“Türkiye’de kültürel farklılıkları kaldırma anlayışı vardı ve bunda da epeyce başarılı olundu”

0
8
Adapazarı’ndan Trakya’ya, Sulukule’den Selamsız’a çeşitli Çingene semtlerini ve kentlerini dolaşan Nazım Alpman, kendisini sadece Türkiye ile sınırlamadı; Varna, Olbukin, Üsküp, Belgrad ve Kafkasya’daki çingenelerin yaşamlarına da tanıklık etti. Aynalarla süslü Çingene evlerinden, göçebe çadırlara kadar "konuk" olmadığı yer kalmadı. “Çingenelerden Sorumlu Devlet Bakanıyım” diyen Alpman, bu kez de Jineps Gazetesi’nin konuğuydu.

Röportaj: Aliye Gümüş
Nazım Alpman, 1952 yılında Beykoz’da doğdu. Lisanslı olarak yüzdü, kürek çekti ve basketbol oynadı. Her üç dalda da İstanbul şampiyonluğu var. DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası’nda çeşitli düzeylerde görev yaptı. Gazeteciliğe 1975 yılında karikatür çizerek başladı. Vatan, Demokrat, Politika gazetelerinde karikatürleri yayınlandı. 1987 yılında Eylükatür -12 Eylül Karikatürleri adıyla bir karikatür sergisi açtı. Aynı yıl Milliyet Gazetesi’nde çalışmaya başladı. 4 yıl orada çalıştıktan sonra haber merkezine bağlı serbest muhabir olarak görevine devam etti. Bu süre içinde birçok kez seyahat etme şansı bulan Alpman, bu sayede Kafkasya ile tanışma imkanı buldu. Alpman, “Kafkasya seyahatimde fahri Abhaz oldum” diyor. Nazım Alpman, 2000 yılında Milliyet Gazetesi’nden ayrıldı. TRT için hazırladığı bir kentin yaşamını anlatan “ Ver Elini Anadolu” isimli magazin belgesel programına 2,5 yıl metin yazarlığı yaptı. Bu program ile 2003 yılında Gazeteciler Cemiyeti ‘Yılın Belgeseli’ ödülünü aldıktan sonra, program yayından kaldırıldı. Alpman, 2001 yılında internet gazeteciliği ile tanıştı. Bağımsız İletişim Ağı online haber sitesinde (BİANET) editörlük ve Netbul’da köşe yazarlığı yaptı. Barış Radyo’da da sabah programı yaptı. Sonra Akşam Gazetesi’nde pazar röportajları yapmak üzere çalışmaya başladı ve yine bu dönemde Kafkasya seyahati yaptı. Bu seyahatten sonra Akşam Gazetesi’nden ayrıldı. 2003 yılından itibaren de National Geographic Dergisi’nde ve İnternet Haber’de yazmaya devam ediyor. Birgün Gazetesi ve Sansürsüz.com’da köşe yazıları yayınlanıyor. Başka Dünyanın İnsanları Çingeneler, Trakya Çingeneleri Sınırda Yaşayanlar, Gazetecilerin Şakası Olmaz adlı üç kitabı bulunuyor. Adapazarı’ndan Trakya’ya, Sulukule’den Selamsız’a çeşitli Çingene semtlerini ve kentlerini dolaşan Nazım Alpman, kendisini sadece Türkiye ile sınırlamadı; Varna, Olbukin, Üsküp, Belgrad ve Kafkasya’daki çingenelerin yaşamlarına da tanıklık etti. Aynalarla süslü Çingene evlerinden, göçebe çadırlara kadar "konuk" olmadığı yer kalmadı. “Çingenelerden Sorumlu Devlet Bakanıyım” diyen Alpman, bu kez de Jineps Gazetesi’nin konuğuydu.
