Karadeniz’in Bütünleşmesi İçin Abhazya Kasım, 2009

0
12
ORSAM ve TEPAV tarafından, Aralık 2009 da yayımlanan “ABKHAZIA FOR THE INTEGRATION OF THE BLACK SEA” kitapçığının çevirisidir. Orsam Başkanı Hasan Kanbolat’a teşekkür ederiz. Jıneps

Burcu Gültekin Punsmann – Argun Başkan – Kemal Tarba
II. Bölüm
Özet
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının Türkiye’nin yakın çevresi üzerinde geniş kapsamlı sonuçları olmuştur. Coğrafi ve kültürel yakınlığın da yardımıyla, Türkiye’nin Karadeniz şehirlerindeki ticaretle uğraşan kesim yeniden keşfedilen komşularına nüfuz etmektedir. 1990’lı yıllarda Abhazya, Türkiye’nin Karadeniz sahillerinden çıkan insanlar ve ürünler için ana hedef haline gelmiştir. Trabzon ve Sohum[1] arasında da bir otobüs bağlantısı sağlanmıştır. Çoğu Abhaz kökenli olan 3000 dolayındaki Türk işadamı 1990’lı yıllarda Sohum’a gitmek üzere ülkelerinden ayrılmıştır. 1994’te Sohum ile Türkiye arasında doğrudan deniz bağlantısının kurulması sürekli bir yolcu akışı sağlamıştır. Ritza adındaki feribot 1996’ya kadar Trabzon ve Sohum arasında haftada iki kere sefer yapmaktaydı. Feribot çoğu zaman tamamıyla dolu olmuştur.
Karadeniz sahilindeki Türk işadamları ve Abhaz kökenliler feribot seyahatlerinin rahat ve eğlenceli geçtiğini hatırlıyor. Zorunlu veya yarı gönüllü göç zincirleri bugün Türkiye’deki Kuzey Kafkas kökenli nüfusu oluşturmuş durumdadır. Bugün, Türkiye’de Abhazya’dakinden daha fazla Abhaz ve Kuzeybatı Kafkasya’dakinden daha fazla Kuzeybatı Kafkasyalı bulunuyor. Gürcü-Abhaz savaşı Türkiye ve Abhazya arasındaki ilişkiler bağlamında diasporanın politik bir etmene dönüşmesine yardım etmiştir. Modern, Soğuk Savaş sonrasının politik ve kültürel uyanış dalgası, Abhazya ile giderek daha fazla kültürel, siyasi ve ekonomik ilişkiler geliştiren diaspora içinde gelişmekte.
1996’daki Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) kararı sonucu olarak, bu tanınmayan cumhuriyet, dış dünyadan neredeyse tamamen izole edildi. Savaş yüzünden yıkılmış olan ekonominin berbat durumu, topyekun bir ekonomik ve sosyal bozukluğa yol açan Rus-Gürcü deniz ve kara ambargosuyla daha da kötüleşti. Türkiye BDT’nin Abhazya üzerinde ekonomik ambargo uygulama çağrısına olumlu yanıt verdi ve 1996’da Trabzon ve Sohum limanları arasındaki doğrudan deniz bağlantısını iptal etti. Günümüzde resmi olarak Türkiye ile Abhazya arasındaki deniz bağlantısı kapalı durumdadır. Türkiye izolasyon rejimine uyma kararını Gürcistan’ın bölgesel bütünlüğüne saygı duymasıyla açıklıyor.
Ekonomik yaptırımlar, hükümetler tarafından kasıtlı siyasi sonuçlar alma amacıyla sınır ötesi ticari ilişkileri kısıtlama hamlesidir. Abhazya’ya uygulanan yaptırımlar cezalandırıcıdır. Çünkü, bu yaptırımlar “Abhaz tarafının yıkıcı tutumunu” suçlu bulmaktadır. Aynı zamanda amaçsaldır. Çünkü, çatışmayı çözüme kavuşturmayı, sığınmacıların ve ülkelerinde yerlerinden edilmiş kişileri geri döndürmeyi ve Gürcistan’ın bölgesel bütünlüğünü yeniden tesis etmeyi amaçlamaktadır. Ambargo kararına uymak, Gürcü hükümetiyle dostluk hareketi ve Gürcistan’ın bölgesel bütünlüğü prensibine uymak anlamına gelmektedir. Yaptırımların uygulanmasındaki eşgüdüm ve dayanışma başarı sağlamakta anahtar etmendir. Abhazya halkına en üst derecedeki zarar Rusya Federasyonu’nun (RF) ambargo kararına bütünüyle uyduğu dönemde verilmiştir. İster kârelde etme amaçlı, ister ahlaki endişeler yüzünden olsun, Karadeniz’deki Türk işadamlarının yaptırımları hafifletme çabaları bir nebze de olsa rahatlama getirebilmiştir. Ancak, RF’nun katılımcı duruşu ve yüksek zarar verme politikasıyla şekillenen dönem boyunca bile yaptırımlar tek bir elle tutulur siyasi sonuç vermemiştir.
