Fikrimizi sormadılar, oyumuzu soruyorlar

0
8

Rötuşlenerek yeniden onayımız istenen darbe anayasası, ilginç bir rastlantıyla darbenin meşrulaştığı 12 Eylül’de referanduma sunulacak. Çerkesler, Lazlar, Kürtler gibi toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan etnik grupların hiç bir talebinin dikkate alınmadığı, önerilerinin dinlenmediği değişiklik paketine ‘Evet’, ‘Hayır’ ve ‘Boykot’ şeklinde üç farklı tepki geldi. Boykotçuların itirazları ise darbecileri yargılamadan muaf tutması, ‘Türk’ dışındaki halkları yok sayması, seçim barajının düşürülmemesi ve iddia edilenin aksine memurlara grev hakkının uygulamada engellenmesi.
AKP’nin, geniş halk kesimlerini; akademisyenleri, uzmanları, Çerkesleri, Kürtleri, Lazları yani tüm etnik grupları dışlayarak hazırladığı anayasa değişikliği paketi referandum sürecine girerken, kamuoyu da dörde bölündü. ‘Evet’çiler, ‘yetmez ama evet’çiler, ‘hayır’cılar ve ‘boykot’çular olarak ayrışan kamuoyunun çok geniş bölümü hangi değişikliklerin yapıldığını ve bu değişiklerin tam olarak ne getireceğini bilmiyor. Medyanın geniş yer ayırdığı tartışmalar ise ideolojilerin çatışması şeklinde sürdüğünden bilgilendirmeye değil daha çok kutuplaşmayı artırmaya yarıyor.
AKP’ye kayıtsız şartsız destek verenler 12 Eylül rejimiyle hesaplaşmayı sağlayacağını, statükocu kesimler bu değişikliğin AKP’nin devleti tüm kurumlarıyla ele geçirme planı olduğu iddiasındalar. Solun bir bölümü, yeni bir anayasanın şart olduğunu ama darbe anayasasına dokunduğu için, yetmese de ‘Evet’ denmesi gerektiğini savunuyor. ‘Boykot’çular ise hepsinden farklı olarak; daha temelden bir itirazı seslendirirken, boykotun türü konusunda kendi aralarında ayrışıyorlar: Sandığa gidip, geçersiz oy vermek ya da sandığa hiç gitmemek gibi. Bu gruptakilerin büyük çoğunluğunu etnik kesimler ve AKP ile statüko yanlıları dışındakiler oluşturuyor. Temel itiraz noktaları; darbe anayasısının özüne dokunmadığı gibi darbecileri yargılamadan muaf tutması, her değişikliğin darbe anayasasını kalıcı ve meşru hale getirmesi, darbe anayasasının ‘Türk’ dışındaki halkları yok sayması, çoğunluğun fikrini almadan ve önerilerini dinlemeden hazırlanması, yani bir dayatmayla yapılması, seçim barajının düşürülmemesi ve parti kapatmaların zorlaştırılmaması. Dolayısıyla, iktidarın da muhaletin de nihai amacının daha demokratik ve özgürlükçü bir anayasa değil, kendi gücünü pekiştirecek bir anayasa peşinde olduğunu savunuyorlar. Bu nedenle de, bir güç çatışmasının tarafı olmak yerine kendi varlıklarını duyurmak amacıyla referandumu protesto ediyorlar.
Aslında, CHP’nin başvurusu üzerine değişiklik paketini görüşen Anayasa Mahkemesi’nin kararı da, bu görüşü destekler nitelikte oldu. Mahkemenin ‘denge’li olmaya çalıştığı şeklinde yorumlanan kararda, paketin yalnızca yargıyla ilgili maddeleri kısmen iptal edilerek, iktidara yakın kişilerin yüksek yargıya kolayca girmesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na hukuk dışındaki meslek gruplarından olanların seçilmesi engellendi. Mahkeme böylece CHP’nin anayasa paketinin iptal talebini reddetti ama iki maddede yaptığı rötuşla ‘AKP yüksek yargıyı ele geçirmeye çalışıyor’ itirazlarının da önünü kesti. Ama sonuçta darbe anayasasının temel özgürlükler ve hukuk devleti önündeki engelleyici maddeleri aynen korunmuş oldu. 
Reform mu aldatmaca mı?
Değişikliğin bir reform değil, aldatmaca olduğunu söyleyen protestocu kesimlerin itirazları şu noktalarda toplandı:
