Ayşe Kulin’den Umut

0
13

Tanık olduğum, tanışıklığım olan ünlü kişilerin herkes gibi benim de hatırımda önemli yer  oluşturduğunu fark edince doğal olarak zihnimde bu bütünü yazma gereksinimi oluştu. İçimde oluşan bu istek sönmeden ve hatıralar uçup gitmeden parça parça da olsa bu bütünü yazmamın gerekliliğini, zihnimin derinliklerinden bir ses haykırmaktaydı.
Nihayet üniversite hayatımın son demlerini yaşamaktaydım ve her ay sosyal bir aktivite için öğrencileri bir araya getiren Çağdaş Eğitim Vakfı’nın Ritz Otel’de gerçekleştireceği fotoğraf sergisi ve Ayşe Kulin’in söyleşili imza günü olacaktı. Benim için de yoğun bir gün olacaktı, ama buna değerdi. Çünkü fotoğraf sergisinde yer alan fotoğraflarda hep Türkiye’nin ileri gelen, yaşadığımız yüzyıla damgasını vuran kişilikleri vakfın projesine destek için poz vermişti. Haliyle bize de gidip görmek, dinlemek düşüyordu.
Fotoğraflarda kimler yoktu ki; Rutkay Aziz, Tarık Akan, Genco Erkal, Yaşar Kemal, Tan Sağtürk, Ayşe Kulin, Haldun Dormen, Tarkan, Prof. Emre Kongar, Cem Yılmaz, Kenan Sofuoğlu, Mehmet Okur, Bedri Baykam, Ara Güler ve daha yazmakla bitiremeyeceğim bir çok ünlü. Vakfın başkanı Emine hanımla fotoğrafları gezerken ağzımdan şu cümleler döküldü: “Ben bu ünlülerin birçoğunu bizim derneklerde buna benzer sergilerde ve söyleşilerde gördüm”. Hatta köken bakımından da bir çoğu ile yakın olduğumuzu söyledim. Anlamaya çalışan gözlerle baktığını görünce, Kafkas kültür derneklerinden ve Çerkeslikten bahsetmeye başladım. Ne tesadüftür ki meğer kendisi de Düzceli Abaza bir ailedenmiş. Çok seferinde şahit olduğum bu tatlı tesadüflerin bir yenisini daha yaşamaktaydım.
Sohbetimiz ve fotoğraf gözlemimiz devam ederken Emine hanım, “gel seni sergideki fotoğrafların çekimini yapan Ebru Ceylan’la tanıştırayım” dedi. Ebru hanım profesyonel bir fotoğraf sanatçısıydı. Cannes Film Festivali’nde ödül alan Nuri Bilge Ceylan’ın da eşiydi. Yani ailecek sanatın mimarlarıydılar. Neyse, Ebru hanımla da tanışmamızın ardından kısa bir muhabbete giriştik. Öncelikle benim kendisine fotoğraflarıyla ilgili teşekkürüm ve sorularım oldu. Ardından O da benim herhangi bir sanat dalıyla ilgili olup olmadığını sordu. Ona da aynı şekilde kültürümüzden ve halk danslarımızdan bahsettim. Bu yaklaşımımı sevindirici buldu. Hatta ‘gözlerimden, bakışlarımdan Kafkas kökenli olduğumun belli olduğunu’ dile getirdi.
Ebru hanımın yanından ayrılıp geriye kalan fotoğrafları gözlemlemeye koyulduğum sırada salonda Ayşe Kulin belirdi. Merhabalaşmanın ardından Ayşe hanım yerini aldı ve karşılıklı konuşmaya başladık. Eğitimle ilgili konuştuk, toplum bilinciyle ilgili konuştuk, Türkiye’deki yozlaşma ile ilgili konuştuk, ülkenin batısı ve doğusu arasındaki farklardan, farklılaştırılmalardan, kültür yapılarından ve insan profillerinden konuştuk. Tabi bu konuşma oradaki diğer arkadaşların da