İşçilere eyvallah da, ya sendikalar?!..

0
1274

Siyaset, zengin olmak için çok iyi bir sektör anladığım kadarı ile… Belediye başkanlığından sendikacılığa, oradan başbakanlığa kadar her yol para döşeli sanki. Çok basit: Uzat ellerini ve al. Neredeyse siyasetin içindeki herkesin zenginleşme şansının ne kadar yüksek olduğunu, çocuklar bile fark ediyordur. 

Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan’ın ne kadar zengin olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Bunun yanında adlarını sayamayacağımız kadar siyasetçi, aynı ‘halka hizmet yolu’nda zengin olmuşlardır. 

Aslında zenginleşmeyenlerin sayısını tespit etmek, siyasetten zenginleşenlerin sayısını tespitten kolaydır. Siyaset yoluyla zenginleşmeyenler azınlıktadırlar çünkü. Dün de öyle idi, bugün de öyle; korkarım yarın da aynı olacak. Bal tutanlar, parmaklarını yalayacaklar. Bize de avucumuzu yalamak kalacak. 

Geçenlerde bir televizyon kanalında Atatürk’ün ölmeden önce o zamanın parasıyla İş Bankası’nda 2 milyon TL’sı olduğunu da öğrenince, “Bu iş demek ki normal” diye düşünmeden edemedim. Atatürk bile zenginleşebildiğine göre… 

Çünkü bir insan ömür boyu çalışıp hiç para yemese ve her birikiminin her kuruşunu doğru değerlendirse dahi, bu insanların servetlerini edinemez. 

Nereden çıktı bu konu derseniz, Tekel Eylemi’nden çıktı. 

Tekel işçileri, uzun bir zamandır direnişteler ve ayrıntıları artık herkes biliyor. Benim konum, işçileri organize edenlerin kim oldukları ile ilgili. Sendikalar ve sendikacılık tarihine girmeye niyetim yok. Sadece kendim, yakın akraba ve arkadaşlarımın uzun-kısa sendikacılık deneyimlerinden, gözlemlerimden ve iş hayatımdan yararlanarak biraz farklı şeyler söyleyeyim diyorum. Malum köşemizin adı da “Ezberbozan” ya… 

Tekel, İETT, PTT, Deniz Yolları İşletmesi, TCDDY gibi kurumlara, zamanında işçilerin nasıl partizanlıkla ve hemşericilikle alındığı; bazılarının hiç işe bile gitmeden, çalışmadan maaşlarının nasıl ödendiği gibi şeyleri bilen biri olarak o taraflara fazla girmeden şu sendikaları biraz rahatsız edeyim diyorum. 

Türkiye’de mevcut sendikaların neredeyse tamamı sarı sendikadır. Sendikacıların önemli bir kesimi de emekçi veya emekçi dostu değil, kısaca ‘kurnaz’dır. Geçmişte, gerçekten emekçilerin çıkarlarını koruyan sendikalar ve sendikacılar var idi. Bugün ise, niyeti temiz sendikacılar en aza indiği gibi, sendikaların hemen tamamı ağalarına, sisteme ve işverene hizmet eder durumdadırlar. 

Ancak tarih boyunca olduğu ve olacağı gibi her şeye rağmen dürüst sendikacılar da mutlaka var. Onlar bizim her yerde, her sektörde en az bulunan Don Kişotlar’ımızdır. 

Zavallı seçeneksiz işçilerin ve emekçilerin sırtından lüks hayat yaşayan, harcırah almak için yurtiçi ve mümkünse yurt dışı görev uyduran; avantalı tezgahlara girip çıkan; hemşericilik ve partizanlık yaparak kral gibi yaşayan sahte sendikacı siyasetçilerle; kendi ideolojik tezgahlarından uzak kalmayan sendika yöneticilerin liderliğinde yapılan eylemlerin de halisane iyi niyetli, emekçilerin yararına şeyler olduğuna maalesef inanmıyorum. 

Siz inanıyorsanız bu eylemlerin sadece emekçilerin hakkı ve hukuku için olduğuna, inanmaya devam edin. 

Birkaç yıl önce de Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında, bir büyük sendika başkanı –bunların isimlerini kullanıp bu sayfaları lekelemek de istemiyorum- mütevazı villasında yakalanıp layığını bulmuştu da, safım emekçiler yine olayı protesto etmiş idi. 

Bu gibi durumlarda, aydınlarımız ve hiçbir emekçimiz nedense sormaz “Bu zenginlik, bu villalar, bu servet, bu lüks otomobiller nereden geliyor? Lüks ofisler, kıyak maaşlar ve binlerce iş yapmayan görevli kimin alın teri ile hayatlarını kazanıyor ve bu arada da bazıları kendi ideolojilerinin tezgahlarına bizi nasıl alet ediyorlar? Neden neredeyse her sendika belli dünya görüşünden bile olmayan ‘hemşeriler’ ve ‘arkadaşlar’ tarafından idare ediliyor?” 

Adamlar, sendikacı ve zengin olmuşlar. Nasıl oluyor bu peki?! Çok mu iyi maaşlar alıyor bunlar? Yoksa zor ve tehlikeli görev yaptıkları için risk tazminatları mı çok yüksek? Yoksa çok mu sorun çözücüler, bu günlere dek tüm işçi sınıfının sorunlarını mı çözüverdiler de çok parayı hak ettiler?! 

Hak gaspının ve işsizliğin ne kadar kötü olduğunu tartışmak bile gereksiz. Devletin görevleri açık ve nettir. Devlet, her vatandaşına eşit davranmak ve onların en azından karınlarını doyurmak yükümlüğü içindedir. Çalışanları da, patronların insafına terk edemez devlet. 

Tekel olayında da mutlaka birileri mağdur ediliyor ve hakları çiğneniyor. Hatta birilerinin yaşam hakları bile ellerinden alınıyor. Ama mücadele böyle yapılmaz ve bunlarla yapılmaz. Kapalı kapılar ardında tezgah çevirerek ve devletin resmi ideolojisini ve statükoyu korumak adına, siyasetler ve eylemlerle emekçilerin iş ve yaşam hakkı savunulamaz. Anayasa, iş kanunları ve örgütlenme kanunları baştan aşağı değişmeden; kafalar ezberlerden arınmadan doğruya gidemeyiz. 

Nalıncı keseri gibi hep kendimize yontuyoruz. Samimiyetsiziz ve uzun vadede hep kaybediyoruz. 

Biraz detaylı düşünmek ve hayatı irdelemek lazım. Her söylenene inanırsak daha çok uyutuluruz ve bazı emekçilerimiz kendileri de sendikacı olma ve iyi hayat yaşama hayali kurarak ömür sürüklerler. Aynı, bu kokuşmuş kapitalist sistemin kendilerini de bir gün zengin edebileceğini düşünen küçük insanlar gibi… 

Bunların bazıları mutlaka amaçlarına ulaşacaklardır, ama yarın işsiz ve aşsız kalıp, evde çocuklarının bile yüzüne bakamayan emekçileri hiç de iplemeyecekler. 

  

Sayı: 2010 03