Çerkesler Unutulmuş Bir Soykırım mı?

0
8

 (Bölüm 2)
Stephen D. Shenfield
(Rus ve Post-Sovyet konularında
 uzman Araştırmacı, Tercüman)
Çev: Cemre Erciyes
Soykırım mıydı?
Rus işgali ve Çerkesler’in yurtlarından sürülmeleri bir halkın planlı olarak soykırımı mıydı yoksa ‘yalnızca’ insanların acı çekmesi canice bir umarsızlıkla yapılmış bir etnik temizlik miydi? [Çevirmen Notu: Etnik temizlik ile soykırım birbirinden uygulayanın amaçlarıyla ayrılmaktadır. Soykırımda temel amaç etnik, ırksal ya da dini bir grubu tümüyle yok etmektir. Etnik temizliğin amacı ise etnik olarak homojen topraklar oluşturmaktır. Bunun için soykırım da dahil farklı yollara başvurulabilir. Kaynak: http://www.britannica.com/eb/article-9390062/ethnic-cleansing] Bu zor soruya benim yaklaşımım öncelikle Rusların esaret altına aldıkları insanlara nasıl davrandıklarını ya da davranmakta olduklarını incelemeyi içerir. Rus imparatorluğu Kafkasya dışında başka yerlerde daha önce soykırım yapmış mıydı, ya da o sırada yapmakta mıydı? İkinci olarak, on dokuzuncu yüzyıl Rus siyasi ve askeri seçkinlerinin Çerkesler’e karşı ne tavır içinde olduklarını göz önünde bulundururum. Çerkesler’in işgale karşı direnişinin yarattığı sorun üzerine soykırımın bir çözüm olabileceği düşünülmüş müydü? Ya da Norman Cohn’un ünlü deyimiyle, "soykırımın ruhsatı var mıydı?" (17) Üçüncü olarak, yerinden edilme kararı neden verilmişti? Bu kararı alan Çar ve danışmanlarının niyetleri neydi? Esas amaçları soykırım olabilir miydi?
Bu konuda, işgal edilmiş iki ayrı halkla Ruslar’ın ilişkileri konusunda iki önemli örneği incelemek yeterli olacaktır: on yedinci yüzyılda Sibirya’daki yerli halkların işgali ve on dokuzuncu yüzyılda Kazak göçerlerinin ilhak edilmesi. (18) Bu son hareket Kafkasya’nın işgal edilmesiyle aynı dönemde sonuçlandı. (1864)      
Sibirya’nın yerli halkları, doğuya Pasifik Okyanusu’na doğru durmaksızın ilerleyen Rusları durdurabilmek için ne sayıca yeterliydiler, ne siyasi birlik oluşturabilmişlerdi, ne de askeri güçleri vardı. Gene de zaman zaman ekonomik olarak sömürülmeye karşı çıktılar. Örneğin, Ruslar’ın hayvan postu vergisi (yasak) toplamakta gösterdikleri acımasızlık, 1642’de Yakutlar ve Lena ırmağı boyunda yaşayan Tungus dilleri konuşan kabilelerin isyan etmelerine yol açmıştı. Ruslar’ın tepkisi inanılmaz bir terör uygulamak oldu: yerli köyleri yakıldı, insanlara işkence edildi, öldürüldü. 1642 ile 1682 yılları arasında sadece Yakut nüfusunun yüzde 70 azaldığı tahmin edilmekte. Ancak Moskova’daki hükümetin derdi yerli halkı yok etmek değil sömürmekti. Dolayısıyla, yüzyıl sonlarına doğru, azalan kürk sevkıyatını yeniden canlandırmak için koruyucu bazı tedbirler alındı: örneğin, Moskova’nın onayı olmadan kimse idam edilmeyecekti. 1697-99’da Kamçatka yarımadasının kumandan Vladimir Atlasov tarafından ele geçirilmesinin ardından da Moskova müdahale etti. Atlasov 100 kişilik kuvvetiyle 12 bin Çukçi ve sekiz bin Koryak ve Kamçadal katletmişti. Bir intihar furyasının ardından yerel yöneticilerden yerli halkın kendisini öldürmesinin engellenmesi istenmişti.(19) Kısaca, topraklarının Ruslar tarafından işgali sonucu pek çok Sibiryalı yok olmuştu ama bunun nedeni, soykırımın bilinçli bir devlet politikası olmasından çok, ekonomik sömürü, başkaldırıların amansızca bastırılması ya da bazı komutanların kanlı gayretkeşliğiydi.   
