Hey Yiğit Çerkes! AslanTsipinov

0
1697
Nalçik yemyeşil bir deniz diyorlar.
Ben hiç görmedim ki!
O uçsuz bucaksız parkı, Abhazya Meydanını, şehitliği, geniş caddelerini, oranın toprağıyla ve oranın suyuyla yoğrulmuş insanlarını ben hiç görmedim ki!
Bir akordeon sesi geliyor, soruyorum ta buradan; nereden geliyor bu ses?
Sakin ve mutlu cevap veriyor bir Thamade: “Abhazya Meydanından!”
“Nasıl gidebilirim?”
“Dümdüz yürü cadde boyunca, gençleri göreceksin” diyor, güleç yüzlü yaşlı bir teyze, mis gibi kokan Kabardey şivesiyle.
Geniş cadde, geniş kaldırımlar, yol boyunca yemyeşil dalları, iri gövdeleriyle sıra sıra dizili ağaçlar. Mavi gök kubbenin altında mutluluğu, huzuru muştularcasına önümden, yanımdan geçip gidiyorlar. Bir genç kız gülümsüyor yanımdan geçerken, ayağında yaz kış hiç değiştirmediği iskarpinleriyle.
Yaklaştım meydana! Artık uzaktan kalabalığı görebiliyorum.
Ses, daha net, daha güzel duyuluyor. Rengarenk giysileri ile kızlı erkekli gençler taze açmış büyük bir tek çiçek gibiler. Görünmeksizin kucaklıyorum onları, alıp kalbimin en derin yerine, en erişilmez kutsal köşesine yerleştiriyorum özenle; Canlarım…
Bir önce çalan neydi? Kafe mi? Bu şimdi çalan Şeşen mi?
Bir genç kulağıma fısıldıyor: “ne önemi var, ha Kafe, ha Şeşen, ikisi de bizim değil mi?”
Gökyüzünün maviliğinden ak saçlı Thamade sesleniyor, sadece ben duyuyorum: “Gençler haklıdır.”
“Evet” diyorum saygıyla, “evet!”
Onlar üzerinden kuracağız geleceğimizi; gelecekte var olacak mıyız? Yoksa yok olup tarihin derinliklerinde hiçbir iz bırakmadan kaybolup gidecek miyiz? Bunu onların duruşu, hayata bakışı belirleyecek.
Birden gençler açılıveriyor, düğün halkasını daha da genişletiyorlar. Meydan sonsuzluğa erişmiş gibi büyüyor. Akordeon daha bir neşeli çalıyor, pkheçiçler daha bir iştahlanıyor. Gençlerin bağırışları daha bir içten, daha gür, neşeli çıkıyor.
Gençlerden, bir kız bir erkek, bir tarafa yöneliyorlar, uzun boylu narin birini saygıyla selamlıyorlar. Alıp, meydanın ortasına buyur ediyorlar. En güzel kızı sıradan çıkartıp, o yakışıklı adamın karşısına oynaması için getiriyorlar.
Çevrede gençler yaprak, onlar ortada gonca, dünyanın en güzel çiçeği bu…
Sanki evrenin sonsuzluğunda bir çift kuğu, Kafe ile süzülüyor meydanın ortasında, imrenerek bakıyorum.
Şaşkın, kendi kendime soruyorum; kim bu değer verilen insan?
Yine ak saçlı Thamade, sevgiyle gülümseyerek cevap veriyor gökyüzünden: “O Aslan Tsipinov.”
Gökyüzü, güneş ağır ağır ışıklarını geri alıyor. Alacakaranlık kaplıyor her yeri.
Yavaş yavaş meydana bir sis perdesi çöküveriyor.
Hepimizi yutuyor. Her şeyi yutuyor; o güzelim caddeleri, ağaçları, binaları. Koca Nalçik yok olup gidiveriyor.
Bir tek Aslan Tsipinov kalıyor…
Sislerin üzerine bir abide gibi yükseliyor, yalnız o aydınlık, yalnız o etrafına ışık saçıyor.
