Tefrika:

0
11

Amerika Birleşik Devletleri Demokrat Dergisi
Cilt: 0031 Sayı: 172 (Ekim, 1852)
 
Çerkesya ve Kafkaslar
(Sayfa 301-305)
Çeviri: Serap Canbek / Jıneps
 
II. Bölüm
Büyük Petro, Rusya’nın evrensel üstünlük yolunda ilerlemesine rehberlik ederken Kafkaslar’ın fethedilmesinin önemini gözden kaçırmadı ve savaşlarla dağların güneyine ayak attığı andan itibaren bu bölgelerin hakimiyeti bir politik gereklilik haline geldi. Ama Rusya’nın Kafkaslar’ı tamamen ele geçirişi 21 yıl olduğu halde bugün hala Rus kuryeleri Tiflis’e askeri eskort eşliğinde ve topçularla gidebilmektedir. Rus orduları Kuzeybatı kabileleri üzerinde küçücük bir etki bile yaratmamıştır. Kuban’ın sol yanı ile Karadeniz arasındaki yüksek bölgede belli başlı Çerkes kabileleri yaşamaktadır, Abazalar ve Çerkesler. Onların Rusya ile düşmanlıkları ilk karşılaştıkları günden başlamıştır.
 
1785 yılında Çerkesya’da Rusya aleyhinde ateşli vaazlar veren Şeyh Mansur adında dindar biri ortaya çıktı. Bir peygamber gibi davranan bu adam kabilelerin ancak birlik olması halinde yokoluşu önleyebileceklerini iddia ediyordu. 1793 yılında Jassi (Yaş) anlaşmasıyla Kuban Rus sınırı oluştu ve Karadeniz Kazaklar’ı Kuban’ın sağ kıyısına sınır ve ileri karakol muhafızları olarak yerleştirildi. Türkler de özellikle 18. yüzyılın sonlarında Rus baskısına direnmek ve ticaretlerini korumak için kıyı boyunca bir kaç kale inşa ettiler. Bir paşanın ikametgahı olan Anapa kalesi dışında bu mevkilerden hiçbiri özgür dağlıların bölgesindeki hakimiyetlerini koruma konusunda başarılı değildi. Bu karakollar 1810 ve 1811 deki savaşlar sırasında Rusya’nın eline geçti. Bunların Osmanlı’ya iadesi Bükreş anlaşmasıyla kayda bağlanmıştır. (Mayıs 1812). Bu anlaşmanın nasıl yapıldığını okurlara Rus kurul üyesi Eichwald’ın yüzü kızarmadan kaydettiği kendi kelimeleriyle gösterelim:
 
“1812’de Fransız savaşı sırasında Türkiye ile alelacele bir ateşkes uygulandı, bunun amacı savaşta görev alan birliklerin kendi ülkelerini savunmak üzere geri dönmelerini sağlamaktı. Kaleler Türkler’e geri verildi.”
 
Çok önem yüklenerek genelde Çerkesler’in haydut oldukları ileri sürülürdü. Bu görüş Rus subay tarafından açıkça tekzip edilmektedir:
 
“Bu olağanüstü insanların sahip olduğu kişisel cesaret ve yiğitliğini ve şu anda varlıklarının endişeli durumda olduğunu hatırlamalıyız. Başka hiç bir halkla karşılaştırılamazlar, bizim düşmanımız olma durumuna mukavemet etmiyorlar ve bütün saygımıza sahipler.”
 
İddia edildiği gibi dağ haydutları olan bu kabilelerin cezalandırılması söz konusu olsaydı, bir ordu adamının böyle bir lisan kullanması mümkün olabilir miydi?
 
