Uluslararası Hukuka göre Göç, Sürgün, Soykırım ve 21 Mayıs 1864 *

0
9

‘Ermeni olayında açıkça gördüğümüz gibi soykırım suçunun kanıtlanabilmesi ve işlenebilmesi için soykırıma uğramış olan halkın diasporası ve devletiyle bütün halinde bu olaya sahip çıkması zorunludur.

Bizim zorunlu göç veya sürgün olayımız için anavatandakilerle böyle bir politik ve ekonomik birliği sağlama şansımız yok denecek kadar azdır. Kaldı ki bu konuda insanımızın yaklaşımı birbirinde çok farklı ve çelişkili bir durum arz etmektedir’
Av. Rahmi Tuna (Tuma) 
2 Bölüm
Soykırım insanlık kadar eski bir olaydır. Bir ırkı öldürme, ırkı yok etme anlamına gelir.
Tarihin eski dönemlerinden beri soykırım olayı hemen tüm savaşlarda şu veya bu şekilde uygulanmıştır. Hatta Yunan filozofu Platon eserinde ‘Yunan halklarının birbiri ile savaşırlarken soykırım fiilini işlememeleri gerekir, ancak başka halklarla savaşırken soykırım yapabilirler’ demiştir. Jean Paul Sartre, soykırımın insanlık kadar eski olduğunu ifade etmiştir. Bu şekilde insanlıkla beraber var ola gelen soykırımın kınanmaktan öte bir suç olarak değerlendirilmesi, 20.yy. ikinci yarısından itibaren gerçekleştirilmiştir. Savaşın denetlenmesi konusunda 1351 yılında Fransa’da, 1385, 1468 ve 1471 yıllarında İngiltere’de fermanlar yayınlanmıştır. Ancak bu fermanlar hiçbir şekilde soykırımı uluslar arası bir suç haline sokamamıştır. 1648 Westfalia anlaşmasından itibaren dini grupların haklarının korunması ve onlara belirli haklar verilmesi suretiyle soykırımın engellenmesi konusunda pozitif adımlar atılmıştır. 14.09.1929 da imzalanmış olan Edirne anlaşmasının sonucunda, Sırbistan ve Romanya prensliklerindeki Hıristiyanların korunması amacıyla anlaşmaya hüküm konulmasını Osmanlı devleti kabul etmiştir. Yine 24.05.1915 Ermeni Tehciri nedeni ile Fransa, İngiltere ve Rusya ortak bildiri yayınlayarak Osmanlı Devleti memurlarının yargılanmalarını talep etmişlerdir. 10.08.1920 de imzalanan Sevr anlaşmasına göre Türkiye’de kurulacak olan özel mahkemeye Türkiye hükümeti razı olmuştur. Bu şekilde gelişmekte olan soykırımın pozitif hukuk açısından suç olmasını içerecek çalışmaların önemli başlangıcı, 1937 yılında Milletlerarası Cemiyetin imzalamış olduğu uluslararası ceza mahkemesinin kurulması anlaşması olmuştur. Bugün yürürlükte olan soykırımın önlenmesi ile ilgili sözleşme 09.12.1948 de imzalanmış, 12.01.1951 tarihinde de yürürlüğe girmiştir. Türkiye bu anlaşmayı ilk kabul eden devletler arasındadır. Bu kısa tarihçeden sonra konunun esasına gelecek olursak şu sorular akla gelmektedir.
Soykırım suçu hangi suçları içermektedir.
Soykırım suçunu işleyenin yargılanması ne şekilde olacaktır.
Bu konuda yetkili mahkeme ve organlar nelerdir.
Soykırım sözleşmesinin 2. maddesine göre; soykırım aşağıdaki suçları içermektedir; *Bu sözleşmede soykırım; ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubun tümüyle yok edilmek amacıyla;
a. Üyelerinin öldürülmesi,
b. Üyelerinin bedensel yada zihinsel olarak ciddi zarara uğraması,
c. Grubun tümüyle ya da bir bölümü ile, bedensel yıkıma uğratılması amacıyla tasarlanmış yaşam koşullarına bilerek sokulması,
d. Grup içinde doğumları önlemeyi amaçlayan önlemlerin alınması,
e. Çocukların bir başka gruba aktarılması eylemlerini içerir.
Soykırım sözleşmesinin 3. maddesine göre şu edimler cezalandırmayı gerektirir.
a. Soykırım,
b. Soykırım için gizlice anlaşma,
c. Soykırımın doğrudan veya açıkça kışkırtılması,
d. Soykırım girişimi,
e. Soykırıma katılma.
Bu sayılan suçlar ve eylemler, 1948 de imzalanmış olan soykırım sözleşmesine göre yargılanmayı gerektiren suç olarak kabul edilmiştir.
