12 Eylül 1980 – 12 Eylül 2005(*)

0
1544
25 yıl –çeyrek asır- önce (‘yani bizim zamanımızda’), üniversite çağında okulla birlikte iş yaşamını da sürdürmeye çalışan bir hayli insan vardı. İstanbul’da idik ve üniversiteyi bitirmemize ramak kalmıştı. O sabah ev arkadaşım şıpıdık terlikleriyle ekmek almaya çıkmıştı, kahvaltımızı yapacak, kimimiz işe kimimiz okula gidecektik. Gecikerek ve eli boş olarak bekar evimize geri döndüğünde yüzünün rengi biraz soluk görünmüştü. Köşede bir askere yakalanmış, “nereye hemşerim, darbe oldu bilmiyon mu?” muhabbetinden sonra eve gelmişti. Kitapların suç unsuru olabildiği bir ülkede yaşıyor olmanın tereddütü ile neler olacağını, tv. izleyip radyo dinleyip beklemeye başlamıştık. Evde telefonumuz yoktu ve henüz gsm icad edilmemişti -en azından bizim için-, kimseyle haberleşemeden beklemenin ne demek olduğunu anlamış olduk böylece. Daha anlayacağımız o kadar çok şey varmış ki… Mürekkep yalamışlığımıza, teoride darbe olabileceğini okuyor olmamıza ve daha birçok bilgi avantajımıza karşın, gerçek o ki tam bir kabustu ve bu kadarı beklenmiyordu diye genelleştirirsem sanırım yanılmış olmam.
Üzerinden 25 yıl geçti 12 Eylül 1980’in. O zaman doğanlar şimdi 25 yaşında ve o günleri yaşayanlara “ne olmuştu 12 Eylül’de ?” diye soruyorlar. Benim sorum da; “bu kadar mıydı 12 Eylül’ün bilinç haritamızdaki yeri?” oluyor. 12 Eylül’de olumsuzluk adına herşey oldu ve sıralaması uzun sürer, ne olmadığını aktarmak daha kolay gibi. 68 kuşağının neler yaşadığını çok okumuştuk ve bizler sormadan biliyorduk 70’ li yıllarda yaşananları. Ya şimdi? Hep yazılıp çizilir ya “12 Eylül’ün felsefesi.. ” diye başlayarak, unutturma yani bilinç haritasından silip atma da vardı o anlayışın içinde.
80’ li yılların eşiğinde Türkiye ekonomik krizdeydi ve siyasi istikrar sağlanamıyordu. S. Demirel’ in başbakanlığında kurulan milliyetçi cephe hükümetleri; emekten yana herşeye karşı pozisyonda, elini dar gelirlinin cebinden çıkarmıyor, tırmanan terörde taraf olduğunu açıkça deklare ediyordu. Veciz sözleri bugünlere taşınan Demirel’ in sıkıştırmalar sonucu söylediği; “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” lafını unutmadık örneğin.
IMF’ nin dayatmaları sonucu 24 Ocak 1980’ de sözde ekonomik istikrar tedbirleri kararı alınmış, dar ve orta gelirliler biraz daha kemer sıkmaya zorlanmıştı. Doğal olarak sendikalar –sarısından olmayanları tabi ki- ve halk tepki gösterdi kararlara. Fedakarlıklar hep memleketin “işçisinden, köylüsünden, memurundan” bekleniyordu ve sürekli kemer sıkmak zorunda idiler. Ekonomik kararların muhalefetsiz uygulanabilmesi için siyaseten gerekli girişimi siyasiler beceremeyince cuntacı generaller okyanus ötesi bir seyahat sonucu Waşington icazeti aldılar ve anayasayı tangur-tungur ettiler. Hani şu bol gelen 27 Mayıs Anayasası’nı.
Türkiye halkının iç dinamikleri ile beceremediği, kısmi özgürlük ortamı sağlayan ve tepeden inme oluşturulan anayasayı birileri yine tepeden inme yok saydılar. Anayasa’yı tangur tungur (Ceza Kanunu m.146; “TC Anayasası’nı tebdil, tagyir ve bu kanunla kurulmuş olan TBMM’ yi iskata cebren teşebbüs..” cezası ölümdü.) etmek suçtu ve birçok insan bu nedenle yargılanmış, hatta ölüm cezası almıştı. (Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyadesi’ni okumayanlara öneririm bu arada). Onlar eylemlerini tamamlayamadan yakalanmışlardı anayasa bekçilerine, 12 Eylül cuntacı generalleri ise yakayı ele vermeden hallettiler işi. Sonra kendi yaptırdıkları anayasaya bir madde (geçici 15. madde) ekleterek yargılanmalarının önünü de kapadılar. İcazet aldıkları okyanus ötesi memlekette “bizim çocuklar becerdi” diyorlardı cuntacı generaller için. “Nato’nun en zengin generali” ni de onlarla aynı dili konuşan medyadan öğreniyordu dünya. 12 Eylül cuntasının havacısı idi bu general.