Göçebe Kazaklar’a karşı davranışlarından da benzer sonuçlar çıkarmak mümkündür. Daha on altıncı yüzyılda Kazak steplerinin kuzey sınırlarında Rus karakolları kurulmuştu ama iç bölgelerin ilhak edilmesi on dokuzuncu yüzyılda, 1820’ler ile 1860’lar arasında gerçekleşti. Sibirya yerlileri gibi Kazaklar da kaçınılmaz olana boyun eğdiler ve Ruslar’ın ilerlemesi karşısında yaygın bir direniş göstermediler. Ancak, geleneksel meralara el konulması gibi nedenlerden ötürü, (1836-37’de olduğu gibi) bazı yerel başkaldırılar oldu. On dokuzuncu yüzyıl boyunca Rus göçmenlere yer açmak için sürüleri ile birlikte stepte gittikçe daha dar alanlara sıkıştırılan Kazaklar, giderek yoksullaşmış soykırım seviyesinde olmasa da ciddi nüfus kayıplarına uğramışlardı.(20) Görülüyor ki, ister soykırım ile, ister ülkeyi terk etmeye zorlayarak bir halkın bütününden kurtulmaya çalışmak Ruslar’ın adeti değildi. Çerkesler’i göçe zorlama kararı yeni bir olguyu temsil ediyordu.       
Ruslar’ın Çerkesler’i algılamalarının ilginç bir yankısını dönemin Kafkasya’daki Rus emellerine sempati duyan batılı gezginlerin kitaplarında buluyoruz. Tipik olarak Çerkesler ilkel savaşçı barbarlar ve vahşi haydutlar olarak sunulmakta. Bir Fransız diplomata göre: "Çerkesya ve Abhazya halkları ezelden beri korsanlık ve eşkıyalık ile yaşadılar… Öfke, intikam ve hırs en belirgin tutkuları." Bir Fransız turist çift ise okuyucularını Kislovodsk’taki kaplıcalara gitmekte olan Polonyalı hanımın Çerkesler tarafından kaçırılması öyküsü ile eğlendiriyor, Stavrapol’den Yekaterinodar’a doğru giderken Çerkes atlılarının eline düşmekten nasıl kurtulduklarını anlatıyordu. (21)
Bu tür düşmanca önyargılar soykırım için bir ruhsat oluşturuyor mu? Bazı yazarları okuyunca, evet dememek zor. Mesela, Kafkasya’yı ilk ziyaret eden Amerikalı olduğunu iddia eden ve kitabını Kafkasya’nın Rus valisi Prens Vorontsov’a ithaf etmiş olan George Ditson, Çerkesler ve Amerikan Kızılderilileri arasında doğrudan paralellik kuruyor, her iki halka da aynı dönemde boyun eğdirildiğini belirtiyor. Anlaşılan Ditson’a bu fikri veren Rus Prens Koçubey ki, ondan şu alıntıyı onaylayarak veriyor: "Bu Çerkesler aynen sizin Amerikan Kızılderilileri gibi – ehlileştirilemez ve uygarlıktan uzak… ve, enerjik doğalarından ötürü onları ancak yok ederek susturabilirsiniz." Ancak şu alternatifi de ekliyor: "vahşi ve savaşçıl özelliklerini başkalarına karşı kullanmak da mümkün." (22)
Çarlık Rusyası tarihçileri, Çerkesler’in yerlerinden edilmeleri kararının altında serfliğin kaldırılmasının ardından Merkezi Rusya’dan göç eden topraksız köylülere yeni ve verimli araziler açmak ve mevcut Rus yerleşimlerine Çerkes baskınlarına bir son vermek isteklerinin yattığını belirtirler. Etkin bir kaynağa göre:
(23)     
Aynı yazarlar, Çerkes topraklarına yerleşmenin zaman zaman başarısız olduğuna dikkat çekiyorlar: "Kuban bölgesine büyük kalabalıklar yerleşmişti. Ancak Karadeniz kıyılarının nemli iklimine ve orman örtüsüne alışık olmayan Rus, Alman, Yunanlı ve Bulgarlar dayanamadılar ve bugün Çerkes meyvelikleri ve bahçeleri yaban hayat tarafından fethedildi."(24)   