“Etnik farklılığa sahip kişiler seslendirmeseler bile farklı olduklarını bilirler”
Etnik kimlik diye başlasam…
Egemen ulusun bireyi olarak büyüdüğümüz için 20 yaş öncesinde etnik kökenlerle pek ilgilenmiyorduk. 20 yaşında bir Çerkes, 20 yaşında bir Roman, 20 yaşında bir Kürt ile 20 yaşında bir Türk genç arasında etnik bilinç bakımından çok fark vardır. Etnik farklılığa sahip kişiler seslendirmeseler bile farklı olduklarını bilirler.
Azınlıkların yaşadığı bölgelere yaptığım seyahatlerde çok değişik şeylerle karşılaştım. Sovyetler Birliği coğrafyasında olsaydım çok iyi anti-komünist ya da Batı Trakya’da iyi bir Türk milliyetçisi olurdum. Azınlık olmak her yerde zor. Özellikle azınlık olduğunun bilincindeysen… Asimilasyonu gönüllü benimsemişsen pek de bu konuları dert edinmiyorsun. Örneğin Romanlar böyle, pek dert edinmiyorlar.
Türkiye’de Türk olduğum için herkesin Türk olduğunu düşünüyordum. Kürtler’in, Romanlar’ın olduğunu biliyorum. Ancak o etnik kimlikleri, halk tarafından üzerlerine kondurulmuş deyimlerden biliyorduk. Sonra insanlar arasındaki diyalog ortamları kalkmaya başladı. Kimse kimsenin ne dediğini anlamamaya başladı. Kürtler, Çingeneler genelde rahatsızlık verici ortamlarda bulundukları için ‘isimlerini fazla zikretmesek iyi olur’ diye düşünmeye başladık. Ermeniler ve Rumlar da vardı. Ama onlar bizim için ‘gâvur’ idi. Bu gruplar sessizdiler. Bizi ilgilendirmiyordu, yok gibiydiler sanki… Zengin olanları Adalar’da kalıyor, yatlarda geziyordu. Benim yaşadığım yerde ise yoktu. Beykoz’da daha çok ibadethaneler vardı. Etnik unsurlarla böyle ilişkimiz oluyordu. Etnikler vardı ve bunlar kayıt tuşuna girmiyordu.
Ne zaman etniklerin var olduğunu fark etmeye başladınız?
Abhazya gezimden dönerken Atay Ceyişakar ile bir telefon görüşmesi yapmıştım. Bana ülkelerini ve halkını nasıl bulduğumu sorduğunda: “Çok güzel bir geziydi. İnsanlarınız çok güzel, şimdiye kadar bu halkı tanımadığım için üzüntü duydum” dedim. Abhazlar’ın var olduğunu biliyordum ama Türkiye’de görmemiştim. Ceyişakar, Türkiye’ye en yakın Kafkas kürsüsünün Londra’da olduğunu söylemişti. Hazırladığım Abhazya yazı dizisi yayınlandı. Abhazlar’la ilgili fıkralar, anekdotlar ve gezi izlenimlerini yazıyordum. Örneğin; Abhaz dilinde küfür olmadığını ilk kez o zaman görmüştüm. “ Bir Abhaz küfredecek kadar çok kızarsa küfretmez, ateş eder” bunları yazdım. Netaş’ta çalışırken bir arkadaşım vardı. Abhaz imiş. Bu arkadaşım Abhazya yazı dizisini okuyor, çevresindekilere okutuyor, kızlarına yüksek sesle okutuyor, misafir gelince yine okutuyordu. Bu yazı dizisinden çok mutlu olmuş. Eski iş yerimizde çok kızsa bile küfretmeyen arkadaşım, bunun nedenini yazı dizimde çok iyi anlattığımı söyledi. Bana, “Ben kendimi anlatamıyordum ama sen bunu çok iyi anlatmışsın” dedi. Arkadaşımın Abhaz olduğunu bu yazı dizisinden sonra benimle konuştuğunda öğrendim. Ki bu arkadaşım ile çok samimiydik. O kadar içimizde ama sessiz…
Bunlar neden böyle yaşanıyor? Neden etnik unsurlar kendi kültürel kimliklerini en yakınlarıyla bile paylaşmıyorlar?