Günümüzde Abhazya, RF’na tamamıyla açık ve Rus ekonomik sahasıyla hızlı bir şekilde bütünleşmiş durumdadır. Ayrıca, RF yoluyla daha dar kapsamlı da olsa dış dünyaya da ulaşıyor. Yaptırımların Rusların Gürcülerin kararına destek verdikleri dönemdekinden nasıl daha etkili olabileceğini hayal etmek zor görünüyor. RF bu yaptırım sistemini 2000 yılında Abhaz sınırındaki düzenlemeleri hafifleterek ortadan kaldırmaya başlamıştır. 2000 yılında askerlik çağındaki erkeklerin sınırın öteki tarafına geçmeleri yasağı kaldırıldı ve BDT vatandaşlarının Abhazya bölgesine girmelerine izin verildi. Nisan 2006’da RF, çift girişli Rus vizesine sahip BDT harici ülke vatandaşlarının Abhazya tarafına geçmelerine izin verdi. Bu karar, Türkiye ile Abhazya arasındaki insani ilişkileri büyük oranda hızlandırmıştır. Abhaz nüfusunun % 70’i temel olarak hareket özgürlüğünü güvence altına alan Rus pasaportu taşıyor. Diğer insanların sınır ötesindeki dünyaya geçme şansları varken kendilerinin Abhazya’da sıkışıp kalma fikri, özellikle genç nesillere son derece adaletsiz geliyor.
RF bu izolasyon düzenini 2000 yılından itibaren yavaş yavaş kaldırmaya başladı ve Abhaz sınırındaki düzenlemeleri hafifletti. RF’nun idari birimleri Eylül 2003’ten itibaren Abhazya yetkilileri ile işbirliği anlaşmaları imzalamaya başladılar. RF’nun idari birimlerine Abhazya’da uygun kurumlar ve kişilerle işbirliğine gitmelerine izin verildi. Rus yaklaşımının belirsizliği ve tahmin edilemezliği, Abhazya’nın bağımsızlığının tanınmasıyla devam edecek olan, Mart 2008’de RF’nun yaptırım sisteminden resmen çekilmesi ile azalmıştır. RF Mart 2008’den önce yaptırımları kaldırdığını resmen ilan etmedi. Rus yetkililer yaptırımları tek taraflı kaldırmalarına uluslararası bir görünüm vermeye ancak Mart 2008’de karar verdi. Rus Dışişleri Bakanlığı 6 Mart 2008’de Gürcistan’ın serbest bölgesi Abhazya üzerinde yaptırım uygulayan 1996 BDT anlaşmasından “değişen durumlar” nedeniyle çekildiğini belirten bir açıklama yaptı.
Gürcü yetkililer, RF’nun Abhazya üzerindeki ekonomik ambargoyu kaldırmasını “ahlak dışı ve tehlikeli” bularak kınadı ve RF’nun bu hareketini Gürcü bölgesinin resmen işgaline doğru bir adım olarak yorumladı. Ekonomik ilişkilerin yasallaşma süreci de yoldadır. Portakal bahçelerini, çay tarlalarını, üzüm bahçelerini, bölgenin ulaşım altyapısını ve tekstil ile konserve sektörünü canlandırmak için Rus sermayesine çok büyük umut bağlanıyor. Ancak, Abhazya’nın bağımsızlığını olabildiğince elinde tutması için görüşmeleri çok dikkatli bir şekilde yürütmesi gerektiği yönündeki düşünce çokça taraftar buluyor. İzolasyondan yavaş yavaş çıkan Abhazya, RF’nun ekonomik sahasına entegre olmaktadır.