Daha sonra dönemin belli başlı Rus memurlarının ve generallerinin yazılarını ayrıntılı olarak incelemiş olan Brooks alternatif bir görüş ortaya attı. (25) Ona göre Rusya’nın esas amacı Kafkasya’nın stratejik olarak önemli bir bölgesinde güvenilir politik ve askeri kontrol sağlamaktı. 1850’lerde Kırım savaşı ile, Karadeniz bölgesinde yabancı müdahale tehlikesi ve tedbir alma gereği ön plana çıkmış, bu amaç birden önem kazanmıştı. Oysa hemen hemen bir yüzyıl boyunca başarısız bir şekilde süren savaşlar, Rus siyaset adamlarını Çerkesler’e boyun eğdirmenin mümkün olmayacağına, onları ya yerlerinden etmek ya da yok etmek gerektiğine inandırmıştı. Dolayısıyla, askeri kampanyanın yerleşme ihtiyacı ile ilgisi yoktu. Tam tersine generaller askeri başarının ardından zaferi pekiştirmek için bir an önce bölgeye yerleştirme yapılması için baskı yaptılar. Çarın emri Çerkesler’in yok edilmesi değil bölgeden çıkarılması yolundaydı ama, yukarda alıntısını verdiğimiz Koçubey’in sözlerinden de anlaşıldığı gibi, Rus yönetici ve askerleri açısından Çerkesler’in büyük bir bölümünü yok etme fikri hiç de ters değildi. "Diğer yarıyı silahlarını bırakmaya ikna etmek için Çerkesler’in yarısını yok etmek gerek," diye yazan General Fadeyev de bu fikri doğrulamakta. (26)       
Öyleyse soykırım mıydı? Çerkesler’in yerlerinden sürülmeleri kuşkusuz bir "etnik temizlik" örneği olarak tanımlanabilir ki, onları göçe zorlamak için katliamlara ve köylerin yakılmasına baş vurulmuştur. Henze, "bu büyük sürgün, modern zamanlarda dünyanın bu köşesinde yaşanan vahşi nüfus aktarmalarından ilkidir," demektedir. (..)(27) Çerkesler’i tamamen silmek gibi bir amaç yoktu ama bir an önce onlardan kurtulmaya kararlıydılar ve bu süreçte büyük bir bölümünün yok olacağının bilincindeydiler. Kont Yevdokimov, "Kont Sumarokov’a yazdım," demektedir, "neden her raporunda bize yolları kaplayan donmuş cesetlerden söz ediyor? Sanki Büyük Prens ve ben bunu bilmiyor muyuz? Ama bu felaketi kim durdurabilir ki?" (28) Bu yapmacık çaresizlik insana çarın bir askere verilen idam cezasını buna dayanamayacağını bile bile yüz kere kırbaçlanma cezasına çevirmesini hatırlatıyor. 
Çerkesler’in Sonu mu?
1860’larda Çerkesler’in başına gelen felaket, onların gerek Rusya İmparatorluğu içinde (daha sonra da Sovyetler Birliği’nde ve ardından gelen devletlerde) gerek de sürüldükleri yerlerde bir halk olarak varlıklarını sürdürmelerini tehlikeye attı. Yerlerinden edilmelerinin çeşitli Çerkes alt grupları üzerinde etkisi farklı oldu. En kötü etkilenenler batı ve orta kabileleriydi. Bunların bir bölümü, özellikle Ubıhlar, Kafkasya’dan tamamıyla silindi, diğerlerinin de sadece küçük kalıntıları kaldı. (29) Kafkasya’yı baştan sona dolduran yerli halktan geriye küçük parçalar kalmıştı. Bu küçük "adacıklar" zamanla Slavlar ve diğer yerleşenler "denizi" ile birbirinden kopmuştu. 1917’ye gelindiğinde, Rusya’da kalan Çerkesler birbirinden uzak yerlere dağılmış, bulundukları yerlerde genelde azınlıkta kalmışlardı. Çerkesler’in çoğunlukta olduğu tek bir şehir yoktu. (30)   
Bu sürecin sonunda pan-Çerkes kimlik zayıflamış, alt kimlikler öne çıkmıştı. Abhazlar ve kuzey Çerkesleri arasında coğrafi olarak ve dil açısından bir köprü oluşturan Ubıhlar’ın ortadan kalkması, daha belirgin bir Abhaz kimliğinin oluşmasına yardımcı olmuştu. Aynı şekilde, Tuapse bölgesinde kalan Şapsığ köylerinde yaşayan Çerkesler arasında ayrı bir Şapsığ kimliği gelişmişti. Fetih, sürgün ve göçmen dalgaları sonucu oluşan yeni coğrafi-demografik koşullarda, kabileler ayrı etnik gruplar haline dönüşmüştü. Çerkeslik duygusu tamamen kaybolmamış, ancak eskiden kendilerini tek bir halk olarak gören insanlar, birbirleriyle yakın akraba ama farklı etnik gruplardan insanların oluşturduğu bir aile olarak algılanmaya başlamıştı.   