1- Tamamen yeni bir sivil ve demokratik anayasa hazırlanmalıydı. Şayet kısmi değişiklikler yapılacaksa öncelikle, toplumun büyük bir kesiminin itirazlarına maruz kalan maddelerin kaldırılması veya değiştirilmesi gerekirdi. Örneğin; 1982 Anayasası ile oluşturulan bazı kurumların YÖK (m.131), MGK (m.118), Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (m.159), Din eğitiminin zorunlu olması (m.24), Diyanet işleri Başkanlığı m.(136) vs. gibi maddelerin kaldırılması ve bu kurumların feshi gerekirken bunlara dokunulmamıştır.
2- Öte yandan yasa ile düzenlenmesi gereken konuların anayasa ile düzenlenmesi doğru bir yöntem değildir. Örneğin yakalama ve tutuklama sebepleri, gözaltı süreleri (m.19), süreli ve süresiz yayının toplatılması (m.28), gibi. Bu maddelerin de tamamen kaldırılması gerekirken bunlara da dokunulmamıştır.
3- Bir hukuk devletinde idarenin her türlü işleminin yargı denetimine tabi olması gerekirken, ufak makyajlarla konu geçiştirilmiştir. Örneğin HSYK ve YAŞ kararlarının tamamına karşı yargı yoluna gitme yolu açılmamıştır.
4- Askeri yargı –genel yargı ikilemi varlığını sürdürmektedir. Herkesin aynı koşullarda normal mahkemelerde yargılanmalarının önü açılması gerekirken bu yapılmamıştır.
5- Her ikisi de darbe ürünü olan HSYK ile Anayasa Mahkemesi’ni kaldırmak yerine üye sayısında artışa gitme yolu ile bu kurumları ‘demokratikleştirdikleri’ aldatmacasını yaratmışlardır.
6- AKP Hükümeti, YÖK’te sağladığı hakimiyetinin benzerini yargı üzerinde de kurmaya çalışarak kendi iktidarını pekiştirmeye çalışmaktadır. YÖK vasıtasıyla, 31 oy alan kişi yerine, kendisinden başka sadece 1 kişinin oyunu alan bir akademisyeni üniversiteye rektör olarak atamaları bu zihniyetin açığa çıkışıdır. Bu zihniyetin hukuk alanında nasıl yaşama geçeceğini tahmin etmek zor değildir.
7- Darbe anayasasının en önemli özelliklerinden biri de güçler ayrılığının yürütme lehine bozulacak şekilde düzenlenmesidir. AKP Hükümeti bu durumu daha da ağırlaştırmaktadır.
8- Türkiye koşullarına daha uygun olan “Anayasal vatandaşlık” yerine ulus temelli vatandaşlık muhafaza edilerek somut verili durum ve bazı gerçekler yok sayılmaktadır.
9- Geçici 15. maddenin kaldırılmasına rağmen geçmişe dönük uygulanmasının önü kesilmiş olduğundan 12 Eylül darbecilerinin yargılanması mümkün değildir. Dolayısıyla 12 Eylül’le hesaplaşılacağı propagandası aldatmacadır.
10- Yine pakette, kamu emekçilerine toplu sözleşme hakkının verildiği iddiası aldatmacadır. Anayasanın 53. maddesinde yapılması planlanan değişiklikle “memur ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptir” ifadesi maddeye eklenmektedir. Ancak bunun hemen ardından “Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Uzlaştırma Kuruluna başvurabilir. Uzlaştırma Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir” denerek grev hakkı tanınmamıştır.
11- AKP hükümeti döneminde kamu hizmetleri hızla tasfiye edilmiş ve kamu personel sayısı azaltılmıştır. Yeni alınan kamu personelinin çok önemli kısmı da sözleşmeli yani güvencesiz olarak istihdam edilmektedir. Bu koşullarda örgütlenmek ve sendikal hakları kullanmak neredeyse olanaksızdır. Bir de bunun üzerine AKP’nin kamu emekçilerini yandaş sendikası Memur Sen’e alenen yönlendirmesi kamuda toplu sözleşmeyi anlamsız hale getirmektedir.

Sayı : 2010 07

Yayınlanma Tarihi: 2010-07-01 00:00:00