Adler/Psou sınır kapısı, turistler, tüccarlar ve diaspora için Abhazya’ya geçişte ana kapı olmuştur. RF ile bütünleşme süreci, Adler/Psou’yu görece dostça bir sınır kapısına dönüştürüyor. Sohum’a giden yolun onarılması da hareket kabiliyetini hızlandırıyor. İdari sınır, ateşkes hattı olarak duruyor. Diğer yandan, Gal bölgesinden geçen ve Sohum’a bağlanan yol çok kötü bir durumdadır.
İlk hedef izolasyonun sona erdirilmesi, Abhazya’nın kilidinin açılması ve Karadeniz bölgesinin entegrasyonu olmalıdır. Ulaşım bağlantılarının açılmasının genel olumlu etkisi konusu, siyasi tartışmalarla bağlantılandırılıyor olmasından dolayı geri planda kalmaktadır. 
Gürcistan’ın geçmişte uyguladığı Abhazya’yı politik ve ekonomik olarak izole etme politikasının Gürcistan’ı görüşmelerde ileri götürmediğini belirtmek mümkündür. RF’nun işbirlikçi yaklaşımı ve yüksek zararla nitelenen dönem boyunca bile, yaptırımlar elle tutulur bir sonuç vermedi. Tiflis yaptırımların mülteciler ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişiler konusunda gelişme sağlamak için bir pazarlık aracı olarak kullanılmasında ısrar ederek Abhazya’yı tamamen Gürcü ekonomik ve sosyal sahasından dışlıyor. Deniz ablukası toprak bütünlüğünü korumasında sadece sembolik bir anlam taşıyor ve işin aslı bu durum Abhazya’ya tek bir hareket alanı bırakıyor. Abhazya’ya yönelik aktif bir politika oluşturulması Gürcistan’ın lehine görülmektedir. Türkiye, Abhazya’nın izolasyondan kurtulmasında önemli bir rol oynayabilir. Ancak, Gürcü sahil güvenlik güçleri Türk gemilerine el koymaya devam ederken, Türkiye’nin Abhazya ile doğrudan deniz ulaşımını tek taraflı olarak açmaya karar vermesi çok mantıklı görünmüyor. Bağlantının yasallaşması, en azından resmileşmesi gerekiyor.
Trabzon ve Sohum arasındaki feribot bağlantısının açılması aslında sorunun çözümüne yönelik büyük bir güven yapıcı hareket olabilecektir. Böylece Abhazlar güneye, Türkiye’ye bakmaya başlayacaklar. Türk-Gürcü sınır bölgesi insani ve ticari etkileşime tamamıyla açık durumdadır. Bir zamanlar Soğuk Savaş döneminde güvenlik çitleriyle birbirinden ayrılmış olan Sarp-Sarpi Köyleri, yoğun bir sınır ötesi işbirliği ile tekrar birleşiyor. Acarya (Acaristan) Türkiye’nin Karadeniz sahiliyle bütünleşiyor. Kapalı durumdaki Gogno kasabası Türk ve Gürcü işadamlarının akşam yemeklerine ev sahipliği yapıyor. Avrupa tecrübesinden ilham alan Türk ve Gürcü yetkililer birbirlerini ayıran sınırları anlamsız kılmak için uğraşıyorlar. Türk ve Gürcüler vize uygulaması olmaksızın birbirlerini ziyaret edebiliyorlar. Gürcistan, şu anda Türkiye’ye vize alma şartını uygulamayan tek eski Sovyet ülkesidir. Türk şirketi olan TAV tarafından yapılan ve işletilen Batum havaalanı Türk Havayolları’nın İstanbul, Hopa, Artvin arasındaki iç hat sefer bağlantıları için kullanılıyor. Türk vatandaşlar pasaportları olmaksızın İstanbul-Batum seferleriyle yolculuk edebiliyorlar. Cenevre havayollarının uygulamaları Batum’a aktarılmış durumda. Sarp-Sarpi sınır geçişi de İsveç modeline göre tek gümrük noktasıyla hizmete açılacak. Ortak sınırları ortadan kaldırmaya yönelik istek ve fayda sağlama duygusunun Gürcü ve Türk yetkililere feribot hattını açma konusunda da rehberlik etmesi gerekiyor.
