Adıgece eğitim, asimilasyon durumu ve geleceğimize ilişkin bir değinme

0
5

Sözgelişi o dönemde Adıge Özerk Oblastı’nda (AÖO) Adıgece’ye verilen önemi, büyük Adıge yazarı Tembot K’eraş’ın (1902-1988) "Nasıpım yığogu" (Mutluluk Yolu) adlı romanından da izleyebiliriz

IV. Bölüm 
Geçmişteki iyi ve kötü uygulamalar
Rusya’da Rusça dışındaki dillerin politik tarihçesini de şöylesine özetleyebiliriz: Rusya’da, kuşkusuz dünyada örneği bulunmayan Türkiye’deki dil yasağı gibisine kendine özgü bir uygulama örneği görülmemiştir, ama dillere yönelik sistemli baskılar da eksik olmamıştır. Bu tür baskılar Çarlık dönemi sonrasında, Sovyetler Birliği döneminde de sürmüştür. Örneğin Gorbaçov Sovyetler dönemine ilişkin olarak, "Halklara ve dillerine emperyalist baskılar yapıldı" diyerek bu durumu dürüstçe itiraf etmişti.
Çarlık Rusyası’nın son döneminde anadili bugünküne benzer bir biçimde, göstermelik de olsa devlet okullarında isteğe bağlı bir seçmeli ders olarak okutulabiliyordu.
Ekim devriminden sonraki kısacık Lenin döneminde (Adıgeler açısından 1920-24 yılları arası), Rusça dışındaki dillere değer verilmeye başlanmıştı. Lenin (1870-1924), devrim karşısındaki en büyük tehlikenin Büyük Rus ulus milliyetçiliği, yani başka ulusal toplulukları baskı altına alacak olan bir Büyük Rusya istemek olduğunu söylemiş, Rus milliyetçiliğine karşı bilinçli ve etkili bir savaş açmıştı. Sözgelişi o zamanki Adıge Özerk Oblastı’nda (AÖO) Adıgece’ye verilen önemi, büyük Adıge yazarı Tembot K’eraş’ın (1902-1988) "Nasıpım yığogu" (Mutluluk Yolu) adlı romanından da izleyebiliriz: Bir Adıge köyünde, 1923’te bir anma töreninde kullanılacak olan bezden dövizin üzerine Rusçası yanında Adıgecesi’nin de yazılması gerekiyordu, o zamanlar Adıgece Arap harfleri ile yazılıyordu, ama köyde Arap harfleriyle olsun, Rusça olsun okuma yazma bilen yoktu, sonunda Kur’an harflerini şöyle böyle sökebilen yaşlı biri bulundu ve onun yardımıyla bu iş derme çatma da olsa başarıldı (O zamanlar bir il yönetimine –kray’a- bağlı daha küçük bir yönetim birimi, bir "sancak" olan AÖO’nda topu topuna 50 bin Adıge yaşıyordu). "Aman ne gerek var, koca köyde okuma yazma bilen mi var ki?" demeyi kimse göze alamamıştı, çünkü felç olmuş yatıyor da olsa Lenin henüz sağdı.
Lenin’den sonra yetkiler Stalin’de toplandı, yerel diller kentlerden kovulup kenara, köylere itildi. Örneğin Gorbaçov öncesinde Adıgey başkenti Maykop’ta Adıgece’nin okutulduğu tek bir okul bile yoktu (S. Peneşü, Uyanma Vaktidir, Jineps, sayı 20, s.4) Sonunda da Lenin’in korktuğu şey gerçekleşti, Rus milliyetçiliği Lenin’den sonra yeniden hortladı, sonuç olarak da "Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olundu" ve koca SSCB batırıldı, on milyonlara ulaşan bir Rus nüfus Rusya dışında kaldı. Aynı milliyetçi hastalık Osmanlı Devleti’nin de sonunu getirmişti.
M.Gorbaçov döneminin (1985-1991) getirdiği özgürleşme ile birlikte, sönmeye yüz tutmuş olan bölge dilleri yeniden canlanmaya başlamıştı. Örneğin, AC’nde 1991’de matematik dersi de dahil birçok ders Adıgece olarak okutuluyordu. Ama izleyen Boris Yeltsin döneminde anadiline yeniden tırpan çekildi, anadili eğitimi, yukarıda da değinildiği gibi, tek bir seçmeli derse, haftalık olarak da toplam 1- (oblast ve kraylarda)ya da 2-3-4 saate (cumhuriyetlerde) düşürüldü.
