RÜYA

0
11

KhAzAn Yusıf
Çeviri: Fahri Huvaj
Çürümeyen Kadeh…
Hasan, şafak vakti bir şeyden çok rahatsız olduğu belli, boş sığır ahırlarını, koyun ağıllarını dolaştı durdu. Bunlarda da huzur bulamayınca ayrılarak, ne tavuk ne hindi ne de kuşların çoktandır eşelenmez olduğu ıssız avluda dönenip durmaya başladı. Son birkaç yıldır hiç konuşmaz olduğu komşusunu evden çıkmış görünce belirgin biçimde sevinerek ona doğru yöneldi.
– İyi sabahlar, Hanas!
İki komşunun birbirine gidip geldiği, küsüştük­leri zaman iyice çivilenerek iptal edilmiş küçük bahçe kapısına hızla koştu Hasan ve çivileri kanırtarak söktü. Aralarında hiçbir şey olmamış gibi küçük bahçe kapısını komşusuna açarak eliyle işaret etti;
– Gel, gel, buyur, Hanas! Şöyle içeri gir de biraz nefes alalım. Gördüğüm ilginç rüyayı anlatayım da, sen de bir yorum yaparsın…
Komşu, bir zamanlar varlıklı, tutarlı bir insandı. O görüntü hâla devam ediyordu, ama içkiye düştüğünden beri kalbinin kabul ettiği şeyler iyice azaldı. Övgüyle sözü edilen insanları yeriyor, arkadaşına küsünce bütün sırlarını sokak haberi haline getiriyor. Kızgın domuz gibi kırmızı suratı her zaman asık. İçireceğini umdu­ğuna şişe etiketi gibi yapışıyor. Ne zaman rastlasan içkili, kanında var, düşüncelerinde var. İşte bak şimdi de “yüz gram” uzatırlar umuduyla komşunun selamını sevinçle/keyifle iade ediyor, uzatılan ele telaşla uzanıyor. Derken bahçe kapısının eşiğine takılıp tökezliyor, düşmemek için can havliyle kapı çerçevesine el atınca, oradaki sivri çiviyi eline çakıyor.
– A yarımlığa can atarak ölesice! Çiviyi öyle     “ucu açık” barakmasan da ucunu kıvırsan olmaz mıydı?
Hanas homurdanarak, akan kanın bir damlasını bile yere düşürmeden hepsini avucuna akıtıyordu. Biraz birikince yumulup içti. Nefes almak için başını kaldır­dığında, avucunda kalan soluk kan damlasından gelen alkol kokusu Hasan’ı ürpertti.
– Bak şu gördüğüme! Öyle ya, “süregen hareket”(?) olmaz dememişler mi?
Hasan, gördüklerini hemen yorumlayarak, hayretle komşuya bakıyordu.
– İşte bu/vay canına! Rakıyı/votkayı içiyor, damarlardan hızla akıyor, kana karışıyor, sarhoş ediyor. Etkisi geçerken bir şey sokuyor, bir kadeh beyaz kan akıtıyor, onu içiyor, tekrar kana karışıyor, sarhoş ediyor. Etkisi geçerken tekrar onu içiyor… Hiç çürümeyen kadeh! Baksana içimizdeki en cimriye Allah nasıl da büyük kısmet vermiş! Şimdi bir kapik bile harcamadan istediği zaman içerek yaşayacak!.
Hasan komşusuna hiç heveslen­meden çok imreniyordu.
– Doldur, işkembe yanıyor!
Hanas otururken laf atıyor. “Senin gibisi yalvarır mı hiç? Ben nereden bulacağım? Yok işte.” anlamında komşu, omuzlarını büzünce, içerliyor;
– İnsanlar söylerken inanmadım ama Hasan sen gerçekten iyice deli oldun artık. Deli olmasan, içirmeyeceğin adamı niçin davet edesin? Niye lazım olasın ki sen ona!?
Hanas, sövüp sayarak kalkıp, yola koyuluyor.
– Hanas, yahu Hanas, yahu dur hele biraz!
Komşuyu göndermemek için Hasan, önüne geçiyor; “gördüğüm rüyayı anlatmak istiyordum sana…”
– A kadehi toz– toprak olasıca! Boş şişe gibi ne diye yuvarlanıp duruyorsun önümde? Ben ayağı öküz tırnağının altında kalmış gibiyim zaten, acelem var. “içiricilerimi”kaçırtacaksın bana!
Hanas, kızmış, komşunun dediklerini dinlemeden sözünü kesiyor;
– Ne rüyasıymış bu sözünü edip durduğun? Bak­sam ki, her zaman içkilisin. Rüya görmek bir yana, her gün evinin kapısını bile görmeden giriyorsun avluya…
Dur Hele! Tam Yüz Gram Zamanı!