Amaç Karadeniz bölgesini bütünleştirmek olmalıdır. Politik meselelerin işin içine karıştırılması iletişim bağlantılarının açılmasının yarattığı olumlu etkiyi belirginsizleştiriyor. Trabzon-Sohum feribot bağlantısı Abhazların ikinci bir ülkeye doğrudan ulaşımlarına imkân sağlayacaktır. Dahası, kara ulaşımının düzeltilmesinin de bölgesel bütünleştirmeyi artırma potansiyeli vardır. Trabzon-Sohum feribot hattı Abhazlar için ikinci bir ülkeye doğrudan ulaşım imkanı verecektir. Dahası, kara ulaşımı ekseninin onarılmasının bölgesel bütünleşmeyi arttırma potansiyeli mevcuttur. Karadeniz bölgesindeki Türk yatırımcılar, Soçi’ye Batum’dan kara yoluyla 6 saatte, deniz yoluyla 12 saatte ulaştıkları zamanları özlemle hatırlıyorlar.
1.      Türkiye Abhazya’yı Yeniden Keşfediyor
1.1. Coğrafyayı yeniden keşfetmek
1921’de Türkiye Cumhuriyeti ve SSCB arasında sınır olmadan önce, Kafkasya Osmanlı Devleti ile Çarlık Rusyası arasındaki temas alanıydı. Bu temas, iki büyük devlet on yıllar boyunca ticaret yapmaktan daha çok savaştıkları için giderek şiddetlendi. Bu iki siyasi birim arasındaki gri alan olarak duran Kafkasya, tampon bölge görevini üstlenen bir çatışma bölgesiydi[1].Osmanlı Devleti ve Çarlık Rusyası 17. yüzyıldan 20.yüzyılın başlarına kadar iki yüzyıl boyunca sekiz savaş yaptı. Hemen hemen iki yüzyıl boyunca da Kafkasya ortak bir sınırdı. Burada da baskın gelmek için birbirleriyle mücadele ettiler. Bu mücadele, Çarlık Rusyası için 1768’den 1878’e kadar devam edecek olan sürekli bir büyüme yürüyüşüydü. 1768-1774 arasındaki savaşta Çarlık Rusyası’na karşı aldığı mağlubiyetten sonra, Osmanlı Devleti 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Bu anlaşma, Rusya’ya Karadeniz’in Kuzey sahillerinde tutunacak bir yer ve Ruslara denizlerde üstünlük sağlamasının yanında, Osmanlıların tebaası olan Ortodoks inancına sahip insanları koruma hakkı diye yorumlama hakkı verdi. Osmanlı Devleti hem Kırım hem de Kuzeybatı Kafkasya’nın doğusunda yer alan Kabardey üzerindeki egemenlik haklarından vazgeçmek zorunda kaldı. Anlaşma hem Adıge, hem Abhaz hem de Gürcü topraklarını barındıran Karadeniz’in statüsü hakkında muğlâk bir durumdaydı. Bu arada, 1769-1770 arasında, General Todleben ilk düzenli Rus ordu gücünü Daryal Geçidi’nden geçirerek iki doğu Gürcü ülkesi olan Kartli ve Kakheti’yi yöneten Gürcü Kral Irakli II’nin karşısına çıktı. Bu sefer, Rusların Kafkasya’daki meselelerde yer almasının başlangıç noktasıydı. 1783’te GeorgievskAntlaşması’yla, Irakli Rusların hamiliğini kabul etti. Aynı yılın içinde Rusya Kırım’ı topraklarına kattı ve çok sayıdaki Kırım Tatarı Osmanlı Devleti’ne göç etmeye başladı.