Eğitim alanında herhangi bir iyileştirme yapılamaz mı?
Adıgece’nin kullanımının bir biçimde genişletilmesinde kuşkusuz yerel yönetimlerin yapacağı şeyler de olmalıdır. RF’de önceleri Rusça dışında, tanınmış irili ufaklı 38 resmi dil vardı. Şimdi okrug dillerinin tasfiyesi süreci yaşanıyor. Adıgece (AC), Abazaca (KÇC), Nogayca (KÇC ve Dağıstan), Kabartay-Çerkesçe (KBC ve KÇC) ve Karaçay-Balkarca da (KÇC ve KBC) bu resmi dillerden. Dağıstan’da 14 resmi dil var. Dil çokluğu, ama bu dilleri konuşan her bir topluluğun sayısal azlığı (2002’de Çeçenler 1.360.000, Avarlar 815 bin, Kabartay-Çerkesler 580 bin, Karaçay-Balkarlar 300 bin, AC Adıgeleri ve Şapsığlar 140 bin iken, Abazalar 38 bin, Rutul 30 bin, Agul 28 bin, Tsahur 10 bin dolayında idi), bütün bunlar (Kuzey Kafkasya’da 20, Rusça ve Azerice dışında ise, 18 resmi ya da tanınmış dil vardır), bir yönüyle bir zenginlik oluştururken, bir yönüyle de, kuşkusuz bir “yük”, pazar (kitle) darlığı ve bazı zorluklar da yaratmaktadır. Ama hedeflenen şey, demokrasi ve barış ise, bütün bu dil ve kültürleri desteklemekten başka bir çıkar yol da yoktur, bu bir mikro-milliyetçilik değildir, insanlık mirasına saygı ve kültüre katkı, aynı zamanda da bir yaşam hakkıdır (Aslında mikro milliyetçilik de tartışılabilir). Bu iş, öyle sanıldığı kadar maddi bir yük ya da para gerektirmez, bazan da getirisi götürüsünden fazla olabilecek bir şeydir. Ayrıca bazı şeyler parayla da ölçülmez.
Örneğin Kanada 10 (on) kişinin konuştuğu yerli Han dilini bölgesel dil olarak tanımış ve koruma altına almıştır (Canada, Han language, Wikipedia).
Uluslararası barış, demokrasi ve insanlık kültürü açısından, bütün yeryüzü dillerinin (7 bin) ayrımsız korunmaları ve yaşatılmaları gerekir. Bunun için RF’de de Rusça’yı dengeleyen, yerel dilleri koruyan, İsviçre’deki gibi tam bir eşitlik getiren ve halkların varlığını güvence altına alan yeni bir düzenlemeye gerek vardır. Aksi takdirde RF bir diller mezarlığına ve monoton (ruhsuz) bir ülkeye dönüşebilecek ve kendi kendisine zarar vermiş olacaktır. İnsanlığın binlerce yılda yarattığı her türlü birikim, geçmişin kötü kalıntıları olan ırkçı ve yayılmacı görüşler dışlanarak, koruma altına alınmalıdır. Aklı başında Rus devlet adamlarının bu gerçeği görmeleri gerekir.
Aynı gerekler Türk ve Arap ülkeleri için de aynen ve çok daha fazlasıyla geçerlidir.
Peki böylesine negatif bir ortamda hiç bir iyi adım atılamaz mı?
Kuşkusuz yerel yönetimlerce çok şey yapılabilir. RF ve bağlı cumhuriyetler anayasaları "Şu şu dersler Rusça, şu şu dersler de başka dillerde okutulabilir" diye bir ayırım yapmıyor (Ama Çarlık ve Sovyet dönemlerinden kalma ırkçı izlerin halen var olduğu da bilinmelidir). AC Anayasası, ”Öğrenci öğrenim dilini özgürce seçme hakkına sahiptir”, diyor. Buna göre bir Adıge okulunda Rusça ve İngilizce dersleri dışındaki bütün dersler Adıgece okutulabilir. Yani zorunlu tutulmadıkça, cumhuriyetlerde temel derslerin Adıgece ya da Rusça dışındaki bir dilde okutulmasını engelleyici bir yasa hükmü yok. Nitekim Kabardey-Balkarya’nın bu yolda olumlu bir girişimi başlattığı, 20 kadar okulun birinci sınıflarında temel derslerin Kabardeyce ve Balkarca okutulduğu söylenmektedir.
