Türkiye Çerkeslerinin Yolu Ne Olmalı (3)

0
351

Turgut Özal dönemine kadar her türden özgürlükçü talebin devlet tarafından bastırıldığı ve halk tarafından ise şüpheyle karşılandığı ideolojik bir sürecin sonunda göstergeler hiçte iç açıcı değildi. Nüfus başına düşen gelir bin doların biraz üstünde, nüfus başına düşen eğitim yılı 3,5 ve içerde üç yüz bin tutuklu, yüz bin siyasi mahkûm.

Özal, Deng Siao Ping benzeri bir politika izlemeye girişti. ‘Piyasaya evet özgürlüklere hayır’ idi yeni Çin liderlerinin siyaseti. Tam o kadar olmasa da; Özal da özgürlükler konusunda pek fazla vaatlere girişmeden, karma ekonomi denen ve ne emmeye ne de gömmeye gelen devletçi ekonomiyi yavaş yavaş terk edip serbest piyasa ekonomisi uygulamalarına girişti. Cumhuriyetin 60 yıllık beceriksizliğinin nedeni olarak piyasayı ‘kamu’nun oluşturmasında görmüştü ve özelleştirmeler yoluyla ‘kamu’nun piyasadan çekilmesini öngörüyordu. Kıyametler koptu. En çok bağıranlar kamuda örgütlenmiş sarı sendikalar idi ama onlardan da fazla direnenler; bürokrasi, hukuk sistemi ve askerler.

Bizler halk olarak, bir şey ‘kamu’nunsa halkın sanıyorduk, yani bizim. Değilmiş meğer. Neyse, bu liberal açılımların bununla kalmayacağı, bunun yanında halktan esirgenen bazı asgari özgürlüklerin getirilmesinin elzem olacağı, muhtemel ki Sn. Evren tarafından pek anlaşılamamıştı. Arkasından gelecek olan, TRT-ŞEŞ uygulamaları gibi bu gün askerlerin saçlarını diken diken eden benzer uygulamaların kaçınılmaz olduğunu kestirilebilseydi eğer, Özal’ı da Menderes gibi ipsiz değilse de cipsiz bırakmazlardı herhalde.

Dünya ile entegrasyonu sağlamadan kendi kendimize ciddi bir beceri gösteremeyeceğimizi kavramış birisiydi Özal. Özal’ın peşinde olduğu beceri ekonomik olanıydı elbette yoksa özgürlükler onun için de öncelikli bir mesele değildi. Ama yine de Kürt meselesinde izlenen politikaların pek doğru olmadığını başbakan düzeyinde ilk seslendiren olması ilginçtir. Kürt sorununun ülkeye kan ve para kaybettirdiğini görebilecek kadar zekiydi ve “Belki bir federasyon düşünülebilir’’ diyebilecek kadar da cesur.

CHP ilericiliği tekeline almış bir parti olarak yutturmuştu kendini yıllarca. ‘Halkın ezici çoğunluğu cahildi, sağ partiler ise bu cehaleti sömürüp iktidara geliyor ve karşı devrim hareketine girişiyorlardı.’ Türk solu da paralel bir Kemalist çizgi içinde gerçek sağı göremiyor ve baş-çelişki olarak sağ hükümetleri hedef seçiyorlardı. Özal’ın bu batı yanlısı atağı kırılma noktası oldu. Sol tarafından savunulması gereken birçok politika Özal tarafından ellerinden alınmıştı.

Kemalizm o dönemlerden itibaren ciddi bir şekilde tartışılmaya başlandı. Süreç içinde öyle bir hal aldı ki bu tartışma, Sayın Süleyman Demirel bile kendisi ile yıllar sonra yapılan bir röportajda “Vahdettin bir yüzyıl daha hain olarak kalmalı, Cumhuriyet eliti zor durumda zira’’ demek zorunda kalmıştı.

Bu süreç çok daha detaylı ve daha uzun olarak anlatılabilir elbet ama uzatmaya gerek yok. Bu gün baş-çelişki Ordu ile Halk arasında. En azından ordunun bir bölümü var işin içinde. Bu, taa başından beri böyle idi ama ne Türk solu anlayıp anlatabildi bu durumu, ne de ordu tarafından ikide bir iktidardan indirilen Türk sağı. Radikal Türk milliyetçileri ise ordu ile aynı şeyleri düşünüyordu ve buna bir düşünce denebilirse tabi. Ordunun emrinde cinayetlere girişti ve sonunda kullanılıp bir kenara atıldı. Sayın Devlet Bahçeli bu geçmişi kavramış görünüyor ve taraftarı gençleri sokağa dökülmemeleri için sürekli uyarıyor.

ZAMANIN RUHU, bir arada huzur içinde yaşamanın şartlarını ve bunun sürdürülebilir olmasını başka şekilde tarif ediyor artık. İnsan haklarına saygılı bir devlet becerebilir bunu.

– Satın alma ve girişim özgürlüğü de dâhil bir serbest piyasa olacak, devlet bu ortamı sağlayacak.

– Bireyin dil ve din başta olmak üzere farklılığını koruyabileceği ve geliştirebileceği bir demokratik iklimin inşa edilmesi gerekecek.

– Hukuk, devlet ile birey arasında problem çıktığında ikisine de aynı mesafede durup adil olacak. Devletin âli menfaatleri gereği, devletin suç işlemesine göz yuman bir hukuk olmayacak. Zaten öylesine de hukuk denmiyor artık.

Esası bu üç temele dayalı yönetim biçimi son yarım asırda sadece Avrupa’ da gelişti. Eski düşman birkaç ülke arasında başlayan ekonomik birlik zamanla bir demokrasi çemberine dönüştü. Bu birlik, sadece demokrasiyi kendi beş ülkesi arasında geliştirmekle yetinmedi, bu gün 27 ülke ve yaklaşık 500 milyon nüfuslu, çok uluslu çok halklı büyük bir organizmaya dönüştü. 40 tan fazla dil ve ondan da fazla farklı kültür, birbirini iteleyip kakalamadan geliştiriliyor, birbirlerini koruyarak yaşıyor. Birbirlerine karışan ve denetleyen, birbirlerine mecbur halklar topluluğu oluşuyor yavaş yavaş. Kriz çıkınca hepsi etkileniyor ve çareyi dayanışma ile çözmeye çalışıyorlar. Birilerine kötü gelebilir bu durum, bence değil. Herkes batsın ben zenginleşeyim diyemiyor hiçbiri. Bundan güzel ne olabilir.

60 yıl Osmanlılar ile ve 85 yıldır Cumhuriyet ile yaşanan bir sürecin sonunda Çerkesler, çok büyük özel baskılara uğramadılar belki ama ne kültürlerini koruyabildiler ne de dillerini. Bu yitirdikleri şeylerin yanında zenginleşemediler de üstelik. Diğer yandan devlete sürekli yakın durmalarının herhangi bir faydasını da görmediler. Bu gün bu değişen şartlar altında yeni baştan yeni bir duruş almak durumundalar.

Bu yol açık toplum ve demokrasidir. Somut çerçeve ise Avrupa Birliği.

Sayı: 2009 05
Yayınlanma Tarihi: 2009-05-01