– A Hanas, rüyamda sen de varsın ya, sana dinletmek istemem ondan. “Cuma gecesi görülen rüya çıkıyormuş” derler, anlamını bilirsek işimize yaramaz mı?! İşte bak hâla gözümün önündesin. Herkesten iri/ büyük, herkesten uzun, içlerinde seçiliyorsun…
– A yudumsuz kalasıca, kimlerin arasına diktin şimdi beni! Neyse, hadi, sustum!
Kafasına bir düşünce akmışçasına, şişmiş sosis gibi parmağını kaldırıyor Hanas;
–’Herkesten daha uzun boylu olarak gruptan seçiliyordun’ mu dedin? Demek öyle! Tam yüz gram zamanı! Kimlerin içinden seçiliyordum; anlat şöyle tatlı tatlı, genişçe anlat lütfen! İçki dilenici bir grup muydu; emekli aylığını içenler mi; yoksa rüşvetten şişmiş ayyaş memurlar mı? Hele bir bakayım şunlara!
– Hayırdır, desene! Hayırdır, denmeden rüya anlatılır mı, Hanas?
Anlatmaya başlamak için çatlasa da ömürlük âdete aykırı davranmaktan ürperdi Hasan.
–’Hayırdır!’ dersem ben, kısmeti boş bardak olası, rüyan hayırlı olacaksa, bir gram kadar bile gelmez bana. Hele bir de benim hayrımsa. Hayırdır!
– Hayır gelsin başımıza. Biliyor musun…
Hasan heyecanla rüyasını anlatmaya başlıyor.
– Bak şu deliye, ne akıllı! ‘Hayır gelsin başımıza’ diyor. Usyök(?), Hanas, şunun dediğine bak: ‘başımıza gelsin. İyi içkici koca bir grubun içinde seçilir gördü ya, hemen ilişiveriyor yanına.
Hanas duyduklarına hayret ederek düşüncelerinin üstünü iyice açıyor. Sonra, sanki büyük bir yönetici olmuşmuş gibi, ağır bakışlarla komşuyu ezerek, yüksek sesle:
— Gevezelik edip durma da, şöyle bir baktır beni o gruba, bari karşılaşırsak tanıyayım diye!
Hasan, komşunun şişinip duran biri olduğunu, kızınca sağı– solu yumruklamayı sevdiğini bildiğinden, onunla sohbet etmeyi hiç istemezdi, ama ne yapsın, rüyayı birine anlatmasa, kendi de çatlayacaktı.
Acımaklı Göz Yaşı Tanelerinden Bakamaz Halde
— Cuma gecesi biterken, şafak sökmek üzere iken görmekte olduğum rüyadan soğuk soğuk terlemiş olarak sıçradım. Benim kocakarı, iki gözü acımaklı gözyaşı tanelerinden bakamaz halde, eli titreyerek, ıslak havlu ile alnımı silip duruyordu başucumda.
Kalbini bastırarak Hasan anlatmaya başladı:
— Ah, ne geldi başına, ihtiyar? Azrail başına çökmüş gibi ıhılayıp tıslamaya başlayınca ödümü kopardın. Bir açabildiysen gözlerini, sorun değil. Püü– pü. Pü! Ne ki bu içtiğin? Kudeden(?) mi yapılır oldu bu batasıca içtiğiniz rakı/votka Ne kadar pis kokuyor! A benim Yüce Allahım! Çocuklarımıza acımanı diliyorum. Şu, baban olsa ne iyilik kaparsın ki!.
Benim kocakarının ebedi şarkısı, uzaktan kulağıma geliyordu. Göz kapaklarımı kaldırıp yukarı bakınca, söylenerek tepemde duranın iyice kocakarı olduğunu ilk kez yakaladım. Otuzbeş yaşına girmiş kadın iyice içi geçmiş olmuştu. Bundan irkilmiş, biraz da kalbimden ürpermiş, gençliğini yeniden yakalamaya can atarak göz kapak­larımı yeniden indirdim. Şu zavallının gençliğinde yanından yöresinden geçenleri arkasına döndürüp baktıran o görünümünü, kalbimi tutsak eden belini, kalçasını, yürüyüşünü çok aradım. Kahrolası içkinin iyice yıkayıp yuduğu kafanın içinde debelendim ama artık içinde hiçbir şey bulamadım. O aradıklarım yerine cennete götüren melekten kaçarak, benim üzerinde olduğum, şişe kırıklarının döküldüğü cehennem yoluna koşup koyul­muş, arkamdan beni çağırır gibi geliyordu gözümün önüne. Gördüğüm karabasanın üstüne bir de benim kocakarının o görünümü ile yakınıp duran sesi karışınca, dayanamayıp sarsıldım…
— Kocakarının seni okşadığı nasırlaşmış elleri de seni ürperten düşünceler de, Hasan, bana hiç lazım değil. Gördüğünü anlat! Şöyle benim altımdaki gruba çabuk gel de, onları göster bana!