Türkiye’deki egemen anlayış, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren yerleşen paranoya derecesindeki bölünürüz, parçalanırız endişesi… Farklılıkları izole etme, yok etme, törpüleme ve ortadan kaldırma politikası mağduru olmamak için insanlar bunu paylaşmıyorlar. Türkiye’de Abhazca konuştuğu için kimse mahkum olmamıştır, ama fazla konuşulursa bundan hoşlanılmayacağı da kendilerine hissettirilmiştir. Türkiye’deki Çerkesler’in devletle iyi ilişkileri var. Nedeni ise, Çerkesler’in ‘burada misafiriz, şükran borcumuz var, devlete borcumuzu ödememiz gerek’ diye düşünmeleri… Çerkesler’in ortak özelliği kültürel kimliklerinden vazgeçmemiş olmaları.
Cumhuriyet idaresinin kuruluşu Osmanlı’dan farklı… Cumhuriyet, Osmanlı yapısının her şeyine tepkiliydi. Okul yıllarımdaki derslerimde öğrendiğim Avusturya- Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasında hiçbir fark görmüyordum. İkisi de öteki ve başka idi. Bizi yıkacak imparatorluklar olarak görüyordum. Çünkü böyle bir ideoloji ile eğitim veriliyordu. Kültürel farklılıkları kaldırma anlayışı vardı ve bunda da epeyce başarılı olundu.
Neden Romanlar kimliklerini daha fazla saklıyor?
Romanlar’da gönüllü asimilasyon var. Batı’da da; Almanya, Avusturya ve Macaristan’da kendi kültürel kimliklerini ifade edecek olanaklar olmasına karşın, çoğunluk tarafına geçmeyi daha uygun buldular. Çünkü Çingenelik üzerine yoğunlaştırılmış olumsuz eleştiriler o kadar genişlemiş ki “Ben bu Çingeneliği kurtaramam, bari kendimi kurtarayım, ben Çingene değilim” zihniyeti yerleşmiş.
Kentsel dönüşüm ile birlikte Çingeneler Sulukule’de varlığını gösterme çabasına girdi…
Bu kendiliğinden olmadı, Ulaşılabilir Yaşam Derneği (UYD), 1990’lı yıllarda başlayan sivil toplum kuruluşları (STK) örgütlenmeleri ile başladı. Çünkü onlar kendi farklılığını ortaya koymaktan korkuyorlar.
“Hakim ideolojiye teslim olan zihniyetler çoğaldı”
Son dönemde etnik unsurların birbirleriyle ve devletle olan etkileşimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Osmanlı’nın tersi yapılıyor. Osmanlı’da Ermeniler, Rumlar, asker ya da sivil rütbeliler vardı. Sivil paşalar azınlıklardan oluşuyordu. Daha doğrusu gayrimüslim Osmanlılar’dan. Onlara epeyce yer verilmişti. Türkiye’nin devlet yapısı ise, bu farklılıklara tahammül edemiyor.
1984 yılında Kürtler’in içinden silahlı direniş hareketi çıktı. Çok ciddi yapılanma oluşturdu. Hem çok hareketli gerilla grubu oluşturdular hem de düzenli orduya yakın girişimlerde bulundular. 1994 yılında Tuzla’da tren istasyonunun PKK tarafından bombalanması sonrasında Oktay Ekşi aynen şöyle yazmıştı: “Şimdi çevremde duyuyorum. Duraktan taksi isteyenler şoförünüz Kürt kökenli ise göndermeyin diyorlar”. Bu külliyen yalandı. Oktay Ekşi’nin kafasındaydı bu ve böyle yapın diye önermişti. O süreç içinde hiçbir zaman Oktay Ekşi’nin köşesinde yazdığı ve yapın dediği şey yapılmadı. Kürt mahallelerine saldırılar, iş vermemeler, Kürt kiracılar almamalar yaşanmadı. Türkler’le Kürtler birbirinin boğazına sarılmadılar. Ancak yeni dönemde farklılaşmaya başladı. Hakim ideolojiye teslim olan zihniyetler çoğaldı.