Çar ordusu için askeri yönden aşılması en güç bölge uzun Karadeniz sahiliydi. Coğrafi olarak, bölge aşırı derecede parçalanmıştı. Bu bölgelerde yerleşik Adıge halkı, hayvancılık ve çiftçilik yaparak geçiniyordu. Birbirlerine patikalarla bağlı, birbirinden ayrı yerleşim yerlerinde yaşıyorlardı. Bir anayol yoktu ve burada hiç şehir gelişmesi olmadı. Kafkasya’nın ortak dili daha sonra Kırım Tatarcası olarak adlandırılan Türkçeydi. Bu dil Osmanlı Devleti ile yapılan düzenli ticaret ve Osmanlı yöneticileriyle kurulan iletişim sebebiyle sahil tarafındaki Adıgeler tarafından büyük ölçüde anlaşılıyordu[2]. 1787’de Osmanlı ve Çarlık Rusyası arasında tekrar bir savaş çıktı ve 1791’e kadar sürdü. Rus ve Osmanlı kuvvetleri arasında, Adıge sahilinin kuzey sınırındaki Anapa kalesinde şiddetli bir çatışma yaşandı. 1829’daki Edirne Antlaşması’yla Osmanlı Devleti Kars ve Batum’un restorasyonuna karşılık olarak, Adıge sahilinde sahip olduğu bütün yerleri ve hakları vermeyi kabul etti. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında, 13 Temmuz 1878’de Berlin Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma Rus-Osmanlı sınırındaki askeri coğrafyanın önemli ölçüde değişmesini teyit etmiştir. Bu antlaşmayla Ruslar Batum, Kars ve Ardahan’ın hâkimi oldu. Bu sırada, Rus Çarı Batı Adıgey’in düşüşüyle 1864’te Kuzey Kafkasya’nın işgalini resmi olarak tamamlamış oldu. Sonunda, Kafkasya, hem Kuzey hem Güney olmak üzere, 19. yüzyılın son on yıllarında Çarlık Rusyası’nın hâkimiyetine geçti. Bunu takip eden bölgesel isyanlar bu yeni düzeni değiştirmeye yetmedi. Bu dönemi takip eden Çarlık yönetiminin düşüşü ve Bolşeviklerin 1917-1921 arasındaki yükselişi arasındaki kaotik çağ, pek çok iddialı ancak kısa ömürlü anti-Çar, anti-Bolşevik, milliyetçi ve/veya “Pan- Kafkas” siyasi birimlere ya da Kafkasya’da bazen Bolşeviklerle birlikte Çarlığa karşı bazen de tam tersi şekilde gerçekleşen pek çok harekete şahit olmuştur.
 “Kuzey Kafkas Dağlı Cumhuriyeti” (Mayıs 1918 – Haziran 1921), “Kuban Kazakları”, “Kuban Halk Cumhuriyeti” (Şubat 1918 – Mayıs 1920) ve “Kafkas İmamlığı” (Bahar 1918) ve Dağıstan’daki İslâm Devleti gibi birimler, birtakım Kuzey ve Güney Kafkasya ülkelerini ortak bir politik çerçevede bir araya getirmeye bile çalışmışlardı. Bir dereceye kadar da bu amaçlarına ulaşmışlardır. Kuzey Kafkas Dağlı Cumhuriyeti ve Kuban Halk Cumhuriyeti 1918 yılında resmi olarak Osmanlı Devleti, Alman İmparatorluğu, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti ve Ukrayna Halk Cumhuriyeti (sadece Kuban Halk Cumhuriyeti) tarafından tanınmışlardır. Kuzey Kafkas Dağlı Cumhuriyeti 1918’de, Gürcüler, Ermeniler ve Azerbaycanlılar ile bir “Kafkasya Federasyonu” kurmayı teklif etmişti. Ancak, Güney Kafkasya liderleri, özellikle Ermeniler, bu projeye ciddi bir ilgi göstermedi. Kuzey Kafkas Dağlı Cumhuriyeti ve Kuban Halk Cumhuriyeti, Paris Barış Konferansı’na da delegeler gönderdiler (1919). Buna ilaveten, hem Çar yönetimi hem de Bolşeviklerin Kafkasya’da bazı yerel destekçileri ve müttefikleri vardı. Menşevikler, yani komünistlerin anti-Bolşevik kanadı, özellikle Gürcistan’da güçlüydü[3].
Sovyet-Türk sınırını belirleyen 1921 Moskova Antlaşması, 70 yıllık görece istikrarı meydana getirdi. Türkiye ve SSCB arasındaki ilk ve tek sınır kapısı olan Doğu Kapı/Akhuryan 1927’ye uzanır. Kapı, Türk şehri Kars’tan ve Ermenistan şehri Gümrü’den birkaç kilometre uzakta bulunmaktadır.