Komşu sesini yükselterek Hasan’a yine bağırdı.
Meyhaneye Ağızları Dönükler…
— İşte, işte onlara da geleceğim… Sen de biliyor­sun değil mi, Hanas, Allah’a büyük imanı olup da kalpleri kıbleye dönük olan Müslümanlar gibi, ağızları meyhaneye dönük olarak şafak vakti sokağa dökülen­leri!? O grubu görünceye kadar çatlarcasına şafak vakti, rüyamda, hızla aralarına dalıp katıldım. Bunlar birbirine imrenerek, herkes dün kısmetine düşen gram sayısıyla ellerine düşen «boynuz»lardan aparabildikleri şişe sayılarını anlatıp duruyordu birbirine.
— Hasan, kısa kes! Biri içerken ağzının akan suyunu yutup, yutkunup duran ortalıktaki bu grup, her gün gözümün önünde benim. Sabrımı taşırmadan, o baldırı çıplak grubu geç de, benim başında bulunduğum şu grubu, karşılaşırsam kaçırmayacak gibi, tam olarak, (apaçık biçimde) şöyle gözümün önüne getir hele!
Hanas’ın güçlükle sabrettiğinin altını çizen kafası, yaş koca Rus kabağı gibi, kızardı omuzunun üstünde.
— İşte, işte onlara da geleceğim… Önceki gün, boğazımdan bir damla bile geçmediğinden, balın ayıyı kendisine çektiği gibi, ağzından içki kokusu daha keskin biçimde yayılanın yanına beni de böbreklerim çekiyordu, iyice içmiş bereketli birini ararken beni grubun tam ortasına çekti. Öyle ama, şu pazar ekono­misi ilişkileri bunları da bozmamış mı!? Ağızlarından azıcık duyulan şu can attığım kokuyu koklatmadılar bana. Daha dün yüz gramımı paylaştığım bu koca herifler, bugün ‘şu surrogotglota(?) ağzımızdan çıkan içki kokusunu bedava koklatacağımıza varsın havada kaybolsun’ diyerek, ağızlarını öteye çevirdiler. «Her halde bana şaka yapıyorlardır» diyerek onlarla birlikte dönünce, kuluçka makinelerinde üretilen civcivlerin, içlerindeki güçsüzleri gagalayarak yedikleri gibi, üstüme saldırdılar, dükkan yolunun kuytusuna düşür­düler, sonra yeniden anılarına sarıldılar. Bizim zama­nımızda, Ğuç’ekhanıkhue Mos’un ‘getir’i olmayana ‘al’ da olmaz dediğini, herkes içinden geçirse de, el ele, birinin elinden düşeni öteki alıp geri uzatarak, birbiri­mizi gözeterek yaşardık. Şimdi şu perestroyka– dölleri gibilerini ne duydum, ne dinledim: ‘getir’den başka bir şeyleri yok, sadece ‘getir!’, sadece ‘getir!’. Henüz 37 yaşında olmama rağmen, umutlarım izsiz, artık ne doğaya ne de insanlara bir yararım olmadan, azıcık kendime gelsem ki, aklım başımdan gitmiş, dükkan yolunun kuytusundayım.
Dünyadaki tüm içkicilerin üzerindeki ebedi azap burada Hasan’ın yüzünde görülüyor, sesinde duyuluyor, iki gözü ifade ediyordu. Onun bu görü­nümü kalbi sıkıştırıyor, bakışları kovuyor, her türlü umudu ayakaltı ediyordu…
— Kısalt, Neç’akh! Çıplak ayaklılar yolu senin gibiler için bugün açılmış değil! Gece– gündüz demeden yabancı ülke “staretejistleri” sizin için çok düşündüler. Onların “tasası” size daha yeni erişiyor. Kimseye imrenmeden, kimse de size imrenmeden, işte o senin yattığın kuytu gibi yerlere sizi atıp bırakırlarsa buna razı gelerek, dilsiz– dilenciler olarak dünyada bulunmanız için onlar çaba gösteriyorlar. Senin talihsizliğini dinleyecek vaktim yok benim.