Bu noktada yine sormak durumda kalıyoruz; bu eylem ve suçlardan dolayı kim veya kimler yargılanacaktır. Eylemi yapan kişi veya kişiler mi, bu kişilere emir veren kişi veya kurumlar mı veya bunların mensup olduğu devletin kendisi mi? Açıkça ifade etmek gerekir ki bu durumda cezalandırma eylemi kişisel olup hiçbir şekilde mensup oldukları devlete yönelik olarak kabul edilmemiştir, sadece eyleme katılan kişi ve kurumların yargılanabileceği yoluna gidilmiştir.
Yine sözleşmenin 6. maddesine göre, yargılanabilecek kişi veya kurumların yargılanabileceği mahkeme konusunda şu hüküm vaz edilmiştir. Ya suçun veya eylemin gerçekleştirildiği devletin yetkili milli mahkemeleri bu yargılamaya bakacaktır veya tarafların anlaşması ile kurulacak olan uluslararası bir ceza mahkemesi bu yargılamayı yapabilecektir. Burada da önemli bir durum söz konusudur, zira böyle bir ceza mahkemesinin oluşturulması için anlaşabilecek tarafların devlet niteliğini taşıması gerektiği gibi ayrıca bu mahkemenin kurulabilmesi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin kararı ile olabilmektedir.
Veto yetkisine sahip bir üyenin veto etmesi durumunda böyle bir uluslararası ceza mahkemesinin kurulması mümkün olmamaktadır. Takdir edeceğiniz gibi bu durumun bizim olayımızda yaratabileceği veya zorunlu olarak yaratacağı sorunlar aşılamaz bir şekilde açıkça ortada durmaktadır. Zira Güvenlik Konseyinde veto yetkisine sahip olan devletlerin başında Rusya gelmektedir.
Yine sözleşmenin 9. maddesine bakacak olursak, her iki halde anlaşamayan taraflardan birisi Uluslararası Adalet Divanına başvurma hakkına sahiptir.
Kısaca özetlersek; soykırım suçu öncelikle kişisel bir suç teşkil etmekte, Güvenlik Konseyinin onayını gerektirmekte, veto durumunda işlemez hale gelmektedir. Ceza hukuku açısından bunu yorumladığımız zaman şu durum ortaya çıkmaktadır; soykırım suçu sözleşmelerde yer almasına rağmen pozitif hukuk anlamında uluslar arası bir ceza normu şeklini almamıştır. Yine üzerinde durulması gereken önemli bir konu da, soykırım suçunun yargılanması ile ilgili sözleşme hükümlerinin II. Dünya Savaşından itibaren işlenen suçlara yönelik olduğudur.
Konumuz olan Kafkasya’dan sürgün veya zorunlu göçün soykırım olup olmadığı çok ciddi bir tartışmayı gerektirmektedir. Çarlık Rusya’nın Kafkas halklarına karşı orantısız güç kullandığı, her türlü siyasi askeri ve ekonomik tedbirlere başvurarak uyguladığı nüfus mühendisliği sonucu yurtlarından olma durumuyla karşı karşıya bıraktığı inkar edilemez bir gerçektir. Ne var ki yargılama hukuku bakımından olaya baktığımızdan, karşı tarafın ileri sürebileceği ciddi itirazların varlığı gündeme gelecektir. Bu itirazları aşabilmek için her şeyden önce şu koşulları yaratabilmemiz zaruridir.
1. Bu olayı uluslararası siyasi ve kültürel platformda kanıtlayabilecek ve savunabilecek bir örgütlenmeye, bu örgütlenme için de ciddi manada finansa ihtiyaç vardır.
2. Ermeni olayında açıkça gördüğümüz gibi soykırım suçunun kanıtlanabilmesi ve işlenebilmesi için soykırıma uğramış olan halkın diasporası ve devletiyle bütün halinde bu olaya sahip çıkması zorunludur. Bizim zorunlu göç veya sürgün olayımız için anavatandakilerle böyle bir politik ve ekonomik birliği sağlama şansımız yok denecek kadar azdır. Kaldı ki bu konuda insanımızın yaklaşımı birbirinde çok farklı ve çelişkili bir durum arz etmektedir.