Bu arada Türkiye’deki Halk Eğitim Merkezleri gibi, RF’de de yaygın eğitim veren merkezler bulunuyor olmalıdır. Örneğin okullarda Adıgece müzik dersi müfredattan kaldırılmış, Rus müziği öğretiliyor. O halde Adıgece müzik eğitimi için özel ya da resmi kurslar açılabilir, müzik kursiyerleri desteklenebilir. Müzik dil kadar önemli ve stratejik bir olgu. Müziksiz bir ulus yaşayamaz. Halk isterse çok şey başarılabilir. Örneğin jandarma dayağı ve hapis cezalarına karşın, çoğu Türkiye Adıge köyleri camilerinde Kur’an eğitimi, Adıgece mevlit ve sabahları Arapça ezan okunması durumları yıllarca, 1950 yılına değin sürmüştü ve halen de sürmektedir.
Cumhuriyetlerde artık yeni Adıge müzisyenler yetişmiyor, yetişmiş olanlar da korunmuyor, meydan Rus şarkılarına açılıyor. Bunların hepsi gizli Ruslaştırma programının parçaları. Adıge müziği can çekişiyor, çocuklar yoz, boş. Durum içler acısı, yönetimler tınmıyor. Adıge yönetimleri bütün bunları, tıpkı 155.400 Rus’un, 1989-2003 yılları arasında gizlice ve sessizce AC’ne yerleştirilmesi olayında olduğu gibi, gizlemeye ve örtbas etmeye çalışıyorlar. Birçok dönüşçü sessiz, gerçekleri açıklamıyor. Düzinelerle Rus kanalı yetmiyormuş gibi Adıge radyo ve televizyonları Adıgece’yi ve öteki resmi dilleri iteleyip Rus müziği ve Rus şarkıları çalıyor, Ruslaştırma programına çanak tutuyorlar; artık ciddi biçimde etnik müziğe dönülmesi ve kaliteye değer verilmesi gerekiyor. Düğün ve toplantılarda etnik müzik ve şarkılar desteklenmeli. Adıge müziği ve müzisyeni (kuşkusuz diğer ulusal müzikler de) yerel devletlerce hemen koruma altına alınmalıdır.
Anaokullarında çocukların daha fazla anadili eğitimi almaları için yasal yollar zorlanmalı, Adıge görevlilerin peşinde dolanıp duran Rus görevliler sorunu da çözülmeli, böylece korku duvarları aşılmalıdır. Ulusal (iç) işlere olumsuz anlamda başkaları karıştırılmamalıdır. Adıgeler Türkiye’de önceleri her gelen yabancıyı içlerine almıyor ve işlerine karıştırmıyorlardı. Ne zaman ki bu espri ortadan kalktı ve onun yerini kişisel çıkar önceliği aldı, asimilasyon da hızlandı. Çünkü çağa uygun, modern bir alternatif getirilemedi, ortam bilinçsiz ve geri kişilere terk edildi. Bu espri çağdaş anlamda yorumlanmalı ve geciktirilmeden koruyucu önlemler alınmalıdır. Bu bir özsavunmadır. Örneğin Kanada’da yerli toplulukların her birinin kendi resmi "ulusal konsey"lerini (national council) kurmaları sağlanmıştır. Kanada Hükümeti konseylerin olurunu almayan hiçbir kararı uygulamaya koymamaktadır, ilgili yasa böyledir. RF’de Rus öğrencisi bulunmayan okullarda Rus sınıfları açma gibisine kraldan çok kralcı politikalara artık bir son verilmeli, Rus öğrencinin de o yerin dilini öğrenmesi desteklenmelidir. En başta Rusça, Adıgece gibi tehdit altında olan bir dil değildir. Rusçayı ister istemez herkes öğreniyor ve öğrenmeye de devam edecek, çünkü Rusça genel bir resmi dil.
