Demokrasi İçin Kritik Günler

0
9

Bir kere daha “koşulların olgunlaşması” mı bekleniyor?
Önce Şemdinli’de hiçbir örgütün üstlenmediği peş peşe bombalar patladı, savcı görevden alındı. Kamuoyuna uzun zamandır ilk kez bir asker-iktidar gerginliği bu kadar açık ve net yansıdı. Faturası “savcının görevden alınması” olan gerilim tam hız kesmişti ki, Cumhuriyet Gazetesi’ne üç bombalı saldırı yapıldı. Ve hemen ardından da Danıştay 2. Dairesi üyelerine saldırı haberi geldi. Bu arada  TMY (Terörle Mücadele Yasası) tasarısıyla birlikte, Şemdinli de gündemden düşen konular arasında yerini aldı. Artık gündemin neredeyse değişmez maddesi, saldırıdan çok önce başlayan, iktidar, cumhurbaşkanı, yargı ve asker arasındaki laik-anti laik gerilimiydi. 
Saldırı hakkındaki ilk bilgilere göre, Danıştay 2. Dairesi’nin “türban” kararına kızdığı için bu eylemi gerçekleştiren bir avukattı ve tek başına gerçekleştirmişti. Saldırı sonrası üye hakimlerden Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybederken, 2. Daire Başkanı Mustafa Birden ile üye hakimler Ayla Gönenç, Ayfer Özdemir ve tetkik hakimi Ahmet Çobanoğlu yaralandı. Danıştay Başkan Vekili Tansel Çölaşan’ın, olayın ardından “katil, tekbir getirerek bağırıyordu” gibi açıklamalarıyla katkı yaptığı “dinci saldırgan” portresi, -her ne kadar yaralı üyeler sonradan saldırganın hiç konuşmadan ateş ettiğini söylese de- laik kamuoyu için oldukça ikna edici oldu. Bu arada anımsatmak gerekir ki, Tansel Çölaşan, gazeteci Emin Çölaşan’ın eşi olması sıfatıyla medya için daha “özel” bir isimdir. 
Saldırıyı gerçekleştiren avukat ise soruşturmanın gizliliğine rağmen medyaya sızan bilgilere göre, olayı tek başına üstleniyor, örgütle bağını reddediyor ve gerekçesini “türban” kararı olarak açıklıyordu. Aslında bu ifade oldukça bildikti. Ağca’dan, Özal suikastını gerçekleştiren Kartal Demirağ’a hepsinin ifadeleri hep aynı oldu. Hatta Susurluk olayında bile, onca gürültü koptu ama ortaya çıka çıka üç beş kişiden oluşan bir çete çıktı, bizzat devleti temsil eden isimlere rağmen “münferit bir çete” olarak da kaldı. Örneğin, Mehmet Ağar, tam yargılanacakken “Ben mahkemeye çıkar konuşurum. Ama bir tuğlayı çekersen duvar yıkılır” deyiverdi ve yargılanamadan bugünün genel başkanı, belki yarının da başbakan adayı olarak siyaset sahnesinde “gururla” yerini aldı.      
Görünen o ki, saldırıyı gerçekleştiren avukat Alparslan Arslan’ın bağlantıları da yine aynı isimlere ya da bir başka deyişle “aynı merkezler”e uzanıyor. Soruşturma ve yargı sürecinin örneklerini çok gördüğümüz diğerlerinden farklı olmayacağını söylemek herhalde falcılık olmaz. Ama en az bunun kadar önemlisi, bu eylemlerin birbiri ardına gelmesi bir tesadüf mü yoksa aralarında anlamlı bir ilişki var mı?  
Siyaset bilimcilerin, akademisyenlerin hatta politikacıların yaygın kanaati, bir tesadüf olmadığı yolunda. Çünkü, bunun hem dış hem de iç nedenleri var. Örneğin; Irak saldırısında ABD’ye tam destek, İran’a yönelik olası bir saldırıya da onay vermeyen Türkiye; Suriye, Filistin ve de İran’la ilişkisini hiçbir dönemde olmadığı kadar sıcak tutarken, ABD’nin beklediği “güvenilir müttefik rolü”nü zedeledi. Bu zedelenme, Türkiye’yi bu tür olaylar için uygun zemin haline getirdi. İçerde ise, Türkiye’nin “kırmızı çizgiler”ini ihlal etti. Cumhurbaşkanlığı makamını “ele geçirmeye” kalktı ve “hâlâ ısrarla” erken seçime gitmeyeceğini söylüyor.  
Bu tabloya yönelik pek çok yorum var. Ama bir tanesi dikkate alınmaya değer. Çünkü CHP’nin solda ittifak yerine, sağda ittifaka yönelmesini de açıklıyor. Gerek Türk-Kürt, gerekse laik-anti laik gerilimiyle, patlayan bombalarla, saldırılan Danıştay’la ve diğer yol ve yöntemlerle provoke edilen milliyetçiliğin seçimlerde belirleyici olmasını sağlayarak, Türkçü, milliyetçi, biraz dinci bir çıkarma yapmak. Yetmezse içine bir fiske de sosyal demokrat katmak. Böylece hem içte hem dışta yeni dengeler oluşturmak.  
Bu durumda sorulması gerekenlerden biri, sonuncusu Danıştay olmak üzere artarda gelen olaylar bunun için zemini “olgunlaştırdı”mı? İkincisi de; söz konusu olaylar, örneğin cenaze töreninde yaşananlar “proje”lerin herhangi biri için, koşulları olgunlaştırmaya yetmedi ve tepki beklenen düzeye erişmediyse ne olur? Bir üçüncü soru da barış, eşitlik ve özgürlükten, yani demokrasiden yana olanlara düşüyor. Bu soruların yanıtları henüz belirsiz de olsa, yaşanan gerilimlerin demokratik düzen içinde haklarını almak için mücadeleye başlamanın arifesinde olan Çerkes Diasporası için de hoş bir zemin yaratmadığı çok açık.

Sayı : 2006 06

Yayınlanma Tarihi: 2006-06-01 00:00:00