Türkiye’nin renklerinden biri: Balkan Göçmenleri

0
10

 

 Bitmeyen Göç,

 "Muhacir" derlerdi bize. "Muhacir misin?", Göçmen misiniz?" soruları, pek çoğu komşumuz ya da tanıdık olan insanlardan farklı yanlarımız olduğunu düşündürdü sonraları. Büyüyüp orta okul sıralarında öğretmenlerimizden de benzer sözleri duyunca neden bize "muhacir" dendiğini sorduk büyüklerimize. Onlar da dedelerimizin, babalarımızın Yunanistan’dan geldiklerini, şu anda yaşadığımız topraklara sonradan yerleştirildiğimizi anlattılar. Büyüklerimiz fazla bir şey anlatamamışlardı. Çünkü kendileri de bilmiyorlardı yaşananları.

Yunanistan ve Türkiye’de yükselen milliyetçi dalganın yaratabileceği olumsuzlukların önüne geçmek adına, Türkiye ve Yunanistan Hükümetleri’nin anlaşması ile, 1923 yılının Aralık ayında başlayıp 1924 yılında tamamlanan göçlerle iki milyona yakın insan yer değiştirdi. Mübadele; toplumsal, ekonomik ve siyasal yanları olan bir olay. Ama en önemlisi bireylerin hayatında yarattığı etkiler. Parçalanan aileler, yitirilen eşler, çocuklar, kardeşler, geride bırakılan evler, bahçeler, iyi komşular…Aleko’lar, Ahmet’ler, Nina’lar, Hatice’ler doğup büyüdükleri topraklardan başka yerlere göç ediyorlar. Yüzlerce yıldır yaşadıkları, kaç kuşağın doğup büyüdüğü topraklarından bir gece içinde ayrılmak zorunda kalıyorlar.
İsteyip istemedikleri sorulmadan. Gemilere bindirilip memleketin hiç bilmedikleri, görmedikleri topraklarına taşınmışlardı. Açlık, sıtma ve yabancıya karşı hoşgörüsüzlüğün bunaltıcı baskısı ile karşılaşmışlardı. Peki ama onların memleketi neresi şimdi? Selanik mi, Amasya mı, Yanya mı, Elaziz mi?..Yaşanabilir tek gezegenin çocuklarıyız. Ancak sığamadık koca dünyaya. Ne ülkeleri paylaşabildik, ne de şehirleri..Dostluk ve kardeşlik duygularıyla yaşamak yerine, düşmanlık, kin ve nefreti egemen kılmaya çalışanların istedikleri oldu çoğunlukla.
Göç, sürgün, tehcir ya da mübadele…İnsanlığın en eski yarasıdır yerinden yurdundan edilmek. Farklı olanların, azınlık olanların yazgısı olmuştur sürülmek. Sürgünün toplumun ve bireyin yaşamlarında bıraktığı izler, yüz yıllardır durmadan kanayan, bir türlü iyileşmeyen derin yaraların izi gibidir. Onu konuşunca, anımsayınca sızlamaya devam eder. Unutursak, yokmuş gibi davranırsak iyileştiğini düşünürüz. Ama o sızlamaya devam eder.
İnsanlık binlerce yıldır farklı dinlere, farklı siyasal sistemlere, farklı inançlara sahip oldu. Ancak bunların hiç biri savaşları, yağmaları, sürgünleri önleyemedi. Birileri başka birilerini yerinden yurdundan etmeyi bugün de sürdürüyor.
İnsanlığın tanık olduğu en yürek paralayıcı ve isyan ettirici sürgünlerden biri de Çerkesler’in yaşadığı trajedidir. 142 yıl önce Çarlık Rusyası Kafkasya’nın bu onurlu ve dirençli halklarına topraklarını bırakıp göç etmek ya da yok olmak seçeneklerinden başka bir şey sunmamıştı. Yok olmaktansa sürgüne razı olup çok sevdikleri yurtlarını terk ettiler. Derme çatma teknelerle başlayan bu zorlu yolculukta Karadeniz’in azgın dalgalarını aşamadı bir çoğu. Onları gömecek bir avuç toprak bile yoktu. Deniz canlılarına yem oldu sürgün mağdurları. Sırf bu nedenle, deniz kıyısında yaşadıkları halde uzunca bir süre balık yemedi Çerkesler. Bu tam da onlara yakışan bir davranıştı…
Aradan bunca yıl geçti. Ancak Çerkesler’in trajedisi sona ermedi. Hala bağımsızlık için savaşıyorlar; hala katlediliyorlar. Yurtlarından uzaklarda, kamplarda yaşamak zorunda kalıyorlar. Kendi trajedilerini tüm dünyaya duyururken aynı zamanda sürgünlerin, katliamların ve soykırımların durması için aralıksız mücadele ediyorlar.
Bizler, mübadele çocukları olarak, vatansız kalmanın ne demek olduğunu en iyi bilen Çerkesler’i hep anlayabilenlerden olacağız.
Ali Ezger ÖZYÜREK
Haziran/2006

Sayı : 2006 08

Yayınlanma Tarihi: 2006-08-01 00:00:00