Gorbaçov döneminde, Ruslar’dan bulundukları yerin dilini de öğrenmeleri ve o yerin özelliklerine saygılı olmaları isteniyordu. Dahası bütün ulusal bölgelerin bile birer birlik cumhuriyeti yapılmaları tasarlanmıştı. Demokrasiye, eşitliğe ve halklara böylesine değer verilmeye başlanmıştı. Çünkü gelişmeler bunun gerekliliğini öğretmişti. AC ve KÇC de (ayrıca Hakas ve Altay cumhuriyetleri de) bu demokratikleşme sürecinin ürünleri olarak doğmuşlardı (3 Temmuz 1991). Ama geç kalınmış, Ağustos 1991 tutucu (şoven) darbe girişimi sonucu demokratikleşme süreci kesintiye uğramış, Sovyetler Birliği de dağılmıştı.
Asimilasyona karşı ne yapılabilir?
Sovyetler döneminde küçük ulus dillerinin büyüğün, yani Rusçanın içinde eritilmesi biçiminde sessiz ama çok ciddi bir Ruslaştırma politikası uygulanıyordu. Bunun bir gereği olarak da Rus dili, kültürü ve Rusluk yüceltiliyor, kurtarıcı büyük biraderin Rus ulusu olduğu propaganda ediliyordu (bunların tümü faşist görüş ve uygulamalardı). Sonuç olarak da ulusal okullar kapatılıyor, anadilleri resmi düzeyde olmasa da alt düzeylerde aşağılanıyor (tavşana kaç, tazıya tut politikası), konuşanlar da yer yer dövülebiliyordu. Rus birinci sınıf insandı, birinci sınıfa terfi etmek, rahatlamak demekti. Artık Rus görünmek, Rus olmayanlar için erişilmesi gerekli bir "hedef" haline getirilmişti. Anadilleri ve ulusal geleneklere "gerici" yaftası yapıştırılıyor, yönetim yeteneksiz (kukla) ellere devrediliyordu.
Osmanlı yönetimi de gerekli gördüğü etnik yöreleri önce din ve geleneğinden koparıyor, papazları etkisizleştiriyor, oraya çok sayıda Müslüman din adamı yolluyor, önce halkı baskı, evlilik ve diğer teşviklerle Müslümanlaştırıyor, koyu dindar bir hale getiriyor, ardından sıra Türkleş(tir)meye geliyordu. Örneğin Osmanlılar’ın Çerkesya’da görevlendirdiği Anapa Muhafızı Ferah Ali Paşa’nın uygulamaları da Müslümanlaştırma biçiminde başlatılmıştı. Ama Türkmen ve Yörük gibi yerli Türkler’in içki içmelerine, içkili düğün ve eğlenceler düzenlemelerine kimse dönüp bakmıyordu. Bu gibi şeytani konular da iyi incelenmelidir.
Bu tür bir atmosfer içinde anadilinden ve etnik kimlikten kaçışın hızlanması ve insanların giderek robotlaşması (kendine yabancılaşması, onursuzlaşması ve duyarsızlaşması) çok doğaldır. Stalin ve izleyen dönemde özellikle kentlere öncelik verilmek ve yoğunlaştırılmak üzere, din ve geleneklere savaş açılıyor, ulusal yapı tahrip ediliyor, çocuklar Müslümanlıktan uzaklaştırılıyor, sünnet geleneği yasaklanıyor, içki içmek ve domuz eti yemek özendiriliyor, kız ve erkek çocuklarına Hıristiyan Rus adları konuluyor ve Rusça konuşmaları yaygınlaştırılıyor, tek yanlı ya da boyun eğmiş bir uyum durumu (köleleştirilmiş bir entegrasyon) yaratılıyordu. Bütün bunların sosyalizm ve demokrasiyi kirletmek dışında da bir anlamı olamazdı. Bu tür olumsuz uygulamalar zamanla toplumca benimsenip yaygınlaşıyor ve kalıcılaşıyordu.