Bir hüzün kaplıyor içimi; biz her iyi olanımızı kaybetmek zorunda mıyız?
Gökyüzü ağlıyor, ben ağlıyorum, o dünyanın en güzel çiçekleri gençler ağlıyor.
Sessiz…
Veda etmiyoruz, kucaklaşıp buluşuyoruz.
Kimse görmüyor, kimse duymuyor, kimse bilmiyor.
Tıpkı o sisler içinde yok olup gitmiş Nalçik gibi…
Birden tek başıma kalıyorum.
Sıkıyor, boğuyor içimdeki hüzün, sonra Hasan Hüseyin’in dizeleri gelip bir hançer gibi takılıyor usuma;
“Kimin yüzüne baksam
Salkım saçak suç
Salkım saçak kir
Silahlar konuşuyor uzak dağlarda
Yolunmuş çiçekleri bir bir
Tepelenmiş içimin has bahçeleri
Düşünsem neyi
Yaklaşsam neye
Uzatsam elimi okşamak diye
Bir kör bıçak gülüyor körpe etlerde
Kararıyor masmavi sabahlarım”
Duyuyorum; “yılmayın, yorulmayın” diye haykırıyorsun oradan…
Görüyorum; gökyüzünden lanet yağıyor; kör karanlıklara, kör kurşunlara, karalar giymiş kara adamlara…
Nalçik duyuyor mu?
Bilenler susuyor, bilmeyenler biteviye konuşuyor mu?
Ölümler sessizliğin sesi gibidir, hüzün verirler, kahrederler, yorarlar düşünen beyinleri.
Aslan Tsipinov. Hey yiğit Çerkes önünde saygıyla eğiliyor, yüce anamız Setenay Guaşe’nin has bahçesinden derlediğimiz beyaz gülleri yüreğimizden senin yüceliğine seriyoruz.
Bil ki seninleyiz, rahat uyu…
Ve yağız Nart atları kanatlanmış uçuyorlar. Seni taşıyorlar sırtlarında, yük görmeden, severek. Amaçları seni gökyüzünün en ulvi katına taşımak; orada seni, Khiase’nin (Kutsal Meclis) ulu, ak saçlı Thamadeleri sevinç içinde bekliyorlar, bil ki sana soracakları, senden öğrenecekleri çok şey var…
O uçsuz bucaksız parkı, Abhazya Meydanını, şehitliği, o geniş caddelerini, oranın toprağıyla, oranın suyuyla yoğrulmuş insanlarını ben hiç görmedim ki!
Nalçik yemyeşil bir deniz diyorlar.
Ben hiç görmedim ki!
Ve seninle tanışmamıştık Aslan yürekli Tsipinov.
Ve seni bir cümle ile anlatmamı isteseler, tereddütsüz; ne para ne pul, ne de şöhret, illa da Çerkeslik derim.
Tanımak önemli değil ki, yaptıklarınla, yol göstericiliğinle aynı yolda olmayı bilmek tanımanın ta kendisi değil de nedir?
Senin ışığın hep aydınlattı, gelecekte de daima aydınlatacak.
Yiğit adam, koca Çerkes… Kör karanlıklar, kör kurşunlar değil, bil ki insanlık kazanacak.Hey Yiğit Çerkes! Aslan Tsipinov

Sayı: 2011 01
Yayınlanma Tarihi: 2011-01-01 00:00:00

Önceki İçerikSohum’dan Bakınca
Sonraki İçerikÇerkesleri Anlamak
Jiy Zafer Süren
1951’de Samsun’da doğdu. Üniversite’yi terk etmiş ve muhasebeci olarak çalışarak emekli olmuştur. Çeşitli dergilerde şiir ve araştırma yazıları yayınlandı. Kafkasya üzerine yayın yapan, As Yayın’ın kurucuları arasında yer aldı. “Çipxe, Kafkas Aile Armaları” (derleme) ve “Tama Bahar Gelmeyecek” (şiir) isimli iki kitabı vardır. Nisan 2008 itibariyle Jıneps gazetesi yazarları arasında yer aldı, Ocak 2011 tarihinden bu yana yayın kurulu üyesidir.