1848-1849 olaylarından önce Rusya Kafkaslar’da fetihlerinin artması için her adımını garantiye alma gayretindeydi, her yıl büyük takviye birlikleri sevk edildi, 1844 yılında hizmete hazır güç sayısı 200.000 insana varmıştı. Kıyılar sıkı abluka altına alınmıştı ve Çerkesya halen varken 10-12 tane savaş gemisi düzenli olarak oradaydı. Bu savaş hali devam ederken özgürlük için daha nasıl gayret göstermeleri ve fedakarlık yapmaları gerekecek. Bu savaş hali 300 Spartalı gibi bu dağlarda tek bir canlı kalmayıncaya dek sürecek ve onlar da ölmeye hazırlar. Çerkesler’in Bağımsızlık Bildirisi içinden bazı parçalar verilmeye değecek kadar önemlidir.
 
“En derin aşağılamayla öğrenmiş bulunuyoruz ki vatanımız Avrupa’da basılan tüm haritalarda Rusya’nın bir parçası olarak işaretlenmiştir. Rusya ve Türkiye arasında bizim hiç bilgimiz olmadan imzalanmış olan antlaşmalar Rusya’yı titreten savaşçıları ve ayak izlerinin asla olmadığı bu dağları Rusya’ya teslim etmektedir. Aynı Rusya Batı’da Çerkesler’in kendi köleleri, vahşi haydutlar olduğunu, hiçbir nezaketin yumuşatamayacağı ve hiç bir kanunun zapt edemeyeceği kadar medeniyetsiz olduklarını söylemektedir. Bizi hediye etmeye kimin gücü vardır? Bizim sadakatimiz Sultan’a teklif edilmiştir ama eğer Rusya ile barış içindeyse geçersizdir, çünkü Çerkesya Rusya ile savaştadır. Bizim sadakatimiz için para ödenemez ve Sultan bunu satamaz, çünkü satın almamıştır.
 
Biz 4.000.000 kişiyiz, ama ne yazık ki farklı kabilelere, dillere ve itikatlara bölündük; çeşitli adetlerimiz, geleneklerimiz, alışkanlıklarımız, akrabalıklarımız ve ihtilaflarımız var. Şimdiye dek hiç bir zaman bir meramımız olmadı, ama yönetim ile itaat ve kumanda alışkanlıklarında çeşitli usullerimiz oldu. Kendi aramızdan bir genel lider seçme isteğimizden dolayı Doğu’da hüküm sürerken her zaman yabancı bir lider seçtik. Böylece kendi isteğimizle Kırım Hanları’nın ve sonrasında Konstantinopol Sultanı’nın hakimiyetine boyun eğdik. Sonunda hepimiz Rusya nefreti konusunda tek vücut halinde birleştik. İçimizden sadece 200.000 kadarı bu uzun mücadele sırasında ona itaat etti, kalanlardan hiç biri kendi isteğiyle Rusya’ya hizmet etmemiştir. Bir çok çocuk çalındı, soyluların çocukları rehin alındı ama vatanını hatırlayanlar kendileri kaçtı. Aramızda İmparator tarafından sempati gören, methedilen ve onurlandırılan ama tüm bu lütuflara rağmen vatanı için tehlikeleri tercih eden insanlarımız var. Aramızda bizim barbarlığımızı vatanlarının medeniyetine tercih eden binlerce Rus var. Rusya topraklarımızda kaleler inşa etti ama silahlarının uzanamayacağı noktalara gitmeye cüretleri yok. 50.000 Rus son zamanlarda baskın yaptılar ve yenildiler. Bir vatan lafla değil silahla fethedilir. Eğer Rusya bizi yenerse bu silahla değil iletişimimizi keserek olacaktır, sanki onlar kendilerininmiş gibi Türkiye ve İran’ı kullanarak, sanki kendilerininmiş gibi denizi geçilmez kılarak, kıyılarımızı abluka altına alarak, sadece bizim değil bize yaklaşanların teknelerini de harap ederek, üretimimiz için pazardan mahrum bırakarak, tuz, barut ve diğer savaş gereklerine ulaşmamızı engelleyerek ve bizim için yaşamın gereği olan umuttan mahrum bırakarak yenebilecektir.’’
 
 
 
 
 
 

Sayı : 2009 08

Yayınlanma Tarihi: 2009-08-01 00:00:00