Jineps’in 2007 Şubat Sayısı’nda yayınlanan saptırmalarla dolu bir makaleye yanıttır.

0
8

Cevdet Hapi’den “Vıbıh ve Abhazlara İlişkin Birkaç Düzeltme” Safsatası
Hayri ERSOY
Irkçılık gerçekten de tehlikeli bir hastalık; tedavisi olmayan ve insanı yaşamı boyunca kapkara bir yürekle yaşamak zorunda bırakan bir illet. Maalesef bu hastalığa yalnızca ezen ulus milliyetçileri yakalanmıyor; ezilen, yok sayılan, her türlü haksızlığa uğrayan küçük halkların hatta etnisitelerin aydınları da yakasını bu illetten kurtarmayabiliyor.
Irkçı olmak için sanıldığı gibi yalnızca sağcı ve gerici olmak da gerekmiyor. Yaşamı boyunca solcu söylemlerde bulunan, dünyanın bilmem neresindeki sınıf mücadeleleri ya da ulusal bağımsızlık savaşları söz konusu olduğunda heyecanlı nutuklar atan entelektüeller de ırkçılığın pençesine kolayca düşebiliyor.
Elimizde bir örnek var ki, otuz küsur yıldır bu söylediklerimizin canlı kanıtı olma özelliğini ısrarla sürdürüyor. Onu tanıyorsunuz; o, her ortamda kendini sosyalist olarak lanse eden ama bizce tipik bir “nasyonal sosyalist” olan biri; o Cevdet Hapi.
Otuz küsur yıldır Abhazlar’a ve Kabardeyler’e içten içe kin duyan ve en ufak fırsatta, tarihi gerçekleri gönlünce saptırarak saldırıya geçen, Rus resmi ideologları gibi çalışarak “bilgi kirliliği”ne yol açan Cevdet Hapi’nin, Jineps Gazetesi’nde yayınlanan son yazısında, bu kininin çerçevesini iyice genişlettiğini görüyoruz. Hapi, bu çalışmasında saldırılarını Abhaz ve Kabardeyler’le sınırlı tutmayıp Ubıhlar’ı ve Şapsığ olmayan diğer Adige kabilelerini de kapsayacak boyutlara taşıyor.
Gazetenin koskoca iki sayfasını kapsayacak şekilde yayınlanan yazısında, saptırdığı ve kendi deyimi ile “bilgi kirliliği”ne neden olduğu bazı noktalara değineceğim.
Diyor ki; “…Ayrıca, 1864 öncesinde Çerkesya sınırları içinde yer alan, ama şimdi Abhazya’da Psov ve Bzıp ırmakları arasında bulunan Gagra yöresine ve daha da ötelerine, 1864 öncesinin siyasi durumu ve Bağımsız Çerkesya gerçeği bir yana bırakılarak ve yeni değiştirmeler yapılarak, yani tarihsel ve siyasal anlamda Çerkesya’nın güney kesiminde bulunan bu yerlere “Kuzey Abhazya” denildiğini de görebiliyoruz.”
Evet, üstat aynen böyle diyor. Ben de diyorum ki;
Sevgili Hapi, öncelikle yönleri bir düzeltelim isterseniz. Gagra, Abhazya’nın kuzeyinde değil batısındadır. Bu bölgeye (Soçi Nehri’ne kadar) Kuzey Abhazya değil, Batı Abhazya denilmektedir.
Ayrıca defalarca yazdım yine burada da yazıyorum. Çerkesya 19. yüzyılda ya da herhangi bir tarih diliminde bir devlet adı değildi; Çerkesya, bağımsız etnik grupların yaşadığı bir coğrafyanın adıydı. Bu etnik coğrafyada başta Adige kabileleri olmak üzere, Ubıhlar ve Batı Abhazya kabileleri birbirinden bağımsız bir şekilde varlıklarını sürdürmekteydiler. Ayrı diller konuşsalar da, bölgede yaşayan Adige-Ubıh-Abhaz kabilelerinin kültürel bütünlüğü vardı. Bu bütünlük Ruslar ve Avrupalılar tarafından fark edildiği içindir ki, bölgeyi Çerkesya, yaşayanlarını da Çerkes olarak adlandırmışlardı. Ve yine, ne 19. yüzyılda ne de tarihin başka bir zaman diliminde bu kabilelerden biri ya da birkaçı kendini Çerkes olarak tanımlamamıştır. Çerkes onlara dışarıdan verilen bir addır ve içeriği de giydikleri “Çerkeska”nın içeriğinden farklı değildir.