3. Bugün görüldüğü gibi; düşmanlığı esas alarak anayurtta olan veya anayurdun dışında bulunan marjinal kişi veya kuruşların uç bir politika ile soykırım olayını dile getirmeleri kanımca toplumumuza gerek diaspora için gerekse anayurttakiler için çok fayda getirmeyecektir. Bu nedenle her iki kısım içinde geçerli olabilecek objektif ve savunulabilir yöntemlerin ortak akılla oluşturulması ve uygulanması zorunluluğuna inanıyorum.
Güncel Sorunlarımız
Gerek Kafkasya ve gerekse yaşamakta olduğumuz ülkelerin içinde bulunduğu Ortadoğu bölgesi günümüzde ciddi sorunların yoğunlaştığı bölgelerdir. Tabir yerinde ise figüranların bazıları değişse bile tarih tekerrür etmektedir. Bu durumda bu işe elli yıllık emeğini vermiş bir insan olarak toplumumuza bazı duygularımı iletmek istiyorum. İnternet olayının ne kadar uç ve disiplinsiz olduğu hatırlanırsa elbetteki bir çok kimse bana hakarete varabilecek cevaplar verecektir. Bunlara da hazır olduğumu bildirerek teşekkür ediyorum. Üzerinde durmak istediğim birkaç konu şunlardır;
Abhazya Cumhuriyetinin statüsü ve sorunlarını lütfen tartışma konusu yapmayalım, bu Cumhuriyeti bütün gücümüzle fikir ve gönül birliği içerisinde destekleyelim. Daha kuruluş aşamasını tamamlayamamış olan bir Cumhuriyeti neredeyse anarşiye varan özgürlükçü anlayış ve ifadelerle yıpratmaya kimsenin hakkı yoktur sanıyorum.
Abhazya’nın somut geleceği, yukarıda bahsettiğim olaylarla örülmüş olan bir bölgede bulunması nedeniyle çok riskli bir süreçten geçecektir. Tarafların bu süreci iyi anlamaları, sağduyulu ve uzun soluklu politika üretmeleri gerekmektedir.
Türkiye’de görülen bölünmüşlüklerin aşılabilmesi için ortak bir akıla, bilgiye dayanan, soğukkanlı bir değerlendirmeye muhtaç olduğumuzu unutmamız gerekmektedir. Yukarıda da belirttiğim gibi kişilerin bireysel duygularını tatmine yönelik olarak sadece kendi doğrularına inanarak politika üretmeleri veya ürettiklerini zannetmeleri bize hiçbir şekilde doğru olanı göstermeyecektir. Bunun çok dikkatle değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Sivil toplum kuruluşlarımıza katılan Abhazya Federasyonu bugün hukuksal bir olgu, pozitif bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Bununla ilgili tarafların bu Federasyonu şu ya da bu şekilde yıpratma çalışmalarına hakları ve yetkileri yoktur. Suni olarak sürdürülen düşmanca çatışmalar unutmayın ki gelecekte hem Abhazya’ya hem de toplumumuza büyük zarar verecektir. Madem kuruldu, düşmanlıkla değil dostluk duygularıyla değerlendirmemiz ve kardeşliğimizi bozmamamız gerekmektedir. Bunu hatırlatmayı da zorunlu buldum.
21 Mayısın anılması ve Kefken olayı ile ilgili olarak yaratılan suni görüş ve davranışlara son vermek zorundayız. Kefken bölgesine büyük ekseriyetle Abazaların çıkmış olduğunu ve orada Abaza köyleri kurulduğunu, 1964 den beri ilgilenenler yakından bilmektedir. Hatta oradaki mezarlığın yanılmıyorsam adı da Abaza mezarlığıdır. Bu gerçeği herkesin kabul etmesi gerekmektedir. Ne var ki Kefken zorunlu göçün bir imgesi olabiliyorsa bunu kollektif olarak anlayış birliği içerisinde yaşatmaya zorunluyuz.
Bildiğiniz gibi Kafkasya’nın her bölgesinde çeşitli rekabet ve kışkırtmaların sonucu olarak sık-sık terör olayları yaşanmaktadır. Bu olaylarda bir tarafı tutarak uç politikalar veya düşünceler üretmek bize fayda getirmeyeceği gibi anavatanda yaşayan soydaşlarımıza da fayda getirmeyecektir. Bölgesel politikaların toplumumuzca iyi değerlendirilerek birlikteliğin sağlanması ve korunması günümüz için bir zarurettir. Bu duygularla hepinizi saygıyla selamlarım.
*Abhaz Dernekleri Federasyonu organizayonu ile; 24 Mayıs 2010 günü, Kafkas-Abhazya Kültür Derneği’nde düzenlenen paneldeki konuşmadır.

Sayı : 2010 09

Yayınlanma Tarihi: 2010-09-01 00:00:00