Öfkeli bir biçimde Hasan gömlek yakasını “khırkhırkh” dedirterek hızla birleştiriyor;
— Kısa anlat, seni içki kokusu arayıcısı! Benim kafamı kızdırmasan senin için daha iyi olur!
Yoksul Hep Bayramcıdır
— Dur hele, Xensi, boğacak mısın beni yahu! O kadar acelen varsa, kısaltayım.
Hasan telaşlanıyor; “Bir dinlesem ki, sesini daha yeniaçmaya çalışan erkenci horoz gibi, ince borazan sesi titreyerek ortaokulun bahçesinden duyuluyor. Baksam ki, oradaki onüç öğrencinin avludan çıktığını görüyorum. ‘Okutmadan nereye götürüyorlar bunları? Öyle diyorum ama, kimin eğitilmişe ihtiyacı kaldı ki şimdi!? Oligarkların çocukları olup, bizim için kamçı tutacakları yabancı ülkelerde okutuyorlar. Sıralı bir bayram düşündülerse sevinerek bizim çocuklarımızı dersten çıkardılar. ‘A benim biricik Tanrım! İnsanlar, yaşamları daha kötü oldukça niçin daha çok bayramcı olurlar?’ Onlara bakarken cevapsız düşünceler ayaklanıyor kafamda. ‘İlginç değil mi?’ Diyorum, ne sığırtmaç, ne koyun çobanı, ne balıkçı, ne terzi, ne biçkici, ne astronot belirli bir bayramı olmayan kimse kalmadı memlekette. Bu Tanrının vurduğu yığınların artık sahip olmadığı tek şey, daha önce çalıştıkları işyerleri”.
Öylece aklım debelenip dururken, gördüklerim de tam kalbime erişmez durumda güçlükle dükkan yolu kuytusundan başımı çıkardım. Öğrenciler yola çıkar çıkmaz çağrı yazıları ve insan resimleri içeren pankartları kaldırıp yola koyuldular. Borazan sesi yakınlaşıyordu.
Bizim de Bayram Ayımız Olsun
Neden bizim de “İçkicilerin günü” diye bayram günümüz olmasın? Gelmekte olan öğrencilere bakarken ilginç bir düşünce geliyor kafama. Yahu, Hanas, doğruyu tam söylemek gerekirse, yönetimin/devletin, görev verdiği milletvekillerini bir yana ayırırsan, kentlerimizde de köylerimizde de yaşayanlara işyeri olarak bıraktığı tek yer meyhane değil mi?! Memleketteki varlıklılara eskiden ‘kinyaz’, ‘baron’, ‘dük, düşes’, ‘lord’, ‘han’, ‘markiz’, ‘raca’ gibi unvanlar verildiği gibi, şimdi içkicilerin de unvanları olmaya başladı. Emekliliğe de ulaşmamış ama yaşlı sayılarak “bırja truda”(?) dedikleri işyeri ve çalışma borsalarınaalınmayan yaşlı adamlara “yasal içkici” diyorlar. “Çalışma borsası”nda yer alıp bazen ek işler de verilenlere “tescilli içkici” diyorlar. Üçüncü olarak “sosyal olarak korumalı içkiciler” denilenler artık işyerlerine kabul edilmeyen emekliler olup zaten azıcık olan emekli maaşından kimi toplumsal katkıların bedelleri kesildikten sonra arta kalan bir şişe parasını de içip tüketenlerdir. Bizim yabancı yatırımcılar şunlara bir ay kadar süreli bir bayram verselerdi, içkiye doyarlardı, bir sürüsünü de öte dünyaya uğurlarlardı. Bizden biri öldükçe dua yerine senin hep “ne kadar az insan olursa bize o kadar çok şnaps düşer” dediğin burada aklıma geldi yeniden.
— A koca deli, ben bilemedim ama, vallahi sen tam bir kâhinsin,
Hasan’ın düşüncesinin izini Hanas hemen yakalıyor; “Söylediğinde, galiba büyük bir öz var… Ben hep derim ya; içki kaçınılmaz olarak kafayı çalıştırır! Baksana devlet adamı gibi aklın nasıl da isabetli çalışıyor!”
— Balıkçının da, koyun çobanının da, mafyanın da bayram günleri varsa biz içkicilerin hem de yalnız bir gün değil, niçin belirli bir ayları olmasın?! diyor Hasan, komşunun kendisine attığı azıcık övgüden yüreklenerek, “niçin, Hanas, içtiğimizi devletten mi çalıyoruz?”
—“Hayır, hayır… İşimiz henüz çalma noktasına varmadı”, kaygılanıyor konuk.
— İçtiğimiz için para ödemiyor muyuz?
— Ödüyoruz elbette!
