bey ve birkaç arkadaşı ile trenle İzmir’e gelir. Anlaşma gereği hasta olan Ethem Hollanda Hastanesine tedaviye alınır.

Şevket Bey rivayete göre Ethem ile Atina’ya gidiyor. Dönüşü Dikili sahillerinden, diğer bir rivayete göre İzmir’den oluyor. Hain damgasını yedikten sonra köyündeki aile efradı taciz edilince Şevket Bey gerekenlerin cezalarını veriyor. Bir rivayete göre askere ateş etmeyip bir çukurda intihar ediyor. Diğer rivayete göre birlik komutanı çavuş onu vuruyor.

Şevket Bey Müfrezesinde Manyas ve Gönenli çok olduğu için infial yaratıyor. Halk ve silah arkadaşları çok etkileniyor. Devlet herhangi bir ayaklanma olmaması için tehcir kararı alıyor. İlk önce Şevket Bey’in köyü olan Mürvetler köyü tehcir ediliyor. Bilahare diğer 14 köy tehcir ediliyor.

Büyüklerimden duyduğuma göre Dümbe köyü sakinleri –tabii sadece Çerkes olanlar– at ve öküz arabaları ile, gençler de at sırtında süvari olarak koruma ve kollayıcı görevini üstlenerek yola çıkıyorlar. Üzüntülerini belli etmemek için bölgelerinden ayrılana kadar armonika çalıyor, şarkı söylüyor, dans ediyorlar.

Bizim ailenin bulunduğu kafile Kayseri – Aziziye’ de (Pınarbaşı) kalıyor. Tarihte Kafkasya kitabının yazan General İsmail Berkok’un etkisiyle.

1978 yılında Kayseri’de çalışırken babam ziyaretime geldi. Dedem ailesini, eşi, iki kızı ve iki oğlunu yanına alıp Aziziye’den Kayseri’ye geliyor. Kiçi Kapı mahallesinde bir caminin minberini oyma ağaçtan dedem yapmış, onu gösterdi babam. Oturdukları ev de aynı mahallede imiş ama bulamadı. Dayısının oturduğu evi gösterdi. O evde bizim muhasebe müdürümüz oturuyordu. Babam en küçük kardeş o zaman, 10–11 yaşlarında.

Annemin dedesi Malatya’ ya kadar gitmiş ve orada vefat etmiş. Eşimin teyzesi yolda doğmuş. Arkadaşım Veli Çetin’in eşinin anneannesi küçücük bebekmiş. Bebeğin annesi, köye dönüşte evlerine yerleştirilmiş olan Pomak aile ile yapılan tartışmada öldürülmüş. Arada nasıl fırsat bulduysa bebeğini ekmek fırınının içine saklamış ve bebek öyle kurtulmuş.

Dönüş öncesi amcam Mahmut Demir 18 yaşlarında bir delikanlı. Atla geliyor, evi işgal edenleri çıkarıyor, tarlalarımızı ekenler tekrar ekmesin diye uzun süre tarlalarda yatıyor ve ekim zamanı tarafımızdan ekilmesini sağlıyor.

***

Hasan Tekin: Hayvan vagonlarına insanları balık istifi yerleştirmişler…

Dereköy bir Ubıh köyü. Kurucuları Pşakha sülalesinden Hasan ve Hüseyin. Sürgünde yaşananları babam üzerinden anlatacağım.

Yıl 1923. Babamlar 4 kardeş. İki ablası bir ağabeyi var. Günün birinde köye jandarma geliyor ve bir tebligatta bulunuyor: “Köyünüz şu tarihte gidecek. Her eve bir öküz arabası tahsis edilecek, o arabaya sığacak eşyalarınızı alacaksınız ve burayı terk edeceksiniz”.

