Ne Demek İstiyoruz? II

0
22
Alaattin Bayram

Başka bir yazımızda, dünyada iki yüz yıldır süre gelen ulusallaşma hareketlerinin genel hedefini kısaca ele almış ve bu ulusallaşma sürecinin henüz bitmediğine dikkat çekmiştik. Ayrıca Türkiye’nin samimi bir demokratikleşme sürecine ihtiyaç duyduğuna da değinmiştik.
Şimdi de gerek Osmanlı İmparatorluğu döneminde, gerekse İstiklal Savaşı’nda ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu sürecinde ve sonraları, ülkenin ve milletin selameti için canları pahasına her türlü desteği vererek en az her kesim kadar destanlar yaratan Kuzey Kafkas halklarına da birazcık değinmemiz gerekmektedir.
16. yy. ın ilk yarısından başlayıp 19. yy. ın ikinci arısına kadar çeşitli aralıklarla süren Kafkas – Rus savaşları Çerkeslerin yenilmesi ve kadim Kafkasya topraklarından sürülmesiyle son bulmuştur. Şüphe yok ki bu konu burada söylendiği gibi kısacık bir cümleye sığdırılacak kadar da basit değildir. Bahse konu olan, evrenin en kadim halkının üç asır direnişinden sonra talan edilmesidir. Bu talan sonrası 1 milyon 500 bin civarında insanın yurdundan edildiği tahmin edilmektedir. 1864 sürgününde, bu nüfusun %80 ini Adığeler ve geri kalan %20 sini de Abaza, Çeçen, Oset, İnguş, Karaçay ve diğer toplumlar oluşturuyordu. Bu %20’lik nüfusun %10’u da Abazalardan oluşuyordu. Adığelerin %95 i yurtlarından sürülürken geride kalanların çoğu da yerlerinden edilmişlerdi. Osmanlı topraklarına sürülen Çerkes nüfusunun önemli bir kısmı da çeşitli nedenlerle yollarda telef olmuştu.
Çerkesler (Kuzey Kafkas halkları) Osmanlı topraklarına geldiklerinde Türkçe bilmedikleri gibi yerleştirildikleri topraklarda kullanılan hiçbir dili de bilmiyorlardı. Osmanlı’nın iskân politikaları gereği çok farklı ve birbirlerinden fazlasıyla uzak bölgelere yerleştirilen bu insanların dayanışma istekleri ve moral güçleri de birbirlerinden oldukça uzaklara düşmüştü. İslam dünyasının zafiyet içinde olduğu bu süreçte ata yurtlarını kaybetmiş olan Çerkeslerin henüz ilk kuşak insanları hayatta iken, gittikleri yerlerde bir kez daha vatan savunmasına katılmak zorunda kalmışlardır. Daha acı olanı, Osmanlı Devletinin parçalanması ve bunun sonucu olarak Çerkeslerin de farklı ülkelere ayrılmasıdır. Bugün için onlarca farklı iklime dağılmış olan bu insanların büyük çoğunluğu Türkiye’de yaşamaktadır ve TC vatandaşıdırlar. Bu pozitif insanlar, bugün yaşamakta oldukları ülkelerine yönelik olumsuz hesaplar yapmamışlardır ve bundan sonra da yapmayacaklardır. Hatasıyla sevabıyla bu süreçte, herkes için ne olmuşsa onlar için de olan odur. Anadolu’da yaşayan birçok kesimden farklı olarak, vatan kaybetmenin ne demek olduğunu en iyi Çerkesler bilmektedir. 
Çarlık Rusyası’nı çökerten bu Çerkes direnişinin göz ardı edilmemesi gereken önemli bir konusu vardır: Rusya’nın sürgüne tabi tuttuğu onlarca milletin tamamı Müslüman’dır. Bu Müslüman halk geçmişte, Karadeniz ile Hazar Denizi arasında önemli bir İslam hattı oluşturmaktaydı. Bu hattın kuzeyindeki büyük düşman olarak kabul edilen Çarlık Rusyası ise Hıristiyan’dı. Kafkasların güneyindeki Gürcistan halkının büyük çoğunluğu ve Ermenistan halkının tamamı da öyleydi. Çarlık Rusyası, bu İslam hattını aşmasından birkaç yıl sonra Edirne ve hatta İstanbul kapılarına gelip dayanmıştır. Bu süreçte Osmanlı, İngilizlerden destek almak zorunda kalmıştı. Dahası 1917 yılına gelindiğinde ise Rusya, Erzurum’a kadar olan Doğu Anadolu topraklarını işgâl etmişti. Çıkan bu fotoğrafa baktığımızda Rus – Kafkas halklarının kanlı temasının yıllarca süregelmiş olduğunu görürüz. Bunun en acı örneği Sarıkamış hadisesidir. 