Bugün farklı bir yere geliyoruz. Son 6 yıldır Türkiye çıldırdı. Güneydoğu’da 200 tane PKK gerillasının öldürüldüğü fotoğraflar yayınlanıyordu. Aynı zamanda da 33 asker öldürüldü, her taraf eli kolu bacağı kesik insanlarla doldu. Bu çok kötüydü. Ama o dönemde bile cenazeler üzerinden siyaset yapanlar oldu. Cenazelerden beslenen siyasi akımlar var. Bunlar cenazeleri kendi siyasi yapıları için malzeme olarak kullandılar. Şehit cenazeleri beklemeye, gelmediğinde de üzülmeye başladılar. Geldiğinde ortalığı öyle bir ajite ediyorlardı ki… Doğal olarak da acısı olan insanlar cenazesinde kim yanındaysa ona sıcak bakar. Ölümü yaşamış olan insanlar bunu çok iyi anlar. O duygusallık kullanıldı. Çok itici ve kötü bir şey cenazeler üzerinden siyaset yapmak. O dönemde çok propagandalar yapıldı Kürtler üzerine ama o dönemde olmadı. Devletin de öyle bir politikası yoktu. Devlet Batı’daki Kürtler’le ilgilenmedi. Askeri mücadelenin, silahlı mücadelenin sürdürüldüğü coğrafyadakilerle ilgilendiler. Köyler boşaldı. Batıya geldiler. Oradan sorunları süpürerek getirip, bu tarafa koydular. Terörü bitirdik dediler. Terör bitmedi. Sadece yer değiştirdi. Bu milliyetçiliğin yükselmesine de iyi bir zemin hazırladı.
Son dönemde işlenen cinayetleri; Trabzon’da rahip Santaro, Hrant Dink, Malatya’daki misyonerler… Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de bu tür eylemlere zemin hazırlayan kültürel bir ortam var. 1970’lerde siyasi mücadelelerde bir tarafın sloganı ‘Bağımsız Türkiye, Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi’ iken, diğer tarafın ‘Ya tam Susturacağız ya Kan Kusturacağız’ idi. Böyle bir iklim vardı. Bunların da beslendiği yer bir ırkçılık damarı, bir de dincilik damarı idi. İkisi de ortaktı. Son olaylarda yer alanlar da o damardan ortaya çıkan yeni genç takım. PAF takım diyorum ben onlara. Katillerin PAF takımı. Fakat 70’li yıllardaki kadar iyi örgütlenmiş ve deneyimli olmadıkları için açıklar verdiler. Bir de devlet ile hükümet arasında bir farklılık var şimdi. Cinayetlerin üstü kapatılmaya çalışıldı. Tam bir bütünlük olsaydı hepsinin üstü kapatılacaktı. Bu devletin içinde, katillerle gönüllü bir ortaklılık ilişkisi var.
Bu ortam içinde Çerkesler’den söz etmek istesek, neler söylersiniz?
Yabancılar bizi daha iyi biliyor, biz bilmiyoruz. Bölünürüz diye korkuyoruz, paranoyakça bir davranış. Batı’da çok kültürlülük sürüyor. Türkiye’de de var. ‘Kendi aranızda bunu sürdürün ama ortaya çıkmayın, yayın organınız olmasın, radyonuz olmasın’ deniliyor. Halbuki olsa ne güzel olur. Kafkas oyunları okullarda oynatılır, ancak bu oyunu oynayan kişiler kendi dillerinden konuşurlarsa onlardan hazzedilmez. İlkel davranılıyor. Üniversitelerin daha fazla destek vermesi gerekiyor tabii etnoloji bilimine. Çerkesler kendi kültürel kimliklerini köklü bir ağaç gibi yaşatıyor ve sürdürüyorlar. Hiçbir zaman da bunu reddetmemişler. Çerkesler’in Türkiye Cumhuriyeti’ne olan hizmetleri, farklı bir ulusun katkısı olarak lanse edilmiyor. Onlar bizim canımız. Ancak onlarla ilgili bir kötüleme olacaksa hemen Çerkes Ethem’den bahsediliyor.

Sayı : 2007 05

Yayınlanma Tarihi: 2007-05-01 00:00:00