Örneğin 1992’de adının "Rita" (Margarita) olduğunu söyleyen bir çocuklu genç bir Kabartay kadınına, "Ğuç’ıps" (Demir) gibi Adıgece adlar da bulunduğunu söylediğimde, "ey ba?" (Çirkin değil mi?) yanıtını almıştım. Tam bir yabancılaşma örneğiydi bu. Sonunda Svetlana, Nataşa, Natalya, İrina, Oksana, Boris, İvan, Feliks, Nikolay, Artur, vb. gibi Hıristiyan Rus adları çoğaldıkça çoğalıyor, Adıge ya da Müslüman adlarının yerini alıyor ve giderek Mariya Grozni (İdar Goşevnay)örneği övünç duyulan adlara dönüşüyorlardı.
Bir örnek de İsrail: İsrail’de gelişmiş bir demokrasi ve hukuk devleti ve düzgün işleyen bir yargı kurumu yanında, ırkçı, milliyetçi ve dinci çevreler de vardır, ama bu tür gericilerin karşısında insan haklarını savunan mekanizmalar ve demokratik güçler de vardır, bunlar da etkilidir. Sonuç olarak bir denge durumu vardır. RF, Türkiye ve Arap ülkelerinde ise henüz böylesine gelişmiş bir ileri demokrasi ve denge durumu oluşmamıştır.
İsrail’de bir Adıge kimseden çekinmeden, özgürce ve dolu dolu Adıgece konuşabiliyor, okulda da dilini öğreniyor; Osmanlı ve İngiliz yönetimleri dönemlerinden beri, Kemalist Türkiyesi’nde yaşanan ırkçı baskılar gibi uygulamalarla karşılaşmamış, dil yasağı denen şeyi tanımamış ve yaşamamış. Ama İsrail Adıgeleri’nin 1948 öncesi uzantıları olan, sözgelişi Ürdün ülkesi Adıgeleri ise her bakımdan dökülüyorlar, Araplık içinde eritilip bitiriliyorlar.
Diasporanın bir şansızlığı da Balkanlar’da olsun tutunamamış, geri ve özgürlüksüz ülkelerde yaşıyor olmak. 1878 Balkan sürgünü olmasaydı, bugün 1 milyonun üzerinde bir Adıge nüfus AB yurttaşı olacak ve baskı kalkanından kurtulmuş olacaktı. Kemalistler’in AB’yi istememe nedenlerinden biri de ırkçı baskının ortadan kalkacak olmasıdır.
Bu arada Kuzey Kafkas cumhuriyetlerinin sadece dil, kültür ve siyasal alanda değil, ekonomi alanında da dökülmekte olduklarını söylemeliyiz. Oysa oralarda verimli topraklar, ormanlar, hayvan varlığı, madenler, zengin su akıtan ırmaklar ve mineral su kaynakları, büyük bir turistik potansiyel var. Adıge bölgeleri, Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabartay-Balkar ve etnik bir yöre olan Şapsığya (Soçi ve Tuapse rayonu), bu yerlerin tümü ve çevreleri doğanın bir armağanı olarak birer güzellik diyarı, birer turistik Adıge toprağı. RF’nin en güzel yerleri. Ama bütün bunlara karşın bugün bu yerler, yoksulluk, suç örgütleri, suç ve rüşvetten geçilmiyor. Tam bir bataklık. Buraları RF’nin en geri, en ihmal edilmiş ve en yoksul köşeleri arasında. Ticari yollar ve arterleri bu cumhuriyetleri dışlıyor. Buraları sanki 40-50 yıl öncesini yaşıyor. St.Petersbug ve Moskova gibi kentlerle Nalçik ya da Maykop arasındaki uçurum, İstanbul ve İzmir ile Bingöl ya da Hakkari arası gibi. Tarım ürünleri, özellikle sebze ve bostan tarlalarda çürüyor, büyük kentlere gönderilemiyor, satılamıyor ve ticaret yapılamıyor, çünkü suç örgütleri kol geziyor, köşe başlarını tutmuş. Adeta abluka altında bir yaşam sürüyor. Bu gibi durumlardan Rus, Adıge, Ermeni, Tatar, Türk (Ahıskalı), Kürt, vb. herkes, yani tüm Adıgeyliler nasibini alıyor. Bu yüzden Adıgeler toparlanamıyor ve Diasporaya el uzatamıyorlar. Üst yönetim ise, "Hele bir bekleyin, herşey düzelecek" diyor ama umut ekmeği karın doyurmuyor.