I. ve II. Dünya savaşlarında dünya ülkeleri yeniden şekillenirken Kafkasya toplumları da bu durumdan yararlanmak istediler. Kendi kaderlerine bırakılamayacak kadar önemli jeopolitik konumu olan bu toprakların kadim sahipleri, bu isteklerinden bir kez daha mahrum bırakıldı: 1918 yılında denenen bağımsızlık girişimleri dört yıl gibi kısa bir süre sonra güç kullanılarak dağıtıldı. Bu acı kader Adığelerden başlayarak, Tatarlar, Türkler, Osetler, Avarlar, Çeçenler ve diğer tüm Çerkes milletlerince paylaşıldı. Bu ulusların o günkü anayurtlarının tamamı bugün RF sınırları içerisindedir.
Günümüzde ise yukarıda zikredilen bu milletler, yel değirmenlerine savaş açmadan olayları daha aklı-selim yorumlama fırsatını bulurlar ve kendilerini başkalarına havale etmezlerse eğer, dünden daha iyi bir gelecekleri olacağını tahmin etmekteyim.
Osmanlı Devleti’nin parçalanmaya ve paylaşılmaya başlandığı 20. yy. başları ile Kurtuluş Savaşı yıllarında, vatan savunmasına öncülük eden ilk beşlerden dördünün Çerkes olması – Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, Bekir Sami – Çerkeslerin Kurtuluş Savaşına oldukça aktif olarak katılmalarına ve hatta öncülük etmelerinde büyük etken olmuştur. Ancak Atatürk’ün köşke çıkmasıyla Kurtuluş Savaşının -Atatürk dâhil – bu öncülerin etkileri azaltılmaya çalışılmıştır. Bu konuda tamamen başarılı olunmuştur dersek abartı yapmış olmayız. Atatürk’ün vefatından sonra da tek parti baskısı bütün Anadolu’da özgürlükleri bertaraf etmiştir.
Bugün Türkiye, o günlerdeki kıraç bilgi/sizlik ortamından, birçok alanda, çevresinin ve dünyanın çekim merkezi haline gelmesini bilmiştir. Okuma-yazma oranları arttırılmış, meslek çeşitlerinde ve meslek sahibi insan sayısında ciddi artışlar yakalanmış, ulaştırma ve iletişim alanlarında baş döndürücü gelişmeler yaşanmıştır. İhtisas sahibi insan sayısındaki artış ise kaliteyi beraberinde getirmiştir. Yatırım alanlarındaki farklı uyruklu insanlarla yapılan ortak girişimler Anadolu insanının gözünü açmıştır. Sosyal alandaki özgürlüklerin sağlanması konusunda geçmişte gösterilen kuşkuların gereksizliği ise bugün daha iyi anlaşılabilmektedir. Demokrasileri sadece seçimlere indirgeyen tekçi zihniyetler, bugüne kadar uzanan sorunlar yumağını oluşturan önemli etmenler olmuştur. Bu süreçte Türkçü olmanın dışında kalabilen her kesim ve her düşünce tekçi anlayışın üretim hatalarıdır(!) adeta. Oysa onlar bugün, güzel Anadolu’yu mamur, müreffeh, medeni ve insani yapmaya aday görünmektedirler. Umut ediyorum ki bu üretim hatası(!) kesimler, bugünü onaracak ve yarına gün gibi ışık tutacaklardır. 
Günümüzden 800 ila 1000 yıl gerisine gittiğimiz zaman Çerkes nüfusunu çeken ve bu nüfusu eriten Mısır’ı da göz ardı etmemekte fayda vardır. Çerkeslerin gündeminde yer almayan Mısır – Kafkasya ilişkileri ciddi bir inceleme konusudur. Hattilerden beri hiç eksik olmayan bu ilişkinin diğer Arap ülkeleriyle Kafkasların ilişkilerini de yeniden ele almak gerekmektedir.