1920’lerde Türk-Sovyet sınırının çizilmesi,Sarp ve Sarpi Köyleri boyunca devam etmişti. Köylüler, 1937’ye kadar özgürce akrabalarını ziyaret etmek veya tarlalarıylailgilenmek için sınırı geçebiliyorlardı. 1967’de Sovyet tarafındaki bir isyandan sonra bölgenin dikenli telli çitlerle kapatılıp Türk kökenli liderlerin Sibirya’ya sürülmelerine kadar bu özgürlük ortamı sürdü. Eskiden Sarp’tan Sarpi’ye bir mektup yollamak iki-üç ay sürüyordu. Köylülerin birbirlerini ziyaret etmeleri için, eğer izin alabilirlerse, Doğu Kapı sınırından iki gün sürecek çetin bir seyahat yapmaları gerekiyordu. Sarpi ve Gogno’nun sınır köyleri, yasak bölgenin içine giriyordu. Birisinin bölgeye girmesine izin verilmesi için, özel bir izin, propusk, alması gerekiyordu. Bu bölgenin yerleşimcilerinin Acarya (Acaristan) içinde bile yolculuk etmek ve dönüşte evlerine gitmek için propuska ihtiyaçları vardı.
Sarpi SSCB’nin en hassas sınırı olarak görülüyordu. Türkiye ve NATO’ya sınır olup, Sovyetlerin Karadeniz ve sıcak denizlere açılan kapısı konumundaydı. Batum’daki bir bahriye akademisi, önemli kara kuvvetleri gücü ve bahriye hava hizmeti, üçüncü Türk ordusunun karşısında duran Sovyet savunma sisteminin önemli parçalarıydı. Batum’daki Türk Konsolosluğu, hemen 1920’de açıldı ve hiç kapanmadı. 1919’da Batum’da 20 konsolosluk vardı. Bunlar Türk konsolosluğu hariç kapatıldı.
Türk-Gürcü sınırının özel durumu, özellikle Doğu Sovyet’in Batum ve Sohum limanlarının gelişmelerinde ayak bağı oluyordu. Türk-Sovyet ticareti, Rus ve Ukrayna limanları aracılığıyla yürütülüyordu. Aslına bakılırsa, Batum ve Sohum dış deniz bağlantılarını kaybetmiş, iç bölgeleri zengin Sovyet turistleri çeken içe dönük bir bölge olmuştu. Sovyetler Birliği turistlerinin yegane sayfiye kentleri olmuşlardı. Her şeye rağmen, bu iç bölgeler çay ve turunçgiller üretimi sayesinde tüm Sovyetler Birliği ve iç turizm için zengin yerlerdi.
Sovyetler Birliği’nin parçalanmasının Türkiye’nin yakın kesiminde çok geniş kapsamlı etkileri oldu. Türkiye kendi etrafında, 70 yıldır “Doğuya ait bir Demir Perde” ile birbirinden ayrılmış yeni bir dünya keşfetti. İki kutuplu düzenin sona ermesi, Türkiye’nin sınır ötesi ilişkilerini tekrar tanımlamasına ve SSCB’nin eskiden güneydeki yumuşak karnı olan bölgeyi tekrar ele geçirmesine izin verdi. 1988’de Sarp sınır kapısının açılması tarihi bir olaydı. Acarlar, Sovyetler Birliği’nin her yerinden Batum’da toplanıp Türkiye’ye gitmek isteyen insanların Gogno Kalesi’nden Sarpa kadarki 17 kilometrelik kuyruğunu hala unutmazlar. Sarp sınırının açılması, Karadeniz’deki yetkililer ve halk tarafından ve özellikle Trabzon’da bu konuda lobi çalışmalarında bulunan Trabzon Ticaret Odası tarafından çok iyi karşılandı. 1990’da, toplamda 146.000 insanın bir kısmı 20. yüzyılın ilk yıllarından beri ayrı oldukları akrabalarını ziyaret etmek amacı ile ama çoğunlukla da ticaret veya alışveriş yapmak için Türkiye tarafına geçmişti.
Eski Sovyetler Birliği ile iletişim kanallarının açılması, Trabzon’u bir ticaret merkezine dönüştürdü. Demir Perde’nin düşmesinin etkisi özellikle Karadeniz’in Türk kıyılarında etkili oldu. Türkiye’nin Karadeniz sahillerindeki ticaret zekâsına sahip insanları, coğrafi ve kültürel yakınlığın yardımıyla, tekrar keşfettikleri bölgeye nüfuz ediyorlar.