Babam 10 yaşlarında, annesi Pşakha, babası Zek’o olan bir çocuk. Ablalarından biri Biga’da evli, köyde yaşamıyor, sürgünden muaf oluyor. Büyük ablası köyde, eşi İlyas, Manyas Değirmenboğaz köyünden. Milli mücadele yıllarında köyün muhtarı. Aksakal civarında Kurtuluş Savaşına katılan birliklerden birine köyden ekmek, çarık, hayvan koşumu ne bulduysa bir at arabasına doldurup teslim ediyor. Birliğin komutanı ona ileride gerekebilir diye bir belge veriyor. O belge sürgünden muaf tutuyor eniştem ve halamı.

Babam, annesi, abisi (18 yaşında) ve sadece Adıgece konuşabilen anneannesi sürgüne gönderiliyor. Nereye gideceklerini, neden gittiklerini, neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlar.

Komşu köylerde ahbabı, eşi, dostu olanlar hayvanlarını teslim ediyorlar. ‘Dönersek gelir alırım, gelemezsem senin olsun’ gibi. Ya da ‘tarlamı sen kullan’ gibi. Götüremedikleri eşyaları yok pahasına satıyorlar. Bir kısım insan da hiç para vermeden jandarma kontrolünde yağmalıyor.

Bandırma yolu Sarıköy’ ün ortasından geçiyor. Sarıköy’e yaklaştıklarında herkesin yol kenarında kendilerini izlediğini görüyorlar. Thamateler konvoyu durdurup emir vermişler; “Herkes en güzel kıyafetlerini giysin, gençler de düğün yapmaya başlasın”. Sarıköy’ü içleri kan ağlasa da aciz gözükmemek için düğün yaparak geçmişler.

Bandırma’ya varmaları tam 3 gün sürüyor. Atlı jandarma eşliğinde, tutuklu ya da esir götürür gibi götürülüyorlar.

Bandırma kırı denen yerde, her köye bir yer gösteriliyor. Açıkta konaklıyorlar. 10–15 gün diğer köylerin kamp yerine varmasını bekliyorlar. Hepsini hayvan vagonlarına balık istifi yerleştirip yola çıkarıyorlar. Tren belli yerlerde duruyor, babam kadınların çarşaflardan bir halka oluşturup ortasında sırayla tuvalet ihtiyaçlarını giderdiklerinden hüzünle bahsederdi. Ser-sefil bir halde Konya’ ya ulaşıyorlar, yine bir açık kamp oluşturuluyor. Kafkasya’dan sürgünde Konya’ya yerleşmiş olan Çerkesler duyuyor. Pşakha sülalesinden birisi geliyor. Babamın ananesiyle Kafkasya’dan tanışıyorlar. Sürgün ikiye ayırmış sülaleyi, hasret gideriyorlar. “Devlet mercileri ile görüşeceğiz, sizi yanımıza alacağız” diyorlarsa da bu gerçekleşemiyor.

Konya’dan sonra amcam trenden atlıyor ve kaçıp görüştükleri akrabaları bulup onların yanında bir kaç ay kaçak olarak kalıyor. Ardından da bir şekilde Gönen’e, köye dönüyor, bir süre kaçak yaşıyor.

Konya’dan sonra babamın bildiği ikinci durak Nevşehir ve ardından da Kayseri. Kayseri’de hepsi dağıtılıyor. Bizimkiler de bir göz odaya yerleşiyor. Bu arada kış bastırıyor, üşüyorlar. Babamın gizli götürdüğü bir baltası varmış. Yerleştiği yerin karşısındaki kayısı bahçesinden bir dal kesmek istiyor. Balta sesini duyan ev sahibi bağırdıkça babam kaçıyor, sonra tekrar girip kesmeye devam ediyor, bir kaç denemeden sonra yakalanıyor. Başlıyor ağlamaya. Adam neden yaptığını sorunca anlatıyor hikayesini. Adam eve götürüyor, Ermeniymiş, 3 kızı varmış. Babamı yedirip içirmiş, ısıtmış, hatta kızının şalvarlarından giydirmiş. Babam iyice kendisine geldikten sonra kızlarıyla bizimkilerin evlerine odun göndermiş. “Sen Çerkessin, atlardan anlarsın, seyisim olup atlarıma bakar mısın?” teklifinde bulununca babam kabul etmiş. Her gün atlara bakıyor, tımarlıyor, gezdiriyor..; yevmiye olarak sanırım 1,5 kuruş alıyor.

