Gelenek görenek çocuklar ve gelecek

0
25

Toplumlar bireylerden oluşur, bireyin kültürünü veren ise toplumdur. Birey o toplumdan kültürünü alabildiği sürece kendini o topluma ait hisseder. Toplumlar sahip oldukları kültürlerin özelliklerine göre dünyada konumlanır, yer tutabilirler.

Ahmet Cevat Benk
Düşünmek, konuşmak, üzülmek sevinmek, az korkmak, çok korkmak, çalışmak, dinlenmek, saygı duymak … bütün bu duygular insani olmakla birlikte dozları, yerindelikleri kültürel aktarımla gelişir ve kullanılır. Bir toplumu diğer bir toplumdan ayıran ögeler bu dozlarla, yerindeliklerle ilgilidir.
Dünyada yüzlerce kültür oluşmuştur süreç içinde… Dünya var oldukça da yeni yeni kültürler ortaya çıkmaya devam edecektir. Toplumlar bireylerden oluşur, bireyin kültürünü veren ise toplumdur. Birey o toplumdan kültürünü alabildiği sürece kendini o topluma ait hisseder. Toplumlar sahip oldukları kültürlerin özelliklerine göre dünyada konumlanır, yer tutabilirler. Toplumsal kültür sadece gelenek, görenek örf ve adetle sınırlı değildir. Toplumsal kültürün içinde üretim biçimi, ekonomi ve paylaşımda vardır. Ancak örf, adet ve gelenekler toplumun sosyo-ekonomik gelişimini etkiler. Toplumsal kültür sabit değil değişkendir. Değişikliğe neden olan etmenleri ekonomik gelişim, teknolojik gelişim, göç, aydın faaliyetleri ve eğitim olarak sıralayabiliriz. Diğer önemli faktör ise yaşlı kuşağın genç kuşağın yetişmesi ve gelişmesinde oynadığı roldür.
Yukarıdaki anlatımlardan yola çıkarak kendimize hemen birkaç soru sorabiliriz.
Çerkes toplumu, dünyada beklenti düzeyine uygun bir mevki tutabilmiş midir?
Çerkes toplumu, dünya ulusları içinde ekonomik olarak dilediği yere ulaşmış mıdır?
Çerkes toplumu, karşılaştığı bir olaya karşı toplumsal refleks gösterebilmekte midir?
Bu üç soruyu hangi Çerkes’e sorarsanız sorun size büyük bölümü “hayır” yanıtını verecektir.
O halde toplumsal kültürün gelişimi istenilen şekilde gitmiyor demektir. Bu durumu küçük bir eski anı ile açmak istiyorum. Doğduğum memlekette köyümün bağlı olduğu ilçede haftada bir gün pazar kurulurdu ve biz o gün pazara giderdik. Pazarın bir bölümünde sebze satan kadınların oturduğu bölüm vardı. Orada oturan kadınlar büyük şalvarlar giyerdi. Sattıkları sebzelerden aldıkları paraları şalvarlarının yan tarafını dışarı çıkararak sarar ve ters çevirirlerdi. Bu yaşam biçimi onlar için bir kültürdü. Çerkes kadınları pazarda sebze meyve satmazdı. Eğer mutlaka satmaları gerekiyorsa yerli bir kadına rica eder ona sattırırlardı. O da onlar için bir kültürdü. Çünkü onların aileleri de geldikleri yerlerde kimseye bir şey satmamışlardı. Birisine sebze vermişse vermiştir. Bir gün olur kendisinin sebzeye ihtiyacı olursa, sebze verdiği kişi ona sebze verirdi. Bu gibi nedenlerle bayramlarda yerlilerin çocuklarının parası çok olurdu bizimkilerin olmazdı. Ama ona rağmen bayramı yine bizimkiler yapardı. Zamanla Almanya modası oluştu. Şalvarlı pazarcı kadınların bazıları eşleri ile birlikte Almanya’ya gittiler. Yıllarca oralarda yaşadılar, çok para kazandılar. Mercedeslerle memlekete tatile geldiler. Ben yıllar sonra yine bir Pazar günü, pazar yerine gittim. Yine orada şalvarlı ancak; bu defa sebze satmayan ama aynı taşın üzerinde oturan, kolunda on onbeş adet altın bilezik olan kadınlarla karşılaştım. Bu defa yanlarında dolaşan torunları vardı. Babaannelerinin yanına gelip harçlık istiyorlardı. Aynı kadınlar yine şalvarını yan tarafından çevirip Mark çıkartıp torunlarına verirler ardında “git bunu karşıda kuyumcuya bozdur, benim adımı söyle, benim gönderdiğimi söyle” demeyi de ihmal etmiyorlardı.