—Yanında meze de satın almıyor muyuz?
— Alıyoruz!
— Onlar için ödediğimiz paralar nereye gidiyor?
— Nereye gitse de onu yönetim elinden kaçırmaz. Bu belli. Hakikat!
— Peki biz içkicilerin yönetime yaptırdığı kârdan daha fazla yaptıran fabrika olsun, atölye olsun, kolhoz olsun, çiftlik olsun ne biliyorsun? Biliyor musun onlardan birinin adını söyleyebilecek gibi? Doğru söyle, Hanas, haydi!…
— Bil– mi– yo– rum, bildiği bütün iş yerlerini kalbinden hızla geçirerek Hanas cevap veriyor, “ispirto, rakı/votka, bira gibi şeyler, tatlı, ip, konserve ya da başka şey üretilen fabrikalar… bizim kendi özel mülkümüz sanarak koruyup kolladıklarımızı, yönetici değiştirmelerle batırarak, tozunu attırdılar, parçalayıp dağıttılar. Onların eski yöneticileri ile parçalayıp dağıtanlar kaşla–gözle işaretleşerek, aynı telaş içinde üç katlı evler diktiler, yabancı marka arabalar satın alıp, tuğlayla çevrili avlulara park ettiler, koca Alman çoban köpeklerini de bağlayıp oturdular. Şimdi onların içinde devlete bir fayda/kar getirmek niyetinde olan kimse olduğunu ben bilmiyorum.”
Hanas ile Hasan’ın Bayram Ayı…
— Öyle deyip de ümidini kırma, Hanas! Hâla var devletin ekonomisini kalkındıranlar!
— Sen ne diyorsun? Nereden gelmiş onlar? Adını biliyorsan birini söylesene!
— Dur, Hanas, acele etme de düşünelim! Kocaman ülkemizde bizim gibi kaç içkici olduğunu sanıyorsun?
—Yüzbinlerce sayıda olduğumuzu sanıyorum!
— Biz içkiciler olarak sayımız artıyor mu, azalıyor mu? Sen ne diyorsun?
— Elbette, Xesı, sayımız artıyor. Baksana, kentimizde yedi birahane vardı, şimdi 50’ye vardı. “Yasalı”, “tescillisi”, “sosyal korumalısı”yla içkiciler her gün buralara sığmıyor, dolup taşıyorlar. 5 restoran, kafe var idiyse, şimdi 45’i aştı. Oralarda da mafya çocukları, krışa(?) çocukları, patron çocukları dolup taşıyor. Tam anlamıyla çoğalıyoruz. Bu bir vakıa!
—Yalnızca çoğalmıyor, geometrik ölçülerle çoğalıyoruz. Bugün üç kişiysek, yarın 9 kişi olacağız. Yarından sonra her dokuz kişi dokuzar kişiyi daha içkiye çekiyor, 81 kişiye ulaşıyoruz, bir sonraki gün 6 bin olacağız…
— Ee– veet… Dur hele! Yüz gram zamanı! Dur!. O kadar insanın içeceği içki nereden gelecek, Hasan?! Duruma göre içkiye can ata ata ölceğiz. Can atıp durmaktan önce bugün içeyim de boğsun beni, Hanas yerinden fırlıyor…
— Dur hele, acele etme de, dinle Hanas! Son olarak bugün tek kullanımlık kadehlerden bizim içkicilere 140–150 rubleye sattıklarıyla kaç satıcıyı milyoner yaptık? Biz içkiciler olarak sayımız arttıkça içtiğimiz de çoğalmıyor mu?… Düşüncelerinin derinliğini belli ederek Hasan, sivri sorular koyuyor ortaya, “Biz miyiz yönetime yarar sağlamayanlar?! Biz miyiz onun ekonomisi için çalışmayanlar, onu kaldırmayanlar?! Peki, öyleyse neden biz içkicilere devlet belirli bir ‘bayram ayı’ vermeyecekmiş?! Neden, biz ülkemizde yaşayan, bayram günü verilmiş öteki insanlar gibi değil miyiz?!”
— Vallahi sen dahisin Xesı!
Hanas, “içiricilerini” unutmuş, komşuya yanaşıyor, biraz düşünüp öne çıkıyor; “Hasan, rica ediyorum, bir zaman yiğitlik göster de bu düşünceleri gazeteye yaz. Bütün ülke yanımızda olacak! Kim bilir, tüm dünyayı uyandırır da, ülkelerin böyle bayramları olursa, içkicilerin ayına senin adın ve benim adımla ‘Xen– Xesı ayı’ diyebilirler?! Olmayacak iş yok…”
Şunun kendi yanına geçmesi Hasan’ın pek hoşuna gitmiyordu ama önemsemiyordu. Kafasında ayaklanan değerli düşünceler iyice sarmıştı kendisini.