Diğer yerli halklar üzerinde olduğu gibi, Çerkesler üzerinde de Sovyet döneminin etkileri karmaşık ve değişken olmuştur. 1920’lerde ve 1930’ların başında ‘yerlileştirme’ (korenizatsiya) politikaları Ruslaştırma baskılarına karşı Çerkes dilinin ve kültürünün korunmasına yardımcı olmuştu. Rusya Federasyonu içinde, farklı Çerkes grupları için dört ayrı etnik bölge belirlenmişti.(31) Ayrıca, Gürcistan Cumhuriyeti içindeki Abhazlar otonom bir yapıdaydılar, hatta bir dönem (1921-31) Gürcistan ile gevşek bağları olan kendi  cumhuriyetlerini kurdular. Öte yandan, yerlileştirme politikasının bazı yönleri Çerkes kimliğinin daha da zayıflamasına ve parçalara bölünmesine yol açtı. 1927’de, o zamana kadar tek bir edebi dil sayılan Çerkesce iki ayrı edebi dile ayrıldı: Kabarday-Çerkes (Cherkess) ve Adige. (32) Ayrıca hem 1920’lerde hem de daha sonra Çerkes grupları, Türkçe konuşan Karaçay ve Balkarlar’la keyfi olarak bir araya getirilip karışık etnik bölgeler oluşturuldu.(33) Daha sonraki Sovyet döneminde Ruslaştırma politikalarına geri dönüldüğü görülmektedir – ya da hakları Stalin tarafından ellerinden alınan Abhazlar’da olduğu gibi Gürcüleştirme politikalarına.(34) 1960’lardan itibaren etnik bölgelerdeki okullarda Çerkesce sadece bir ders haline geldi, eğitim aracı olmaktan çıktı.       
SSCB’nin çöküşüyle hareket ve iletişim üzerindeki kontrollerin kalkması, ortak Çerkes kimliğinin biraz da olsa canlanmasına yardımcı oldu. Bazı aileler arasında gizlice nesilden nesile aktarılan ve Kabardey, Adige, Çerkes (Cherkess), Abaza ve Abhazlar’ın ortak Çerkes köklerini vurgulayan "resmi olmayan etnik tarih" artık açıkça yayınlanabilirdi.(35) Çerkes soyundan gelenlerle bağlantılar kurulmuş, ancak onları ‘vatana’ geri getirme çabaları pek az sonuç vermişti.   
Ancak sürgünde yaşayan Çerkesler’in büyük çoğunluğu içinde, daha dar kimliklere karşı Çerkes kimliği daha iyi dayanmıştır. Türkiye ve Orta Doğu’dakilerin karşı karşıya olduğu tehlike daha farklıydı – ev sahibi toplumlarına gitgide asimile olmak. Zamanla sürgün edilmiş "Çerkesler" "Çerkes kökenli Türkler’e" (ya da Ürdünlüler’e, vb.) dönüşme eğilimindeydiler. Gene de, Türkiye’de bile genç nesil -bozuk ve ikinci dil olarak da olsa- Çerkesce konuşuyor ve Çerkes geçmişlerinden duygusal bir onur duyuyorlar.(36) Eski Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası olan Ürdün, Filistin-İsrail, Suudi Arabistan ve diğer ülkelerde küçük fakat pekişmiş Çerkes toplulukları mevcut. Ürdün’de Çerkesler askeri yöneticiler ve iş adamları olarak önemli işlevlere sahip. Balkanlar’da, biri Kosova’da biri de Transilvanya’da olmak üzere iki köy var.      