Bu kadınlar 15-20 yıldır Almanya’da yaşamış, medeniyetin eşiği Avrupa’yı görmüş ve yaşamış… Ancak; şalvarını değiştirdiğinde, parasını cüzdanına koyduğunda, kültürünün yok olacağını, artık Türk olamayacağını düşünmüş olmalılar ki böyle davranıyorlar. O Almanya’da şalvarını giydiği sürece Türk kalabileceğini sanıyordu muhtemelen….
Kıssadan hisse; Türkiye’deki Çerkesler birbuçuk asır önce Kafkasya’da yaşarken, aynı evde üç kuşak yaşamak zorundalardı. Dede, oğul, torun, büyükanne, gelin, kız, böylesine büyük bir ailenin bir arada huzur içinde yaşayabilmesi için bir aile hukuku gerekirdi. Çerkesler de bu hukuku kurmuşlardı. Evde gelinin kayınvalideye, kayınpedere, eşe, çocuklara, kayınpederin geline, çocukların dedeye babaanneye karşı sorumluklarının ne olacağı, onlara nasıl davranacakları, çocukların büyüklerin yanında nasıl davranacakları belirlenmişti. En katı kurallar ise muhtemelen en çok yaramazlık yapma, ev düzenini bozma olasılığı olan çocuklara konmuştu. “Ayak ayak üzerine atma!” ile başlayan “büyüklerin yanında konuşma!”, “misafirin yanında oturma!”, “sen bundan anlamazsın!”, “misafirin sofrasına oturma!” ile devam eden bir dizi kurallar konmuştu. Çerkes çocuğu böyle yetişti. Sonra büyüdü, sürgün oldu. Bir bölümü Anadolu’ya geldi. Kısa zamanda Kafkasya’dakine benzer düzen oluşturdu. Aynı aile yapısını devam ettirdi. Çevresine de uyum sağlamaya çalıştı. Ancak bu çok zordu, zaman zaman içine kapandı. Geldiği yerdeki insanlar çok farklıydı. Düğünü, cenazesi, aile düzeni hep farklı. Kendi içinde sürdürmeye çalıştı yaşamını. Çevresindeki olumsuzlukları gördükçe daha fazla sarıldı geleneklerine göreneklerine. Elinden geldiğince koruyacaktı düzenini. Hatta hiç dışına çıkmayı düşünmüyordu kuralların. Ancak; düzen hep öyle gitmedi. Kiminin kızı başkasıyla evlendi, kiminin oğlu. Akrabalıklar oluştu. Çözülme başlamıştı. Direnenler de vardı. “Ben kültürümü hiç bozmam” diyenler, “Çerkes doğdum Çerkes ölürüm” diyenler… Onlar da kültürün korunmasını, çocukların büyüklerin ve misafirlerin yanında sofraya oturtulmamasına, ayak ayak üzerine attırılmamasına, gelin, kayınpeder, oğulun aynı sofraya oturtulmamasına bağlamışlardı… O ancak gelini ile sofraya oturmadığında Çerkes olabilirdi. Şalvarın korunması gibi… Oysa artık çok nüfuslu aileler yoktu. Üç kuşak bir arada da yaşamıyordu… Kafkasya’daki Çerkesler de öyle davranmıyorlardı çocuklarına. Kültürün bozulmasında kaybolmasında gerekçeler bunlar mıydı? Tartışılabilir olmakla birlikte bu konunun asıl değerlendirmesinin sosyologlarca yapılmasının doğru olduğu kanaatindeyim.
Bütün bu değerlendirmeler ışığında benim asıl tartışmaya açmak istediğim konu ve önerilerim Çerkes çocukları ve eğitimleri…