Tarih boyu, İspanya, İtalya, Balkanlar ve diğer Avrupa topraklarında bugün yaşamakta olan ve geçmişte yaşamış olan Çerkes topluluklarını ise hiç incelemedik. Dolayısıyla geçmişteki ve günümüzdeki varlıklarından bile haberimiz yok.
Sonuç olarak, bu aziz millet bugün her nerede yaşıyor olursa olsun birlikte olduğu toplumlara karşı kitlesel bir haksızlığın faili olmamışlardır. Ancak bireysel lalettayin nizalar her toplumun kendi aralarında olabildiği gibi Çerkeslerin başka toplumlardaki insanlarla bireysel sürtüşmeleri de olmuştur. Buna benzer şeyler kendi aralarında da olmuştur. Bunda ırki bir sebep aramak veya öyle yorumlamak insaflı ve sağlıklı olmayacaktır.
 Kafkas – Rus savaşları ise toplumsal olmaktan çok ulusaldır. Burada bir tenakuz söz konusu değildir. Bunun temelinde yatan neden Rus ve Çerkes halklarının çatışması değil, Çarlık Rusya yönetiminin sıcak denizlere inme politikası ve Kafkasları işgal arzusudur. Bu istila akınlarına Adığeler başta olmak üzere tüm Çerkeslerin kendilerini savunurken göstermiş oldukları inanılmaz derecedeki direnişleri, Çerkeslerin özgürlük aşkları, Ruslar ve Kazaklardan dini ve kültürel yönünden ayrışmaları vb. nedenler savaşın şiddetinin ve süresinin uzamasına neden olmuştur. Sonunda Rusya Kafkasları teslim almıştır. İnsansız bir Kafkasya’yı… Nitekim bu Rus yürüyüşü Kafkaslarla sınırlı kalmamış 1978 Brejnev’in Afganistan’ı işgaline kadar süregelmiştir.
Yeri gelmişken belirtmekte fayda gördüğüm konu şudur: Bugün Türkiye Çerkeslerinin çoğunun kafası berrak değilmiş gibi geliyor insana.. Sanki günlük uğraşlarımızı kaybetmemek uğruna çoğu değerlerimizi ya yanlış yorumluyoruz veya aşırı bir bilgi aşınmasından kaynaklanan cehalete teslim ediyoruz. ‘Çerkesler aslında sürülmedi. Onlar Osmanlı Padişahının davetine uyup geldiler’, şeklinde özetleyebileceğimiz ifadeler her geçen gün taraftar buluyor ve okumuş insanlarımızda daha çok dillendirilmeye başlandı. Sanki padişah düğün yapıyordu, davetiye gönderdi ve bütün Kafkasya halkı da padişahın kaynıydı, davete icabet edip geldiler ve bir daha da geri dönmediler. Böylece Kafkasya halkları bütün günlük yaşamlarını, çoluk-çocuklarını bıraktılar, koşarak geliverdiler. Gelirken de ufak-tefek yol kazaları oldu. Teknelerden falan alabora olanlar oldu. Onlar da cehaletlerinden. Teknelere fazla insan alıvermişler. /Neden fazla insan binmek istiyorsa? Sanki peşlerinden Çar geliyor./ Yoksa Çar onlara, ‘gelin ovalara yerleşin’, demişti. Ama Çerkesler Çarı dinlemediler, böylece Kafkasya boşalıverdi. Yani padişah İstanbul’dan çok güzel kaval çalıyordu, koyun sürüsü dedelerimiz (!) kavalın sesine aldandılar, yurtlarını terk ettiler. Bu işin başını da “yılanbaşlı mollalar” çekti. Nasıl oluyor da Adığelerin İslam’ı geç kabul ettiklerini söyleyenler, diğer yandan bu insanları din adamların peşlerine düşürerek bir ulusun tamamına yakınını yurtlarını terk ettiriyorlar ve bilmedikleri diyarlara gönderiyorlar? Diaspora Adığeleri son dönem içine düştükleri bu ve benzeri açmazlarından kurtulmalıdırlar.
Hatırlatma: “Ne Demek
 İstiyoruz? 1” Şubat 2010
tarihinde yayınlanmıştır

Sayı : 2010 08

Yayınlanma Tarihi: 2010-08-01 00:00:00