Verilen sözler de tutulmuyor:
Örneğin 1999’da RF hükümetinin iskan garantisi ile 174 Kosovalı Adıge, törenlerle 135 yıl sonra ata toprağı Adıgey’e geri getirilmişti. Ama aradan dokuz yıl geçtiği halde, verilen sözler yerine getirilmedi, hala evsiz Kosovalı aileler var (bk.Jineps, sayı 22, s.3). Oysa aynı sıralarda 155.400 Rus’un, ev verilerek sessizce ve büyük bir gizlilik içinde AC’ye yerleştirildiği de biliniyor (bk. Nart dergisi, 2003, sayı 36, s.86). Peki bu bir çifte standart, negatif bir ayırım, insanı bir aşağılama ve Adıge insanını üçüncü sınıf insan yerine koyma olayı değil midir? Bu insanların süründürülmeleri, Adıge Diasporası için üstü kapalı bir uyarı, bir gelmeyin uyarısı sayılmaz mı?.. 2007’de çıkarılan federal dönüş yasası gereği 50 kota dağıtıldı, bir tanesi olsun bir Adıgey’liye verilmedi. Adıgeler hala "sakıncalı piyade" mi?
Bu bakımdan RF üst yönetimi, uluslararası düzeyde demokrasiye ve hukuk devleti ilkelerine saygı göstermeye çağrılmalıdır.
Olumlu şeyler de var
2014 Kış Olimpiyatları’nın AC’ne bitişik tarihi bir Adıge toprağı olan Ş’açe’de (Soçi) yapılacak olması, Soçi ile birlikte bitişik komşu Adıgey yöresinin de alt yapısının ve ulaşım şebekesinin geliştirilmesini zorunlu hale getirmiştir. Şans bu kez beklenmedik bir biçimde Adıgey’in de yüzüne gülmüştür. Ama bu şans Adıgelerce yerinde kullanılabilecek midir? Çünkü Adıgeler sulu dereye susuz götürülüp susuz getirilmeye alışkındırlar. Örnekleri çok bunun..
Ş’açe’ye en yakın havalimanı Maykop (Mıyequape) Havalimanı’dır. Bu bakımdan uluslararası Maykop Havalimanı’nın büyütülmesi ve modern bir donanıma kavuşturulması, Maykop kentinin de bir karayoluyla Ş’açe’ye bağlanması, Adıgey’in güneyindeki Mıyequape rayonu dağ yolları ve turistik tesislerinin tamamlanması ve çoğaltılması gündemdedir. Dahası güneydeki turistik Maykop (Mıyeqope) rayonunda ya da Ş’açe Olimpiyat alanının bir yerinde bir ADIGE EVİ inşa edilmesi, çevresine restorantlar, dinlenme tesisleri, atölye ve müzeler, resim ve sanat galerileri, sportif eşya alınabilecek yerler yerleştirilmesi, Adıge Sofrası kurularak, yerel şarkı, dans ve konserler eşliğinde konukların ağırlanması ve para kazanılması planlanmıştır.
RF’nin tanıtılması, konukların ağırlanması ve turizm açısından buna zorunluluk vardır. Maykop, sisli Krasnodar’ın ya da kıyıdaki Gelencik’in aksine neredeyse 365 gün sissiz ve güneşli bir yerdir, yani uçakların iniş ve kalkışına her zaman için daha uygundur..