Değerli tekçiler! Bir çubuk–bir kazık halinde, dünyadaki tüm içkiciler olarak bayram ayımız için mücadele edelim!
Sesim çıktığı kadar bağırarak çağrı mesajımızı gruplara saldım.
“…Mücadele edelim…, mücadele edelim…, mücadele…, mücadele…, edelim… edelim…”
Köyden uçup giden çağrı mesajı kulağımda çok kaldı.
İsterse Dini Bayram Olsun, Yeter ki İçmemiz Gereksin…
— Arkama baktığımda, eksilenin hemen eklendiği satış yerlerindeki şişe sıraları gibi, meyhaneye dökülen grup çağrı mesajımı kapmış, köyü çınlatıyordu. Bunlar bir yana, yüzyılın çağrı sesi olarak “DEĞERLİ TEKÇİ­LER!…” biçiminde kalbimden duyulan ses, kendi kendine koca dünyanın bütün kuytu yerlerine ulaşmış gibi hissettim. Şu sıra dünya benimdi,
Gözlerinden ışık saçarak, karşısında kendisine rüyasını anlatıp duran komşusunu, Hanas, ilk kez görüyormuş gibi, dinliyordu;
— Her yerde her taraf birden ıssızlaştı, sürdürdü Hasan rüyasını, “bir de baktım ki, okuldaki öğrenciler yetişmişler, karşımda duruyorlar. Onları görür görmez içki arkadaşlarımın sesleri dinginleşti. Uyanık küçük bir kız, gözün içine atlarcasına, saz damın minik kuşu gibi hoplayıp zıplayarak, öğrencilerin başına geçti. Onun elindeki çerçevede(pankartta) resmi bulunan ak sakallı ihtiyarı da birden anımsadım.”
— Bugün dini bayram mı yoksa? kimseye yönelik olmaksızın sordum.
— Dini bayram olsun isterse, içmemiz gereksin de! Birinin beklentisi arkamdan duyuldu.
Burada küçük kız, içinde bulunduğu gruptan öne çıkarak, babasının resminin altına yazdığı şiiri tane tane keskin bir sesle okudu.
“Değerli babam, köyün onuru!
Kalbiyle de temiz, görünümüyle de güzel!
İnsanları saygın gören köy imamı.
İsterim ben: herkes babam gibi olsun!
— “Sanırım bugünkü gün din işi filan değil. Herhalde yaşlıların günü olmalı”, değerli umutlarını yitirmek istemiyerek resimleri gözden geçirirken, arkamdakiler fısıldaşıyorlardı, “onlar olsa da benim için daha da iyi. Yüz gram onları çabuk kendinden geçirir, farkında olmadan bir sürü içkilerini içeriz”.
Çocuk Çağrıları
Küçük kızdan sonra kocaman oğlum öğrencilerin içinden öne doğru çıktı. Bir de baksam ki, elindeki resmi gönlünün razı olmadığını belli ederek, yükseğe kaldırmış, bana gösteriyordu. Resimdeki ihtiyar, adeta bakışlarımı çekiyordu. Bakışları, boş şişe gibi, örselenmişti. Toz rengine dönmüş, yiyecek gibi hevesle bakan koca gözleri derin gözbebeklerinde kayboluyordu. Buldog suratı gibi buruşuk yüzünü, terkedilmiş yaban tarlası gibi, ot– çöp bürümüştü. Benzi soluktu. Kötü görünümlüydü. Karnı sırtına yapışmış gibiydi. Şişe kapaklarının örselediği kesici ön diş artıkları, sararmış sırıtıyordu. Son aylarda boğazından geçen yiyecekleri belli eden yemek lekeleri gömleğinin göğsünde, uzun kravatında, pantolonun üst– ön kısımlarında seçiliyordu. Şişmiş ağır gözaltı torbaları kızarmış göz kapaklarını soymuş, hilkat garibesi gibiydi. Tanrının da, doğanın da, insanların da artık terkettiği tam bir tusnakh(?) idi!
“Bunlar için bayram ayı elde etmeye yaşamımı adayacağım”, kafama gelen büyük amaca yüreğim de katıldı, sanki çıkıp şimdi hemen umudunun ayak izlerini izleyecekmiş gibi, tıp– tıp tıp– tıp diyerek atıyordu. Yüreği acıtan ihtiyarın yüzüne daha fazla bakamadan, resmin altındaki sözlere yöneldim. Tam o anda oğlum onları okumaya başladı:
— İçki aklı yağmalar, temiz kalbi ayakaltı eder. Boğar genç umudu, çürütür insanlığın temelini! İçme, babacığım, acı şeytan suyunu, Geri çekil, babacığım, köksüz yoldan.