Yani Çerkesler halk olarak varlıklarını sürdürdüler. Özellikle etnik kimliğin korunması ve canlandırılması konusunda özen gösterilen günümüz dünyasında, öngörebildiğimiz gelecekte de sanırım varlıklarını sürdürecekler. Yok olmanın eşiğinde olduğu düşünülen Çerkes alt grupları bile varlıklarını sürdürebilir. Örneğin Ubıhça genellikle ölü bir dil olarak tanımlanır ve yaşayan son Ubıhça bilenin öldüğü bir çok kez duyurulmuştur. Oysa Çerkesler konusunda önemli bir uzman olan Kanadalı Profesör John Colaruso’dan (37) duyduğuma göre şu anda Türkiye’de dedelerinden, ninelerinden Ubıhça öğrenen ve Ubıh kimliğini yaşatmaya kararlı küçük bir grup genç var. Sonuç olarak Çerkesler, ve onların çektikleri tüm işkencelere rağmen işgalcilere karşı inatçı ve kahramanca direnişleri unutulmayacak. Oysa unutuluşun kıyısına gelmişlerdi. Eğer Türkiye’deki Ermeniler’in ve Avrupa’daki Yahudiler’in kaderleri bugün yaygın bir şekilde hatırlanıyorsa, bunun başka yerlerde yerleşme şansını yakalamış statü ve etkinlik sahibi Ermeni ve Yahudi toplulukları sayesinde olduğu belli değil mi? Çerkesler örneği ise, koşullar elvermediği zaman bir halkın soykırımının nasıl kolayca unutulup tarihsel hafızalardan silinebileceğini gösteriyor.          
17. Norman Cohn, Warrant for Genocide: The Myth of the Jewish World Conspiracy and the Protocols of the Elders of Zion [Soykırımın Ruhsatı: Yahudi Dünyası Entrikalarılarının Efsanesi ve Zion Büyüklerinin Protokolleri] (New York, 1967).
18. ‘Kazak’ bu insanlar için Rusça adlandırmanın direkt tercümesidir. Kazakistan hükümeti Kazak dilinden direkt tercüme ile ‘Kazak’ adına çevirmiştir. Ben burada daha genel kullanımı tercih ediyorum. 
19. John J. Stephan, The Russian Far East: A History [Rusya Uzak Doğusu Tarihi] (Stanford, 1994), kitabında özellikle 23-24. sayfalara bakınız. Yuri Slezkine, Arctic Mirrors; Russia and the Small Peoples of the North [Kutupsal Aynalar: Rusya ve Kuzeyin Küçük Halkları] (İthaka ve Londra, 1994) adlı kitapta yararlı olabilir.
20. Martha Brill Olcott, The Kazakhs [Kazaklar] (Stanford, 1987), adlı kitapta özellikle 4. bölüme bakınız; ve Shirin Akiner; The Formation of Kazakh Identity: From Tribe to Nation-State [Kazak Kimliğinin Oluşumu: Kabileden Ulus-devlete] (London, 1995) kitabına da bakınız.
21. Le Chevalier Gamba (Tiflis Fransız Konsolosu), Voyage dans la Russie Méridionale et particuliérement dans les provinces situées au-dela du Caucase, fait depuis 1820 jusqu’en 1824 [Orta Rusya’ya ve Kafkasya’nın Ötesindeki Bölgelere Seyahat, 1820’den 1824’e] (Paris, 1826), Sayı 1, 78; Xavier Hommaire De Hell, Travels in the Steppes of the Caspian Sea: The Crimea, The Caucasus [Hazar Denizi Steplerinde Seyahat: Kırım, Kafkasya]. (Londra, 1847), 286, 301-3.
22. George Leighton Ditson Esq., Circassia; or A Tour to the Caucasus [Çerkesya; ya da Kafkasya’ya Tur] (New York ve Londra, 1850), x-xi; ve Paul B. Henze, Circassian Resistance to Russia [Çerkesler’in Rusya’ya Direnişi], Marie Benningsen Broxup’un editörlüğünü yaptığı, The North Caucasus Barrier; The Russian Advance towards the Muslim World [Kuzey Kafkas Bariyeri: Ruslar’ın Müslüman Dünyası’na Doğru Genişlemesi](Londra, 1992), 80. Öte yanda Gamba, Voyage [Seyahat], 91-92, adlı kitabında Çerkesler’in bir kaç yıl düzenli bir hükümet ve zor bir çalışmayla uygarlaşabileceğini düşündü. Rus İmparatorluğu’nun genişlemesi aleyhindeki diğer Batı-Avrupa yazarları için ise, Çerkesler yüzyıllardır barbarlıklarıyla tanınan vahşi bir halktılar ama zalim bir aşağılıktansa onurludurlar, itibarlı bir konak (koruyucu) belirtebilen yabancı ziyaretçilere karşı arkadaş canlısı ve misafirperverdiler. Şövalya Taitbout de Marigny (Odesa’daki Hollanda Konsolosu)’nun Three Voyages in the Black sea to the Coast of Circassia: including descriptions of the ports, and the importance of their trade: with-sketches of the manners, customs, religion of the Circassians [Karadeniz’de Çerkes Kıyılarına Üç Seyahat] (Londra, 1887), 17 kitabına bakınız; ve Çerkesler’i eski Yunanlılar’dan geriye kalan saf ve zor karakterli bulan İngiliz James Stanislaus Bell, Journal of a Residence in Circassia During the Years 1837, 1838, 1839 [Çerkesya’daki 1837, 1838, 1839 Yıllarında Yerleşim Günlüğü]  (Paris, 1841) adlı kitabına bakınız.
