“Tuccar Terzi”den “Tuccar Doktor”a…

0
369
Aslında bu yazım dün bitmişti. Ancak, 16 Şubat tarihli Radikal gazetesini okuyunca bir şeyler ekleme gereğini hissettim. Gazete haklı ve duyarlı olarak kocaman bir başlık atmıştı:
 “16 bin 649 bina yıkıldı, 17 bin 510 kişi öldü, 20 bin 200 dava açıldı, sadece 40 kişi suçlu bulundu, kalan davalar da bu akşam zamanaşımından düşüyor.”
İçeride yine “ırkçılık, milliyetçilik, yurtseverlik ” bağlamında makaleler ve bir haber daha:
 “Ulusalcılar ‘Türkiyem Topluluğu’nda buluştu”. Haberde, topluluğun başkanı olan sendikacı, ”Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin niteliklerine, Türk’ün; vatanına, diline, kimliğine, ve dinine karşı iç ve dış şer odaklarınca başlatılan hain saldırılara mani olmak için 600’ün üzerinde sivil toplum örgütünün bir araya gelerek ‘Türkiyem Topluluğu’nu oluşturduklarını” muştuluyordu.
Son model lüks ofislerinde, son model lüks otomobilleriyle göz kamaştıran sendika ağalarından birisinin başkanlığında, ülkemizi kurtarmaya sonunda karar verenlerin arasında, yazdığı bir romanla satış rekorları kıran ve “Türk olmanın gurur ve şuurunu” yeni nesillere enjekte eden yazarımız da vardı.
60’larda, yani benim çocukluğumda “tüccar terzi” tabelaları vardı. Kendi de terzi olan ama tüccar olamayan ağabeyime sormuş ve ilk cevabı ondan almıştım: “Sermayesi olan terzi, dikeceği elbisenin kumaşını da dükkanında satar ve daha çok kazanır.”
Tüccar terziler konfeksiyon sanayimizin çok zayıf olduğu dönemlere ait bir meslek idi. O zamanlar bugün olduğu gibi, yüzlerce farklı marka ve binlerce ürün içinden size tıpatıp uyan bir ceket, pantolon ya da takım elbise alamazdınız. Alabilseniz bile üstünüzde yabancı yabancı durur ve sırıtır, sanki ”ben bu adam için dikilmedim ki” derdi.
Parası ve zevki olanlar tüccar terzilerde kumaş seçerler ve zaman zaman provaya giderek kendilerine uygun takım elbiseye sahip olurlardı. Sonra da kasım kasım kasılarak “Tüccar Terzi Burhan Karaman’a özel yaptırdım” derlerdi.
Burhan Karaman ablamın eşi, Kayseri eşrafından namuslu, iyiliksever temiz bir tüccar terzi idi. O kadar temiz ve iyi niyetli bir insandı ki, tüccarlığı bir türlü becerip, şimdinin deyimiyle “köşeyi dönme” yi başaramadı. İnsanlara insanca davrandıkça, elindekileri de kaybetti.
Onun başardığı şey “insan olmak” idi. Yakın zamanlara kadar ısrarla tabelasını Kayseri’deki çarşı içinde korudu: “Tüccar Terzi Burhan Karaman”.
O zamanlar biz kimin hangi ırka mensup olduğuyla, diniyle pek ilgilenmezdik. Hırsız ve uğursuzlar kötü örneklerdi. Saygı olmazsa olmazdı ve otobüs, tren veya vapurlarda bizden büyük herhangi bir insan varsa, asla oturmazdık. Çoğumuzda bu alışkanlık haline geldiği için 50’sine merdiven dayamış olsak da hala oturamayız.
Zaman hızla akıp gitti, terzi çırağı ağabeyim bir usta oldu ben de onun çırağı. Hiçbirimiz tüccar olmayı beceremedik. Tüccar olmak, para(sermaye) yanında başka erdemler gerektiriyordu ve bu bizim genlerimizde yoktu anlaşılan. Ben okudum “mimar” oldum. Ağabeyim, 55 yaşına rağmen SSK’dan emekli olamayıp hala çalışarak, evini alın teriyle geçindiriyor; rahmetli dindar babamın “başkasının hakkını yiyen ve harama tenezzül eden insan değildir” şiarını yaşatmaya çalışıyor.
Bir de rahmetlinin sürekli kullandığı bir atasözü vardı ki, belli bir yaşa geldiğimde ne kadar doğru olduğunu hep gördüm. Sanki ülkemizde yaşananları özetliyordu:
”utanmayandan korkulur”.
Zaman zamanı kovaladı ve baktım ki herkes tüccar olmuş ülkemde.
Tüccar terziler konfeksiyon sanayinin gelişimine paralel olarak tarih olsa da, tabelalarında “tüccar” yazmasa da, düpedüz tüccarlığı öne çıkarmış hemen her meslek erbabı.
Önce “tüccar siyasetçiler” türedi. Siyaseti ve halkın oylarını kendi şahsi çıkarları için kullanmaktan hiç çekinmediler.
 