Okur okumaz, oğlum acı bakışlarını bana doğru yöneltti. Onu farkeder etmez kan beynime sıçradı; resimdeki tusnakh da, şiirin konusu da bendim.
—“Sen de kenidini adam gibi adam sayıyorsun, öyle mi? Hah– ha– haa!”, mutlulukla Hanas güldü bana, “bazen aynaya bakar gibi yapsana, kardeşim! Şimdi görseydin kendini, resimdekini Nart Sawsırıkhue sanırdın. Ha– ha– haa!”
Onur ateşi kapladı her yanımı. Taras Bulba’nın dedikleri de, yaptıkları da, İvan Grozni’nin yaşamı da kalbime akıp gömüldüler. “Bütün ülkeyi güldürüyor bana. O, hele bir avluya gelsin de…
Bağışla Beni Evlat, Hem de Sağol…
Kalbime gelenlerle ilgili olarak kuşkulandırmama isteğiyle, Amerikalıların yüzlerine geçirdikleri o aldatıcı gülümsemeyi yansıtarak, yavaşça tekrar gruba sızdım. Ama onlar artık beni hiç umursamıyorlardı. Çocuklarının elindeki resimlere onlar da tutulmuştu, altlarındaki yazıları dudakları kımıldayarak okuyorlardı. Resimlerde köydekilerden de köyden ayrılmış olanlardan da çok kimse vardı; “Oluşa göre yalnız değilim! Öyleyse Allah yüzümü tekrar yıkamış değil mi! Yalnız olmamam, kalbimi sakinleştiriyor. İşte Said’in küçük oğlu da, gözyaşlarını tutamayarak, babasının resmini bize göstererek, önümüzde duruyor. Resimdeki, yaşını anlamak kolay olmayan saçı– sakalı karışmış adamın altında şöyle yazılı:
“Saygıdeğer babamız! İçmek seni bize yitirtiyor, ailemizi yokluğa itiyor. İçme şu acı haram suyu; aile sana yalvarıyor!
“Baba, yaşıtlarıma, ‘emekli maaş içicisinin oğlu’ dedirtiyorsun bana. Ninemle Dedemin çok az olan emekli maaşını onlara rağmen içip, kıvrandırıyorsun. Ona ilişmek (/oraya varmak) talihsizlik. Dur, Babacığım, günah işleme! Yetmez mi babacığım, şimdiye kadar içtiğin?!
Resmin altındaki yazıyı çocuk okuyuncaya kadar, Hataw sessizce gözyaşlarını silerek onu dinleyip bekledi. Bitirir– bitirmez, “Bağışla oğlum, hem de sağol diyerek, oğlunun omzuna elini koydu ve evlerine yöneldiler.
“Kıymetli babacığım! Dilenip içerek, kent meyhanelerini dolaşıp durduğunu kulaklarımızdan eksik etmiyorlar. Kent cennet değil, köy cehennem değil. Birlikte çalışırsak, evde hayır da huzur da buluruz birlikte. Artık gel babacığım, ben seni bekliyorum, sesini özleyerek annem de kulak kesiliyor!
TopalÇetıkhue’nin oğlu bunu okuyup, resmini arkaşlarına göstererek uzun süre durdu.
“A benim kıymetlim, sevgili babam! İçmek batırıyor ocağını, seni sevenlerin kalplerini eziyorsun (kırıyorsun). Terket içmeyi, yalvarıyoruz!
Altında böyle yazılı olan Şhanıkhue’nin resmi bulunan çerçeveye güzelim kızı yaslanmış, iri gözyaşı damlalarının arasından bakarak, babasının iki gözünü arıyordu. Ama Şhanıkhue çoktan kayıplara karışmıştı, aramızda yoktu.
Petxıkhue’nin oğlu Erik sıradaki öğrencilerin arasından seçiliyor.
“Arkadaşı da, komşuyu da, akrabayı da babacığım rakı/votka terkettirdi sana. İçmek bozuyor seni, bizi de sana kaybettiriyor. Ayrıl dünyayı sana zindan edenden, içme katil rakıyı/votkayı, biricik oğluna seni düşman edenden!
Babasının iki gözüne bakamadan çağrıyı atıp öğrencilerin arasına geçiyor.
 “İçmiyorum” Demeye Utanır Oldu Adige
Çocularımız, suratları asık olarak önümüzde duruyorlardı. Duran otobüs ve birkaç otomobildekiler de çıkmışlar, çağrı yazılarını okuyorardı. Sessiz sarsıntı/ çığlık onların tepesindeydi.