Bölgenin tarihsel ve arkeolojik zenginliği doğal güzelliğine eklendiğinde, AC’nde bu yakınlarda bir turizm patlaması olması beklenebilir. Adıgey’in her yerinden tarih, arkeolojik yapıt ve bereket (termal ve maden suları, petrol, doğal gaz, vb.) fışkırıyor. Örneğin AC’ndeki 8’i devlet, 23’ü de yerel düzeydeki 31 müze içinden sadece Maykop’taki Adıge Ulusal Müzesi’nde önemli bir bölümü milat, dahası bir milyon yıl öncesine, Adıgeler’e, Adıge atalarına ve Adıge devletlerine (Mıvt’e, Sind, vb.) ait 70 bin değişik örnek (yapıt/sauğet) sergileniyor. Bu da Adıgey’in tarihsel ve tarih öncesi geçmişinin ne denli görkemli olduğunu gösteriyor. Adıge toprağı dağcılık ve su sporları, yaya ve atlı gezinti, termal ve kültür turizmi yönünden de dünyanın sayılı, en önde, en gözde ve en eşsiz yerlerinden biridir. Adıgey ve bitişik Soçi’deki temiz atmosfer dünyanın pek az yerinde bulunabilir. Örneğin AC’den sinsi oyunlarla koparılmak istenen, nefes kesici güzellikteki Leğo-Naqe’de bulunan ve 1.520 m yükseklikte olan Aziş Yeraltı Mağaraları Kompleksi’nde oksijen oranı % 38’dir (doğada % 21), burada hiçbir zararlı bakteri yaşayamamaktadır ve burası şimdiden hasta ve turist akınına uğramıştır (Leğo-Naqe için bk.Jineps, sayı 21, s.10; ayrıca "Argun" gazetesi, 1992 sayıları).
Alt yapıları ve sanayileşme tamamlandığında, Adıge (Çerkes) cumhuriyetleri, petrol ve doğal gaz zengini RF’nin yükselen devasa ekonomisi içinde güçlü birer partner olarak yer alacaklar, aradaki ekonomik uçurum da kapanacak, böylesine bir ortamda, yoksulluktan ve gerilikten beslenen Rus şovenizmi ve saldırganlığı da gerileyecek, buna karşılık demokrasi güçlenecek, toplumun beklediği ve demokratik kamuoyunun desteklediği Anayurda dönüş hakkı da, kaçınılmaz olarak tanınacak, istekli Adıgeler’in yerleşecekleri yerlerde de, batmaya yüz tutmuş olan dil (diller) de kısa bir süre (birkaç yıl) içinde yeniden canlanabilecektir (1960 sonrasında Kıbrıs Türk dilinin yeniden canlanması örneğindeki gibi).
Ama önce özgürlük gerekir, bunun için de RF’nin 1864 yılı etnik temizlik ve sürgününü tanıması, sürgündekilere, UNPO kararına uygun olarak (bk."Unpo, Çerkes Ulusunun Durumu Üzerine Karar", internet), Diasporaya çifte vadandaşlık ve dönüş hakkı vermesi, kısıtlayıcı ve kuşku uyandırıcı davranışları sona erdirmesi, Diaspora’da da bir demokratik birikimin bulunduğunu kavraması ve demokrasiyi geliştirmesi, geçmişte Adıgeler’e karşı işlenmiş olan insanlık ve savaş suçlarından ve tarihi bir ülke olan Çerkesya’nın yok edilmiş olmasından gurur duyma ve kutlamalara bir son verilmesi de gerekir (uluslararası demokratik anlayışa uygun olanı da budur).
Diasporanın da Rus aleyhtarı, yerel ulusal birimleri baskı altında tutan ve demokratik olmayan tutumlarına artık bir son vermesi, diyalog ve dostluğun değerini kavraması, konuya ırkçı ya da milliyetçi bir bakış açısıyla değil, bilimsel, tüm halkların ve insanların yararına ve kardeşçe bir anlayışla yaklaşması; Kafkasya’ya kendiliğinden gidip bireysel olarak oraya yerleşen Adıgeler’in de, oradakilerden hiçbir maddi yardım beklememeleri, kendi olanakları ile yetinmeleri, orası ile uyumlu olmaları gerekir.