1990’larda Abhazya, Türkiye’nin Karadeniz sahillerinden çıkan insanlar ve ticari mallar için ana varış noktası olarak ortaya çıkmıştır. Trabzon ve Sohum arasında otobüs bağlantısı olmuştur. Çoğu Abhaz kökenli 3000 dolayındaki Türk işadamı, 1990’ların başında Sohum’a gitmek üzere ülkelerinden ayrılmıştı. Abhazya, Kuzey Kafkasya’nın pazarlarına erişim imkânı sunuyordu. Abhazya’nın hala en lüks oteli olan Pitsunda’daki “Samshytovaja Roscha” Oteli bir Türk şirketi tarafından yapılmıştı. SSCB’deki ilk Türk projelerinden olan bu binanın yapımına 1980’lerin sonunda başlanmıştı. Otel savaşın başlamasından önce törenle hizmete sokulmuştu. Diaspora bağlantıları, hiç şüphe yok ki, Abhazya ile olan ilişkilerin gelişmesindeki ana dinamik etkendi. 1994’de Trabzon ile Sohum arasındaki doğrudan deniz seferlerinin kurulması sürekli bir yolcu akışı sağlıyordu. Ritza adındaki bir feribot BDT’nin Abhazya’ya karşı ambargo kararının tarihi olan 1996’ya kadar Trabzon ve Sohum arasında haftada iki kere olmak üzere yolcu taşıyordu. Feribot genellikle tamamen dolu oluyordu. Karadeniz sahilindeki Türk işadamları ve Diaspora üyeleri yolculukların rahat ve eğlenceli geçtiğini hatırlıyorlar.
Gürcü-Abhaz savaşından önce, Abhazya’nın yöneticileri Türkiye ile doğrudan bağlantı içindeydi. Abhazya Cumhurbaşkanı Ardzınba, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e, Gürcü-Abhaz savaşından birkaç ay önce, Türkiye’nin Sohum’daki limanı ve gümrüğü idare etmesini teklif etmişti. Önemli bir altyapı projesi de gündemdeydi: Gürcistan’ı Kuzey Kafkasya cumhuriyetleriyle bağlayacak ve Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerine Karadeniz’e geçiş imkânı sağlayacak Transkafkas Otoyol Projesi. Bu otoyol, Türkiye ve Ortadoğu’dan Kuzey Kafkasya’ya doğru uygun ve kısa bir yol imkânı sunacaktı.
1.2. Türkiye’deki Abhaz diasporası
(Devam edecek)


[1] Şehir ve bölge isimleri güncel yerel kullanım biçimine göre yazılmıştır.



[1] Price, Philips, “Where Russia and Turkey Meet; Eastern Anatolia, Kars and Ardahan”, The Manchester Guardian, 14.10.07, “Tarihte 16 Rus-Türk savaşı olmuştur ve bunların pek çoğu Doğu Anadolu ve Kafkasya’nın Asya kısmındaki askeri operasyonları içermiştir. Bu yüzden Fırat ve Dicle’nin doğduğu bu önemli yüksek yayla ve havzanın bulunduğu Fırat ve Dicle ve diğer nehirler Hazar Denizi’ne doğru kıvrılarak yol alır.”

[2] Paul. B. Henze, “Circassian Resistance to Russia”, Abdurrahman Avtorkhanov, Marie Benningsen Broxup (eds), The North Caucasus Barrier, The Russian Advance Towards the Muslim World, C. Hurst & Co. UK, 1992

[3] Berzeg Sefer, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti [North Caucasus Republic], Vol. 1-3, Birleşik Kafkasya Derneği, İstanbul, Türkiye, 2003; Mustafa Butbay, Kafkasya Hatıraları [Memoires on Caucasus], Türk Tarih Kurumu., Ankara, Türkiye, 2007; Iavus Akhmadov, “Russia and Chechnia: From a Fief to a Federation Subject”, Central Asia and the Caucasus, Vol. 2, No. 20, 2003, http://www.ca-c.org/online/2003/journal_eng/cac-02/04.ahmeng.shtml James B. Minahan, “Kuban Cossacks”, One Europe, Many Nations; A Historical Dictionary of European National Groups, Greenwood Publishing Group Incorporated, Westport, CT, USA, 2000, pp. 383-387.

 

Sayı : 2010 02

Yayınlanma Tarihi: 2010-02-01 00:00:00