23. Allen ve Muratoff, Caucasian Battlefields, [Kafkas Savaş Alanları] 107-8. Rus hükümetine yüklenen bir iş Çerkes hinterlanti riskinde kalan yeni Karadeniz limanı Novorossisk’e girişin ve limanın kullanımının güvenlik altına alınmasıydı.
24.  Aynı eser., 108.
25. Brooks, Russia’s conquest [Rusya’nın işgali].
26.  Trakho’nun Çerkesler kitabının 51. sayfasındaki, General Fadeyev’in 1865 yılına ait Pis’ma s Kavkaza (Kafkasya’dan mektuplar) eserinden alıntıdır.
27. Henze, Circassian Resistance [Çerkes Direnişi], 111 kitabına bakınız.
28.  Trakho, Circassians [Çerkesler], 51,
29.  Ronald Wixman, Language Aspects of Ethnic Patterns and Processes in the North Caucasus [Kuzey Kafkasya’daki Etnik Örüntü ve Süreçlerin Dil Yönü], (Şikago Üniversitesi, Tarih Bölümü, Araştırma Yazısı No. 191, 1980), 78-79.
30. Çerkesler’in Sovyet dönemindeki konumları için Rieks Smeets, ‘Circassia [Çerkesya],’ Central Asian Survey, 14, 1 (1995): 107-125 dergisine bakınız.
31.  Bunlar: (1) Adige-Çerkes Otonom Bölgesi, 1922’de oluşturulmuş, 1936’da Adigey Otonom Bölgesi olarak yeniden adlandırılmıştır; (2) Çerkes Otonom Bölgesi, 1926;  (3) Kabardey Otonom Bölgesi, 1921; ve (4) Şapsığ Milli Ülkesi, 1922.
32.  Wixman, Language Aspect [Dil Yönü] 145’e bakınız.
33. Karaçay-Çerkes Otonom Bölgesi (1922-26 ve tekrar 1957’den sonra) ve Kabardey-Balkar Otonom Bölgesi ya da Cumhuriyeti (1922’den 1944’te Balkarlar’ın yerlerinden edilmelerine kadar ve sonra tekrar 1957’den itibaren).
34. Adigeler, Çerkesler ve Kabardeyler’in etnik yaşam alanlarına resmi olarak geri verilmiştir. Ancak, Şapsığlar yaşam alanlarını savaştan sonra kaybettiler ve eski statüsünün iade edilmesi yönündeki talepler yerel yönetimlerin ısrarlarıyla reddedilmiştir.
35. Paula Garb, ‘Ethnicity and Alliance Building in the Caucasus’ [Kafkasya’da Etnisite ve İttifak Oluşturma] (‘The International Spread and Management of Ethnic Conflict Konferansı’nda sunulan bildiri, Kaliforniya Üniversitesi, Davis, Mart 1995)’e bakınız. 1990 sonrasında Kafkas Dağlı Halklar Konfedarasyonu tarafından düzenlenen kültür festivalleri ve Gürcü-Abhaz savaşına Abhazlar’a destek vermek üzere Kuzey Kafkasya’dan Çerkes gönüllülerin katılması Çerkes kimliğinin tekrar canlanmasında etki eden diğer faktörlerdir.
36. Türkiye’deki Çerkes asimilasyonu ile ilgili çelişen değerlendirmeler için anlamlı bir Çerkes kimliğinin devam ettiğini iddia eden Henze’yi (Circassian Resistance [Çerkes Direnişi], 63), ve bu konuda şüpheci olan Smeets’i (Circassia [Çerkesya], 109 – 125), inceleyiniz.
37. McMaster Universitesi, Hamilton, Ontario’dan.

Sayı : 2007 08

Yayınlanma Tarihi: 2007-08-01 00:00:00