Bu arada, bir aşiret mensubu imişiz de aşiretimizin kusurlarını gizliyormuşuz gibisine bir geri anlayıştan sıyrılarak, kendimizi de eleştirebilmeliyiz. Eleştiri, özeleştiri ve hoşgörünün bulunmadığı bir yerde ilerleme ve gelişme olmaz. Geçmişte çağdışı kalmış birçok özelliğimizi değiştiremediğimizi, bir bölümümüzle köle emeğini sömürmeyi sürdürdüğümüzü, insanımızı (özellikle güzel kız ve erkek çocuklarımızı, "köle" diyerek yuvasından koparıp) para karşılığı esir tüccarlarına, seks tacirlerine ve doyumsuz haremlere sattığımızı, bu yavrularımızın geleceklerini kararttığımızı, bu yönden kirli ve bozuk bir sicilimizin de bulunduğunu, Şeyh Şamil’in (Шыхъ Шамил) Dağıstan ve Çeçenya’da beyliği ve köleliği yok ederek getirdiği eşitliği, Çerkesya’da gerçekleştiremediğimizi, çağın çok çok gerisine düştüğümüzü, o yüzden merkezi bir otorite oluşturamadığımızı, güçlerimizi birleştiremediğimizi ve kendimizi gerektiği gibi savunamadığımızı, özgürlük tanıma yoluyla nüfusun önemli bir kesimini oluşturan köleleri savaşa seferber edemediğimizi, gönüllülük ile sınırlı, parçalı, dağınık ve birbirinden kopuk bir direniş koyduğumuzu, kişisel çıkarlarını ulusun çıkarları üstünde tutan sömürücü (gerici) sınıfların ve derebeylerinin peşlerine takıldığımızı, onların oyunlarına gelerek barış fırsatlarını sürekli kaçırdığımızı, ileriyi göremediğimizi, yabancılar, özellikle Osmanlılar, İngilizler, vb. tarafından sık sık kullanıldığımızı ve halen kullanılabildiğimizi de bilmeliyiz. Kötüyü değil, daima iyiyi örnek almalıyız.
Öte yandan Adıgey’deki Ruslar’ın, özellikle eski mujiklerin (köle köylülerin), Adıgeler’le savaşan ve katliamlar yapan İmparatorluk askerleri olmadıklarını, onların 1861’de Rusya’da serfliğin (toprak köleleliğinin) kaldırılması üzerine kölelikten azat edilip Adıge toprağına yerleştirilen ve kendilerine başka bir seçenek tanınmamış olan köylülerin torunları olduklarını, onların ve diğer barışçı Ruslar’ın Adıgeler’le bir sorunlarının bulunmadığını, 1864’ten beri onlarla barış içinde bir arada yaşandığını ve yaşanması gerektiğini, başka bir seçenek olmadığını bilmemiz gerekir. Hoşgörü ana karakterimiz olmalıdır, hoşgörülü, ama kararlı olan insan daima daha güçlü olan insandır.
Bir barış adası olarak bilinen Adıgey’deki (AC) Rus ve Adıgeler’in bu yakınlarda, AC Devlet Başkanı Aslan Thak’uşın’ın dengeli yönetimi ile birlikte, ortak çıkarlar doğrultusunda birleştiklerini ve belli bir mesafe aldıklarını, Rus ve Adıgeler’in elbirliği içinde bölgelerini, AC’ni kalkındırmaya başladıklarını, bir bölüm Rus öğrencinin de, gönüllü olarak Adıgeceyi öğrenmekte olduğunu duyuyoruz. Ayrıca festival, şenlik ve kutlamalar düzenlenerek yerel kültürel özelliklerin canlandırılmasına, arkeolojik kazılar ve müzeleşmeye destek biçiminde kültürel düzeyin yükseltilmesine ve turizmin geliştirilmesine çalışılmaktadır. Bütün bu çalışmalar 2014 Soçi Kış Olimpiyatları ile bağlantılı olarak yaygınlaştırılmaktadır. Maykop-Soçi otoyolu tamamlandığında, Soçi ve Adıgey, birlikte yoksulluğu aşma ve bir gelecek umudu vaad etmektedir.
KBC ve diğer yerlerde başlatılan olumlu adımlar da dikkate alındığında, umutlar artmaktadır. RF’deki 21 cumhuriyet ve diğer demokratik (Rus) birimler bir dayanışma içine girdiklerinde, mesafe alınmış olacaktır. Kuşkusuz dostluk ve dayanışma ırkçılar, kışkırtıcılar ve suç örgütleri dışında, herkesin yararına olur.
Son söz, demokratik bir hukuk devleti için evet, bunun dışındakiler için kesinlikle hayır! Hedef; RF, Türkiye ve Arap ülkeleri için eksiksiz, tam bir demokrasi olmalıdır.

Sayı : 2008 06

Yayınlanma Tarihi: 2008-06-01 00:00:00