Çerkesya’da yaşayan Abhaz kabilelerinin kendilerini Adige olarak nitelendirmeleri de söz konusu değildir. Nitekim, Bızıp nehrinin batısında yaşayan Cigetler (Abhazlar’ın adlandırışı ile Asadz) ve Kafkas-Rus Savaşları’nın son cephesi olan Kbaada’nın sakinleri Ahçıpsılar da Abhaz’dır. Günümüzde, Türkiye diasporasında, ağırlıklı olarak Sakarya ve Düzce vilayetlerinde Adigelerle birlikte – ama Sn. Hapi’nin iddiasının tam aksine- Abhaz olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Abhaz gruplarının arasında da Abhazcayı benimsemiş çok sayıda Ubıh yaşamaktadır.
Uzun sözün kısası; Çerkesya, Adige-Abhaz-Ubıh topluluklarının özgür kabileler halinde yaşadıkları bir etnik-kültürel coğrafyadır. Bu bölgede bir merkezi otorite, bir devlet yoktur. Başta İngilizler olmak üzere Avrupalılar, Çerkeslerin (Adige-Ubıh-Abhaz) Ruslara karşı daha iyi direnebilmesi için devletleşmesine gayret göstermişler, hatta bu devletleşmenin sembolü olarak bayrak bile yapmışlardır. Nitekim günümüzde kullanılan Adige Cumhuriyeti bayrağının 19. yüzyılın ortalarında İngiliz David Urguhart tarafından yapıldığı da, sanırım herkes gibi Cevdet Hapi tarafından da bilinir.
Avrupalılar’ın tüm bu çabalarına karşın, şartlar Çerkes bağımsız kabilelerini bir araya getirmeye yetmemiş, merkezi bir otorite oluşturulamamış yani devletleşilememiştir.
Çerkesya’yı bu şekilde tanımladıktan sonra gelelim Abhazya’ya; Abhazya, Çerkesya’nın aksine bir etnik-coğrafi terim olarak değil, 8. yüzyıldan beri bir merkezi otoritenin yani devletin adı olarak kullanılmaktadır. Bu devlet, 8. yüzyıl ile 10. yüzyıl arasında günümüz Abhazyası ve Batı Gürcistanı’nı (Lazistan) yönetirken, 10.yüzyıl ile 13. yüzyıl arasında tüm Gürcistan’ı, Ermenistan’ın bir bölümünü ve Türkiye’nin Doğu Anadolu bölgesini kapsayacak şekilde genişlemiştir. Batıda ise sınırlarını Kuban nehrine dayandırmıştır. Sn. Hapi’nin bu konuda şüpheleri varsa, sıradan bir Ortaçağ haritasına önüne koyup Kafkasya’ya bakmasını öneririm. 13. yüzyıldaki Moğol istilasından sonra gücünü kaybeden Abhaz Krallığı küçülerek 19. yüzyılın yetmişli yıllarına kadar varlığını sürdürmüştür. Öylesine küçülmüştür ki kendi etnik coğrafyasına bile hakim olamayacak duruma gelmiştir. Nitekim sizin de söylediğiniz gibi Bzıp nehrinin batısındaki Abhaz kabilelerine söz geçiremez olmuştur. Bu kabileler, Abhazya yöneticileri Çaçbalar’ın egemenliğini kabul etmeyip, kabile düzeyindeki bağımsızlıklarını inatla korumuşlardır.
Bu çerçevede Kabardeyler’e bakarsak; Kabardey Halkı, Kafkas Halkları arasında Ruslarla en erken tanışan ve Rusların Kafkasya’ya girmemesi için en önce savaşan Adige halkıdır. 15. yüzyıldan itibaren Ruslarla çatışmaya başlayan Kabardeyler, bazen Kırım Tatarlarıyla birlikte, bazen de yalnız başlarına Ruslarla savaşmışlardır. Önce Nogayların, ardından Kırım Hanları’nın Ruslara karşı zaafiyete uğramaları sonucunda Ruslarla anlaşmak zorunda kalmışlardır. Bu savaşlar yüz binlerce Kabardey ve Rus’un hayatına mal olmuştur. Sonuçta geniş ovalardan oluşan ve savunulmaya pek de elverişli olmayan Kabardey bölgesinde Rus hakimiyeti kaçınılmaz olmuştur. 
Nüfusları 18. yüzyılda 400 binlerden 30 binlere düşen Kabardeylerin Ruslarla savaşmadan teslim olduğunu söylemek bu halka haksızlık olduğu gibi, tarihi bir yanılgıdır da. Ayrıca, daha kuzeyde olan ve acımasız ilk Rus saldırılarını göğüslemek zorunda kalan Kabardeylerin 19. yüzyılda Rus egemenliği altında olması, bölgelerinin diğer Adige bölgelerinden farklı olarak tanımlanmasına ve haritalarda Çerkezistan sınırları dışında kalmasına neden olmuştur.