Sivil faşistlerin işlevi sona ermişti ve terör bıçakla kesilir gibi durmuştu. Göstermelik sağcı yargılamaları ve çok sayıda insanın canına kıyıp fazlaca deşifre olanların cezalandırılması da gerçekleştirildi bu arada. Solcuların üzerinden ise 12 Eylül silindiri geçti. Yok etme ve sindirme siyaseti izlendi ve etkili oldu. “Asmayalım da besleyelim mi?” buyurdu cuntanın şefi ve bir kitabın adı oldu bu veciz kelam. Vatanını ve halkını seven, daha iyi ve özgür bir vatan, daha iyi bir yaşam için uğraşan, kişisel hiçbir çıkarı olmayan onlarca güzel insan zindanlara tıkıldı, sürgün yaşadı.
Bilanço çok ağırdı:
-650 bin kişi gözaltına alındı, çoğu ağır işkenceden geçirildi
-1 milyon 683 bin kişi fişlendi
-Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı
-123 bin kişi tutuklandı
-30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atıldı
-18 bin 525 kamu görevlisi hakkında soruşturma açıldı
-14 bin kişi “yurttaşlık”tan çıkarıldı
-30 bin kişi “mülteci” olarak yurtdışına gitti
-7 bin ölüm cezası istendi, 517 sanık için idam kararı verildi, 49 kişi idam edildi
-366 kişi kuşkulu bir biçimde öldü
-171 kişi işkenceden öldü
-144 kişi cezaevlerinde öldü
-14 kişi açlık grevinde öldü
-16 kişi “kaçarken” vuruldu
-95 kişi çatışmada öldü
-73 kişiye doğal ölüm raporu verildi
-43 kişi intihar etti
-23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu
-Siyasi partiler ve sendikalar kapatıldı
-3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
Sivil toplum örgütlerinin tümü kapatıldı. Yöneticileri hakkında soruşturmalar açıldı, gözaltılar yaşandı. Kafkas Kültür Dernekleri de bu uygulamanın dışında değildi. Bir kısım derneklerde dönemin yöneticilerine baskı uygulandı. Derneklerin açılmasına yeniden icazet verildiğinde, baskılar devam etti ve solcu olup göz altına alınan ve tutuklananların üyelikten düşürülmesi gerçekleştirildi. Kısaca Türkiye genelindeki uygulamadan Çerkes Dernekleri de payına düşeni aldı, olumsuzlukların tümünden etkilendi Çerkesler. Yeni yasalarla derneklerin siyasetle ilgilenemeyeceği de kesin bir dille belirtildi. Derneklerin gönüllü ‘siyaset yapılmasın bekçileri’ vardı ezelden beri ve onlar böylece ‘ne kadar haklı olduklarını’ ve ne kadar ‘doğru yaptıklarını’ anlamış oldular. Bu yasağı koyan sistemin partileri ise seçim dönemlerinde dernek ziyaretleri ile popülist yaklaşımlarına devam etti. Bu durum yaman bir çelişki gibi görünse de şöyle okunduğunda anlaşılır oluyor; “Yasak koyucular kendi siyasetlerinin her yerde yapılabileceğini yazıyorlar ama sisteme muhalif siyaseti yasak ediyorlar.”
Bencil, köşe dönücü, toplumsallığı minimize edilmiş -yok edilmiş demeye elim/dilim varmıyor-, bütün değerleri borsaya/dolara endeksli yeni bir kuşak çıktı ortaya. 12 Eylül’ü yaşamayanların, bilgisi olmayanların okudukları birçok yazıda buna benzer satırlar yer alır.
.. 12 Eylül’ün eseri anayasa oylaması aynı zamanda cunta şefinin cumhurbaşkanlığının onaylanması idi. Beyaz oylar evet, mavi oylar hayır ve oyların konulacağı zarf şeffaftı. Oy masalarında beyaz oy yığılı idi, mavi oy ya yok ya da bir-iki tane idi. Herkes mavi oy kullanmış ve azalmış ya da bitmiş sanmasın o günleri yaşamayanlar. Maddi baskıyı iliklerimize kadar hissettiren anlayış sandık başında psikolojik saldırısına devam ediyordu kısaca.
12 Eylül anayasasına hayır veren azınlıklardan biri olarak 12 Eylül’ün günahını taşımıyorum ama 12 Eylül’ün unutulmasının ya da gereğince bilinmemesinin günahını taşıyacağım gibi.
(*)2005 yılında Kafkasya Forumu dergisinde yayınlanmış, istatistiki bilgilere ek yapılmıştır.

Sayı: 2010 09
Yayınlanma Tarihi: 2010-09-01 00:00:00