— Bizim içkicilerden kim kendisini böyle gösterir?! Direktör, yüz gramı sever ama bu konuda eğitim müdürü ile konuşalım. İyi akıllarına geldi. Dünyada suskun bir şekilde yaşayarak kendi ocağımızı batırıyoruz. Bunu aklına getireni iyice bezdirmiş olmalılar. Ah, ah, Adıge köylerimiz tamamen içkici yetiştirir oldular.
Otobüsten inen iki kadın, gördüklerine kapılmış fısıldaşıyorlardı…
— Ne felaket bir dünyada kalmışım?! Biricik Allah acıyıp yüzümüze baksın… Eskiden köyde ortaya çıkan bir içkici, adam yerine konmaz, karşılaşanlar selam vermemek için kaçınırlardı. Şimdi «içmiyorum» demeye Adıge utanır oldu”, yakınıyordu oradan geçmekte olan yaşlı nine.
“İçki çocuğunu elinden alır, sakat dünyaya getirir, yok eder! İçmeyin ulusu yok edeni! Sesleniyor size çocuklarınız!
Bu çağrı yazısını açıp yayarak babalarının resimlerini de kaldırarak çocuklar caddenin ortasına serdiler…
Yürekten Yakarı***
— Benim çocuğum onların arasında yok muydu?
Hanas’ın sorusu güçlükle kulağıma geldi.
— Senin oğlun da çok görülesi görkemiyle onların önünde duruyordu. 10. sınıfta değil mi yahu o? Maşallah… Bayağı, adam yapısı kazanmış… Onun iyice utanması da o yüzdendi. Buna rağmen, senin resmini hepsinden daha yükseğe, Allah’ın gadrına uğramış grubun diğer resimlerinin de üstüne kaldırmıştı…”
— Ne yazmıştı, Hasan, oğlum benim için onun altına? Hatırlıyor musun?
Diyeceklerimden ne denli kaygı duyduğu iyice belirgin biçimde Hanas’ın sesi titredi.
— Cehennem azabı yüklediğin ailenin ağıtıydı orada yazılı olan. Kalbe işleyen çağrı mesajını hatırlamaz olur muyum?! Yalnızca hatırlamak mı, Hanas, ben de korkuyorum rüyama temel olur diye:
“Tek umudum benim yalnız sensin! İçkici oluyorsun, umudumu elimden alıyorsun. Ne azaptır seni içkiye saldırtan: Ailen terbiyesiz mi, çocuklar yabancı mı?! Sevgi bakışlarını senden hiç ayırmadık! İçme, babacığım, umudumuzu elimizden alanı! İçme, Babacığım, evladını elinden alanı! İçme, babacığım, evimizin temelini bizden uzaklaştıranı!
Komşunun okuduğu çağrı mesajını duyar duymaz, birden Hanas’ın bütün eli–ayağı gevşedi. Gözleri sulanmış, bir şey arar gibi döndüler. Titreyip duran küt parmakları çok eşelendi. Başı birden ağırlaştı, boynu büküldü, göğsünün üstüne düştü. Ardından, duran zaman, iki komşunun arasında uzun süre donup kaldı. Azar azar, çağrı mesajındaki içten dilekler Hanas’a ulaşıyor, fısıldayarak tepesine dikiliyor: “Tek umudum, tek sensin, sensin benim, benim. İçme, içme!
Tümden sönmeye yüz tutan kalbi, Hanas’ın organizmasına sinen sözlerin güçlü debisinin ritmine uyarak, tık– tık– tık–tık diyerek yavaş yavaş yeniden atmaya başladı. Çok geçmeden ayaklanıp komşuya döndü.
— Rüyanı, biricik Tanrı hayreylesin. Bizim için rehber kılmasını ondan diliyorum! Ben, senden, çok razıyım, Hasan, gizlemeden anlattığın için. Allah daha iyiye yöneltsin bizi! Amin!”
Büyük bir kararlılıkla komşunun elini sıkarak, Hanas avludan çıktı.
Hasan onun arkasından bakarak çok bekledi. Azar azar, çocukların çağrı mesajlarındaki seslerin gücü ona da ulaştı.
Guşhapselhe’u: Bağlaşık karışık bir söz. (Gu: kalp; şha: baş; pse:can). Kalbinden iyice duyumsayarak, kafasına iyice ağır gelerek, adeta canıyla oynatırca­sına, çok rahatsız eden bir konuyu ifade eden yakarı

Sayı : 2009 08

Yayınlanma Tarihi: 2009-08-01 00:00:00