Bu tespitlerden sonra, biraz da Cevdet Hapi’nin, kin ve haset kokan yorumlarına bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Ona göre, halkını koruma adına bazen Osmanlılarla bazen de Ruslarla anlaşmak zorunda kalan Abhazya yöneticileri “işbirlikçi” ama aynı amaçlarla İngilizlerle ilişkide olan ve sık sık Osmanlı’ya heyetler gönderip himaye ve yardım isteyen Şapsığlar kahraman. Bu ne çifte standart; bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu Sn. Hapi?
Yine aslında Cevdet Hapi’nin çok iyi bildiği ama bilerek çarpıttığı bir gerçek de, Rus ordusunda yer alan Abhaz savaşçıların kullanıldığı cephelerle ilgilidir. Abhaz savaşçılar asla Adigelerle savaşılan bölgelerde kullanılmamış, ancak yine Çerkezistan coğrafyasında yer alan Ciget ve Ahçıpsı gibi bağımsız Abhaz kabilelerinin bölgelerini işgalde görevlendirilmiştir. Yani Abhazlar, Abhaz bölgelerini ele geçirmekte kullanılmıştır. Nitekim Kafkas Rus Savaşı’nın son cephesi olan Kbaada’nın Rusların eline geçmesinde de Abhaz prenslerinin rolü büyüktür. Savaşı bir an önce bitirmeye kararlı azgın Rus ordusunun Ahçıpsılılar’ı toptan katledeceğinden korkan Abhaz prensi, onları teslim olmaya ikna etmiş ve halkını kaçınılmaz bir soykırımdan kurtarmıştır. Bu olay da Cevdet Hapi’nin sık sık başvurduğu hatta temel kaynak olarak kullandığı Rus kayıtlarında vardır (Bakınız, Sayın Hapi’nin kaynak olarak kullandığı Semen Esadze’nin kitabının Kbaada’nın fethi bölümü).
Peki Sayın Hapi, Abhaz savaşçıların Adigeler’e karşı kullanıldığı iddiasını neden ortaya atmış olabilir? Belki de son yıllarda iyice gelişen ve pekişen Abhaz-Adige dayanışması onu rahatsız etmiş olabilir mi acaba? Kim bilir?
Sayın Hapi’nin Ubıhlar’la ilgili iddiaları da ilginçtir. Ona göre Ubıhlar zaten çok daha önceleri Şapsığlığı seçmiştir ve Kafkasya’da kalsalardı bu geçiş süreci tamamlanacaktır. Ayrıca yine Hapi’ye göre Ubıhlar, Ruslarla, “birkaç kişinin öldüğü küçük bir çatışma dışında” hiç savaşmamışlardır; zoru görünce hemen teslim olup Ruslarla anlaşmışlardır. Savaşanlar yalnızca Şapsığlardır ama aslan payı Ubıhlar’a gitmiştir…
Bu iddialara da gülmekten başka elden ne gelir bilmiyorum. Evet, Ubıhlar, Abhaz ve Adige halkları arasında kaldığı için ve dilleri de dilbilimsel açıdan bu iki dilin arasında bir yerde olduğu için, dil asimilasyonu süreci yaşanmış, halkın bir kısmı Adigeceyi bir kısmı Abhazcayı benimsemiştir. Sayın Hapi yazısında, Abhazcayı benimseyen Ubıhlardan özellikle söz etmeyerek Ubıhların Şapsığlaşmasının doğallığını belgelemeye çalışmaktadır. Zaten Ubıhların dilini benimsedikleri Abhazlar da Çerkesya’da yaşayan ve Hapi’ye göre Şapsığ olan (olmak zorunda olan) kabileler olduğundan pek bir şey de fark etmemektedir.
Ubıhların Ruslarla savaşmadığını ve birkaç kişi dışında şehit vermediklerini iddia etmek ise Hapi’nin fantezisi olsa gerek. Çünkü dönemi anlatan birçok Avrupalı hatta Rus yazar-tarihçi Ubıhların direnişini destanlaştırırken, Sayın Hapi’ye göre ne büyük yanılgılar içindedirler. Oysaki, Ubıhlar zoru görünce nasıl da yelkenleri suya indirivermiş ve hemen teslim oluvermişlerdir.