sorularıyla, katkılarıyla bir saate yakın sürdü. Söyleşimizin ardından yanımdaki arkadaşın ve benim sorularımızı ve yaklaşımlarımızı beğenmiş olsa gerek ki bize birer kitap armağan etmek istedi. Bu bizim için memnuniyet uyandırıcıydı. “Umut” ve “Veda” isimli iki kitabını göstererek aranızda karar verin ve bir tanesini seçin dedi. Zaten Umut, Veda’nın devamıymış. Ben diğer arkadaşın istediğini seçebileceğini söyledim. O Veda’yı seçti ve bana Umut kaldı. Sıra Ayşe hanımın kitaplarımızı imzalamasına gelmişti.
Veda’yı seçen arkadaşa ismini sordu. O da yanıtladı; “ismim Tahir, lakin kitabı kız arkadaşım için imzalarsanız sevinirim.”  Ayşe hanım tebessüm ederek Tahir’in bu dileğini yerine getirdi ve ikisinin adına imzaladı. Bu düşünceyi ben de bir hayli beğenmiştim, hatta o sırada benim de kafamda bir ışık yanmıştı. Öğlen buluşacağım yakın bir arkadaşımla, sergi ve söyleşi yüzünden öğleden sonra buluşacaktım. Haliyle bu gecikmeyi tolere etmem için bir şeyler yapmam gerekiyordu. İmza sırası bana gelince Ayşe hanım ismimi sordu, fakat ben de önceki arkadaş gibi olmasını rica ettim. Bana daha bir içten gülerek, tamam söyle hadi dedi. “Dinemis için imzalarsanız sevinirim” dedim. İlk defa duyduğunu ve Dinemis’in ne manaya geldiğini sordu. Çerkesce “gözümüzün nuru”, ışığı” manasına geldiğini söyledim. Çerkes kökenli olduğumdan bahsettim ve şuna bakın ki yine tatlı bir tesadüfle karşılaştım. Çünkü Ayşe Kulin de Çerkes olduğunu, hatta bu iki eserinde Çerkes soylusu olan ve konakta yaşayan kendi köklerinden bahsettiğini dile getirdi. Kitabında şematize olarak ta soyağacı yer almaktaydı. Kitabı büyük bir sevinçle, Dinemis adına imzaladı. Haliyle ben ondan daha büyük bir sevinç duydum. Öncesinde kökeni hakkında bilgim olmayan Ayşe hanımı da tanımış olduğum için kendimi şanslı olarak görüyorum.  
Ayşe hanımla vedalaşmamızın ardından Dinemis için imzalanmış kitabı ve selamı alarak otelden çıktım. İlk vapurla Kadıköy’e geçmek için bir süre bekledim. Vapura binip serin bir yere oturunca yarım günde şahit olduklarımı düşünmeye başladım. Aslında bu bütünü şansla, tesadüfle açıklamanın kendime haksızlık olacağını idrak ettim. Burada öne çıkan unsurların girişkenliğin, yaklaşımın ve diyoloğun olduğunu gördüm.
Nihayetinde Dinemis ile buluşmuştuk. Ona sabahtan beri olup bitenden bahsedince nasıl ki Emine hanımın, Ebru hanımın, Ayşe hanımın gözlerinde tarifsiz bir parıltı oluştuysa, Dinemis’in de aynı şekilde gözlerinde bir parıltı oluştu. Üstüne ona Ayşe hanımın Umut’unu ve selamını armağan edince bu parıltı daha bir canlılık kazandı. Şimdi sıkı durun son söyleyeceğime tesadüf denilip denilemeyeceğine siz karar verin. Hani demiştim ya Umut, Veda’nın devamı imiş, meğer bizim Dinemis Veda’yı yeni okuyup bitirmiş. Sanki Umut’u bekliyormuş…
Hakan Çelik NARTKO
Manisa, 22 ağustos 2009

Sayı : 2009 10

Yayınlanma Tarihi: 2009-10-01 00:00:00