Her gün iş çıkışı babam fırına gidiyor, yeni çıkacak ekmekleri bekliyormuş. Eve gidene kadar sıcak ekmeklerle vücudunu ısıtmak için. Öylesi bir yokluk yaşadıkları.

Oturdukları evin önünden fötr şapkalı bir adam geçermiş. Tahminin bir devlet memuru. Ermeni adam bu memur ile konuşuyor. Adam babama tercümanlık yapmasını ve annesiyle konuşturmasını istiyor. ‘Neden buraya geldiklerini, devlete isyan edip-etmediklerini’ vb. soruyor. Babaannem isyanı kabul etmiyor, babamı göstererek “Bu çocuk babasını hiç bilmez, çünkü Çanakkale’de kaldı” diyor. Ayrıca aileden savaşlarda şehit olanları anlatıyor. Adam “Gönen’e sorulsa sizin temiz bir geçmişiniz olduğuna dair cevap gelir mi?” diye soruyor. Babaannem olumlu yanıt veriyor.

Aylar sonra aynı adam tekrar geliyor. Gönen Askerlik Şubesine bir yazı ile durumu bildirmiş, geri dönüş için başvuruyor yani. Yanıtta bizimkilerin ailesinden 11 kişinin savaşlarda şehit olduğuyla ilgili bir bilgi de varmış. Gönen’e dönüş izni çıkıyor böylece ama paraları yok. Aynı adam bu konuda da yardımcı oluyor. Belediyeden belediyeye ulaştırılmaları için resmi bir evrak veriyor. Bu evrak ile, yolları üzerindeki belediyelerde doyuruluyor, kalmaları sağlanıyor, diğer belediyeye kadar ulaştırılıyorlar. Yolculuklar bazen yürüyerek bazen at veya öküz arabasıyla oluyor. Belediyelerde farklı muamele görüyorlar. Bazı yerlerde çok insani davranıyorlar, bazı yerlerde de çok kötü.

Kayseri’ den Gönen’ e yolculukları yaklaşık iki buçuk ay sürüyor. Kısa bir süresi Nevşehir’de geri kalanı Kayseri’de olmak üzere sürgünlükleri yaklaşık iki buçuk sene sürmüş bizim ailenin. Dereköy’e ilk dönen bizimkiler. Bir süre sonra sürgün kararı toptan kaldırılıyor. Köyden bir veya iki kişi sürgünde ölmüş.

Döndüklerinde ayrı bir sıkıntı yaşıyorlar. Evlerine Pomaklar yerleştirilmiş. Zamanla kendi evlerini alabiliyorlar. Hayatı sıfırdan yeniden kurmak zorunda kalıyorlar. Köyde özgür bir ortam da yok. Örneğin muhtarı kendileri seçemiyor, kaymakam köy dışından birisini atıyor. Adıgece konuşmak yasak. Pşıne çalmaya kalksalar hemen jandarma gelip pşineyi kırıp “Rusya mı burası, bunu çalmayacaksınız artık” diye müdahale ediyormuş. Yaklaşık 1935’lere kadar sürmüş bu baskı.

Sürgünden sonra her Çerkes köyüne muhacirler yerleştirilerek bilinçli olarak karıştırılıyor.

YORUMLAYIN

Sayın okurumuz, yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye girişi yapmak için tıklayınız.

600 karakter kaldı

Henüz yorum eklenmemiş

GAZETE

ARAMA EKLENTİSİ

Banner

KÖŞE YAZILARI