Sayın Hapi fantezilerine kaynak bulmakta da zorlanmaz. İzlemeye devam edelim: “1877’de Osmanlı-Rus Savaşı kapsamında Abhazya kıyılarına Türk çıkartmaları yapıldı. Sayıları 3 bin civarında verilen bir Abhaz, propagandalara ve Türklerce getirilmiş olan 30 bin “Snyder” tüfeğinin cazibesi gibi nedenlerle Türklerle işbirliği yaptı, Sohum’da yağmalama olaylarına karıştı ve Ruslarla çarpıştı. Sonunda, Rusların Türkleri ve işbirlikçilerini Sohum merkezine sıkıştırması üzerine, Sohum’u boşaltan Türk birlikleriyle birlikte, burada birikmiş olan sivil Abhazları da (32 bin kadar) Türkiye’ye götürdüler…” diyor sayın üstat Cevdet Hapi’nin yararlandığı kaynak. Böylesi taraflı bir kaynağı kullanmak ancak Abhazya’yı işgal eden Rus subaylarına yakışırdı. Ama şaşkınlıkla belirtmeliyim ki yüreği Abhaz düşmanlığı ile iyice kararan Cevdet Hapi’ye de yakışıyor. Ona göre, Abhazlar yağmacı ve çapulcu olduğu gibi, bir tüfeğe tav olup isyan edebilecek kadar şerefsiz, – ülkesini işgal edenlerle savaşmak sosyalist yazarımıza göre isyan oluyor- kendi şehirlerini yağmalayabilecek kadar zavallı insanlardır.
Sayın Hapi de sonuçta bir insandır. Büyük bir iştahla Abhazlar’a, Kabardeyler’e, Ubıhlar’a ve Şapsığ olmayan tüm diğer gruplara dersini verirken kantarın topuzunu biraz fazla kaçırdığını fark eder ve toparlamaya karar verir. Olası tepkileri yumuşatmak için olsa gerek, Abhazlar’a bir Ağabey şefkati ile akıl vermeye başlar:
“Abhaz halkı, kökleri tarih öncelerine dayanan, Adigelerle ve diğer Kuzey Kafkas Halklarıyla paylaşılan büyük bir kültürü temsil eden bir halktır. Nitekim Hıristiyan Abhazlar 1877 ayaklanmalarına katılmamış, aksine Rusları destekleyip, Osmanlılarla ve asi Abhazlarla çarpışmış ve böylece tarihten silinmeyi önlemişlerdir. Bugün de asıl mücadeleyi bu Hıristiyan Abhazlar omuzlamışlardır….”
Demagoji, demagoji, demagoji. Cevdet Hapi işte bu.
Yazısının burasında bile demagojiyi bırakmıyor üstadımız. “Önemli bölümü Hıristiyan olan” Abhazlardan 32 bin Müslüman, bir anda Sohum’da (hem de savaş bölgesinde) bir araya geliyor ve işgal kuvvetleri tarafından Türkiye’ye götürülüyor. Pes doğrusu!..
 
Şimdi Cevdet Hapi’ye sormak gerekir; savaşı Osmanlılar ve onlarla birlikte hareket eden Abhazlar kazansaydı yine aynı şeyleri mi yazacaktınız? Aynı kaynakları kullanıp bunun adını yine isyan olarak mı verecektiniz?
Cevdet Hapi’nin yanlışlar ve saptırmalarla dolu yazısına tam bir yanıt verebilmek için sayfalarca yazmak gerekir. Bir deli kuyuya taş atmış on akıllı çıkaramamış derler. Kuyuya atılan taşlarla uğraşırsak kuyudan su çekmeye zaman bulamayız. Kuyular taş çıkarmak için değil su çekmek içindir.
Sonuç olarak: Son günlerde gözle görülür bir şekilde, genelde Kafkas Halklarında, özelde de Adige-Ubıh-Abhaz gruplarında bir derlenip toparlanma ve birlikte hareket etme iradesi oluşmaya başladı. Sanırım bu Sayın Hapi’yi oldukça rahatsız etmiş. İlginçtir ki bu toparlanma aynen onun gibi, Rus resmi ideolojisini de rahatsız ediyor.
Gün, kinleri bırakma ve birlikte hareket etme günüdür. Cevdet Hapi yüreğini kırklayıp, Kabardey ve Abhaz kardeşlerini de sevmeye çalışmalıdır. Kıyıboyu Şapsığya’nın yaşaması da, Adige Cumhuriyeti’nin dimdik ayakta kalabilmesi de birlik ve beraberlikten geçer.
Sayın Hapi, sevgi çok yüce bir duygudur, sevmeyi beceremiyor olabilirsiniz ama lütfen birbirini seven ve sayan, birlikte hareket etmekten güç bulan Kafkas halklarına zarar vermekten vazgeçin.
Sevgi ve Saygılar
Spot 1: Çerkesya, Adige-Abhaz-Ubıh topluluklarının özgür kabileler halinde yaşadıkları bir etnik-kültürel coğrafyadır.
Spot 2: Nüfusları 18. yüzyılda 400 binlerden 30 binlere düşen Kabardeylerin Ruslarla savaşmadan teslim olduğunu söylemek bu halka haksızlık olduğu gibi, tarihi bir yanılgıdır da.

Sayı : 2007 03

Yayınlanma Tarihi: 2007-03-01 00:00:00