Sonra “tüccar mühendis ve mimarlar” olduğunu gördüm. Doğa ve tarihimiz bunca yağmalanırken, “kültürlü” diye bakılan meslektaşlarım, eğitimleriyle hiç bağdaşmayan işler yaptılar ve tüccar olabilmek adına adeta diplomalarını sattılar.
Arkasından defalarca depremler oldu. Yaptıkları binalar yerle bir oldu ve binlerce ölüye rağmen tüccar olmayı sürdürdüler. Sıkıştırınca da, kanun ve yönetmeliklerin arkasına saklandılar. İklim dengelerini bile bozacak işlere imza attılar. Nefes alacağımız, içme sularımızın kaynaklarını besleyen ormanlarımıza bile acımadılar. Bu alanlara para karşılığı ucubeler diktiler ve hiç rahatsız olmadılar. Lüks otomobillerine kurulup, sınıf toplantılarında “eski devrimcilik günlerini” yad ettiler. Nasılsa bu ülkede parası olana hesap sorulamazdı.
Bir de en kötüsü ”eğitim tüccarları”nın türemesi oldu. Eskinin vergi kaçakçıları, hatta eroin ve silah kaçakçıları “işadamı” olup; çalışanların üç kuruşluk SSK payını dahi tam ödemeyen, maaşları hep düşük gösteren patronlar ile birlikte çocuklarımızın, yarınımızı emanet edeceğimiz gençlerimizin eğitimini ele aldılar. İnsanların çocuklarına iyi bir eğitim verme isteklerini çok iyi paraya çevirdiler; kara paralarını çocuklarımızı kullanarak akladılar. Bunu yapmayanlara, ”beceriksiz!” diye burun kıvırdılar. Her tarafı kurslar ve özel eğitim kurumları kapladı. Öyle ki, 8-10 katlı son derece çirkin binalar bile özel okullar haline geldi. Birilerinin cebi şiştikçe şişti, birileri semirdikçe semirdi.
Hastanelerin çevresini “sağlık tüccarları” kuşatma altına aldı. Öyle ki, hastaneleri bile görmenizi zorlaştıracak kadar yoğun özel hastaneler, sağlık evleri, doktorlar, işleri sadece ilaç ticaretine dönüşmüş eczacılar, hastalara ve sağlıklı insanlara nefes alacak alan bırakmadılar.
Her şeyin alınıp satılabildiği bir düzende, baş tüccar rolündeki siyasetçiler, bazı sendikacılar, vatan sevgisi yalanlarıyla, utanmazca sırıtarak halkın oyuyla onlara efelik tasladılar. Koltuklarını ticari meta haline getirip, ”zenginleri sevdiklerini” apaçık ifade ettiler.
Polisler de tüccar oldu
Herkes tüccar oldu ve paraya tapınma başladı. Tüketim çılgınlığı, çevre kirliği, küresel ısınma hepsini ama hepsini yaratanlar, ”kar, daha fazla kar!; para, daha fazla para !“diye çılgınlaştılar.
Toplum, başta insan olmak üzere her şeyi tüketmeye ve kirletmeye kurgulandı.
Kimsenin paradan başka hiçbir değere saygısı kalmadı. Ben 47 yaşımda hala otobüslerde oturmaya utanırken, 80 yaşında ayakta duramayan ninelere ne gençler, ne de yanındaki koltuğa 13 yaşındaki torununu oturtan başka bir nine yer vermez oldu. İnsanca uyarılar anlaşılmayınca, sorunları kabalıkla çözmeye çalıştı bazıları. Kabalaştıkça kabalaştık, utanmazlaştıkça utanmazlaştık.
Her insan güvensiz ve sevgisiz oldu. İnsanlar kendi milliyetlerini kendileri seçmiş gibi, gençlerimize kendi milliyetinden olmayanlara düşman olmak öğretildi; saygı sevgi yerine.
Eline silahı alan yiğit, erkek kesildi toplumun başına. İnsan olmak unutuldu, mafya babası pozlar yüceltildi. “Gücü gücü yetene düzeni” oluşturuldu. Devlet suçluları bırakın cezalandırmayı, korkutamadı bile. Çünkü kabul etmek istemesek de, anladık ki devlet “onların” devleti idi.
Böylece kışlar kış olmaktan, yazlar yaz olmaktan; insan, insan olmaktan çıktı. İklimler ve doğa isyan etti bu çapsızlığa. Hastalıklar arttı ve çocuklar her gün özel hastanelere taşındı, iyileşsinler diye. Buna en çok “uluslararası sağlık tüccarları”, ilaç tröstleri ve onlardan iyi maaş alanlar sevindi.
Sonra gördük ki, “herkes vatansever ve paniğe gerek yok; kimse ırkçı değil, masum milliyetçi. Ne olmuş yani, üç beş bina çökmüşse; cahil bir çocuk bir Ermeni’yi vurmuş; Allah’ın takdirinden deprem olmuş, birileri ölmüş, zaman aşımından birileri yararlanmışsa; onlar da bizim insanlarımız değil mi?
Ah bir de şu iç ve dış şer odakları olmasa!…Hep abartırlar, nifak tohumları ekerler!”
Böylece kimse kendini hiçbir kötülüğün nedeni olarak görmedi.
Çünkü insanlar tüccarlıktan evrilerek, insan olmaktan uzaklaştı.
Yalçın Karadaş
Mimar
15.02.2007

Sayı: 2007 05
Yayınlanma Tarihi: 2007-05-01 00:00:00