Bu konuyu doğru analiz edebilmek için; “nasıl bir insan?” sorusundan yola çıkmak gerektiğinin doğru olacağını düşünüyorum. “Nasıl bir insan, nasıl bir birey, nasıl bir toplum?” sorularının yanıtını birlikte vermiş oluruz. Bu sorunun birinci yanıtı iyi bir eğitim olarak gelecektir. Bu yanıt nasıl bir eğitim sorusunu da yanında getirecektir. Bu soruyu yanıtlamak için önce eğitimin tanımını yapmakla mümkün olabilir. Eğitim; bireyde istendik davranış yaratabilme sürecidir. Bunun için de önce beklendik ve istendik davranışları belirlemek gerekir. Bunlar da toplumdan topluma değişir. Ancak evrensel kurallar vardır. Bunlar asgari müştereklerdir. Bunları, sosyal, temiz, yardımsever, üretken, büyüklere saygılı küçükleri seven, kendine özgüveni olan, toplum içinde konuşabilen, ret ve kabul etmesini bilen, girişken, toplumsal çıkarları gözetebilen diye sayabiliriz. Bu beklentilere ulaşabilmek için, eğitimde üç adet ayak vardır… Okul, aile, çevre bu üç ayak birbiriyle etkileşim içinde kişiliği oluşturmakla birlikte, her bir ayağın farklı ve değişken oranda eğitime etkisi vardır. Örneğin gün 24 saattir, çocuk 24 saatin 6 saatini okulda, 4 saatini sokakta (çevre), 14 saatini ailenin yanında geçirir. Dolayısı ile eğitimde en çok aile etken olur. Eğitimin etkili olabilmesi ya da eğitim sonucunda beklenilen davranışın tamamının gerçekleşmesi için uygulanması gereken bazı yöntemler vardır. Bunların sayısı çok olmakla birlikte, yaparak yaşayarak öğrenme ile deneme yanılma yolu ile öğrenmeyi en etikili yöntem oluşları nedeni ile örnek gösterebiliriz. Öğretme ve eğitme açısından ise, en etkili araçlardan birisi olumlu pekiştireç kullanımıdır. Olumlu pekiştireç; bireye istendik davranış için verilen veriler sonucunda istendik davranışı yapması sırasında “Evet kızım, sen bunu çok güzel yapıyorsun seni tebrik ederim” demek ya da beklendik davranışın bir bölümünü gerçekleştirdiğinde “Evet kızım, sen daha iyisini yapabilirsin” demektir. Olumsuz pekiştireç ise “Sen zaten bilmezsin! Senin bunlara aklın ermez! Sen zaten neden anlarsın ki! Senin bir şeyi doğru yapabildiğin görülmüş mü ki?” gibi cümlelerdir. Bu arada çocuklar kendilerine değer verildiğini gördükleri ölçüde kendilerini başarılı görür ve başarı için çaba sarfederler. Aksi durumda kendilerini değersiz hissederler. Çocuklara olumsuz pekiştireç kullandığınızda çocuklar “Ben bunu istesem de başaramam zaten, babam da hep başaramayacağımı söyler, benim akılsız olduğumu düşünür..! Babam evimizin büyüğü, herkes onu dinliyor, bana sen yapamazsın diyorsa doğrudur, demek ki yapamam!” Hatta zaman zaman çocuklar “Evet, bunun böyle olduğunu biliyorum, ben bunu yapabilirim” diye başlar, peşinden “Yapabilecek olsam babam yapamazsın der miydi? Demek ki benim düşündüğüm gibi değil!” der ve yapabileceğini yapamaz. Bu süreç yetişkinlik dönemlerine de yansır. Yalnız başına iş başvurusuna gidemez, gitse de kendini anlatamaz, işe başlasa başarılı olamaz, sürekli başarısız olma ve eleştirilme kaygısı içindedir.
Başarının yollarından biri güvendir. Güven; evde, okulda, işte, her yerde gereklidir. Güvenin sağlanması için olumlu pekiştireçin sık kullanılması gerekir. Kendisine güvenen birey her yerde başarılı olur. Çocuklar için en önemli güven anne ve babasının varlığı, en önemli ikinci güven ise, anne ve babasının kendisini sevdiğini belli etmesi ve başarılarını kutlamasıdır.
Zaman şalvardan kurtulma zamanıdır.

Sayı : 2008 07

Yayınlanma Tarihi: 2008-07-01 00:00:00