‘Utanmak’ da erdemdir!

0
8

Magazinin hayatımızın her karesine yayılan reytinginden yararlanarak, tarih simsarlığına soyunanların her köşede koltuk kapabilmesi mi acaba, sığlıklarını ya da faşizan zihniyetlerini saklama gereği bile duymadan Çerkes halkını hedefe koyabilmelerine cesaret veriyor?   
Muhtemelen o medyatik güç olmasa, Murat Bardakçı, ağzından köpükler saçarak, bir türlü toparlayamadığı diliyle “Ben de Çerkesim ama…” diye başlayıp, Çerkeslerin demokratik haklarına ilişkin taleplerinden “utandığını” yazamaz, hele hele tarihi çarpıtarak, Osmanlının Çerkeslere ‘atıfet’ gösterdiğini aklına bile getiremezdi.
Gerçekten utanacak kadar erdemi olsa, Çerkes dillerinin ve kültürlerinin ölümünden yine Çerkesleri sorumlu tutmaz, Çerkeslikle en ufak bir bağı olsa, Çerkeslere Rusya’yı adres göstermezdi. 
İddia ettiği gibi Çerkesliğin baskın olduğu bir aileden gelseydi, Osmanlı’nın Çerkes soykırımında oynadığı sinsi rolü, Osmanlı topraklarında kitleler halinde ölüme terk edilen Çerkesleri de bilir, hiç birini bilmiyorsa da en azından Habze’den (Çerkeslerin Yazısız Anayasası) bir parça payını alır, terbiye emareleri gösterebilirdi.  
Yani Bardakçı aslında Çerkes değil sıkı bir Türk milliyetçisi olarak, üzerine düşeni yaparken, bir “Çerkes yoktur, Kafkas Türkü vardır”ı eksik bırakmış.
Ki, bunu yıllardır dillendiren ülküdaşlarına cevap vermek bile gereksiz bir zahmet olduğundan, tebessüm etmekle yetinmeyi tercih ettik hep.
Anlayacağınız biz Çerkesler, bu klişelere çok alışığız. “Hain Çerkesler’i ne kadar sık duyuyorsak, bir başka kesimden; ‘sol’ ve ‘entelektüel’ çevrelerden de  “Devletçi-Milliyetçi Çerkesler” genellemesini sık duyarız. 
 ‘Çerkes Ethem – Çerkes tavuğu’na sıkışmış bilgileri ile fikir sahibi olmuşlar, ideolojilerine göre değişen jargonda koro halinde ses verirler: “Çerkesler hak talep etmez, sadık yurttaşlardır, iyi Müslümanlardır, onlar işbirlikçidir, asker ve MİT’çidir… ”
Oysa ne biri, ne ötekiyiz! Tıpkı Türkler, Kürtler, Lazlar, Gürcüler gibi işbirlikçimiz de var, MİT’çimiz de; solcu demokratımız da var, Müslüman demokratımız da!  
Bırakın uzak tarihi, yakın tarihimizi biraz özenle araştırsalar, ‘Darağacındaki Üç Fidan’dan Yusuf Aslan’ın, 68 gençliğinin liderlerinden Mahir Çayan’ın Çerkes olduğunu öğrenirlerdi. Dün sol gruplarda kimlik siyaseti yapmadan, eşitlik, özgürlük ve bağımsızlık ideali ile mücadele eden Çerkesler kadar bugün de; gerek Türkiye solunun, gerek demokratik kitle örgütlerinin içinde de aynı idealle aktif görev yapan Çerkesler olduğunu göreceklerdir.     
Yakın tarihimizden de vazgeçtik, en azından Çerkeslerin yayınlarına bir göz atsalar, zahmet edip okusalar, Ankara’da dile getirilen taleplerin çok daha fazlasının tam 5 yıldır düzenli olarak çıkan Jıneps gazetesinin manşetlerinde yer aldığını da bilir ve bu trajikomik şaşkınlığa düşmezlerdi.
Bu çoğul bilgisizlik ya da çarpıtmalara, binlerce sayfalık tarihi belge ve tanıklıklarla yanıt verilebilir. Öğrenmek isteyen olursa kendilerine kaynak gösterebilir, bulamazlarsa iletebiliriz. Biz birkaç alıntıyla yanıt vermeden önce, 
Türkiye’de ölen yerel dil ve lehçelerin dökümünü yapan UNESCO’nun, yok olan Ubıhça’dan sonra, Adige ve Abaza dillerinin de ‘yok olma tehdidi altındaki diller’ arasında saydığını hatırlatırız.
Ve hiç kuşku yok ki; dilimizi, kültürümüzü ve kimliğimizi yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakanlar, köylerimize “Vatandaş Türkçe Konuş” tabelaları asanlar, Ethem Bey’le arası açılınca “Hain Çerkes Ethem” diye anarak, tüm Çerkesler üzerinde baskı kuranlar, Çerkes adlarını köylerden silenler, Çerkes soyadını kullananları yargılayanlar, derneklerini kapatıp, yöneticilerini hapse tıkanlardır.   
12 Eylül darbesinden sonra, “Türk olduğunu söyle, suçlamaları geri alalım” diye işkence yaptıkları Çerkes gençlerini ise saymaya sayfalar yetmez.
Şu çok tekrarlanan “Osmanlının Çerkeslere şefkatle kucak açtığı” masalına gelirsek; soykırım ve sürgün sırasında Osmanlı topraklarında, sadece Trabzon’da 53 bin Çerkesin yaşamını yitirdiği kayıtlara geçmiştir.
 
Çerkesler o denli kötü koşullarla karşılaşmıştı ki, yaşadıkları katliama rağmen geri dönmeye karar vermişlerdi.
Rus Elçisi İgnatiev, Rus Dışişleri Bakanlığı’na yazdığı 21 Şubat 1872 tarihli yazıda, 8500 Çerkes ailenin karşılaştıkları koşulların dayanılmazlığı nedeniyle Kafkasya’ya geri dönmek istediğini bildirdi. (Berzec, 198)”
O şefkatle kucak açan Osmanlı, bunun üzerine Çerkesleri adeta hapsetmiştir.
 “ İskan edildikleri yerlere uyum sağlayamayıp geri dönmeye yeltenen muhacirlerin sayısı o kadar artmıştı ki, Osmanlı hükümeti tedbir alma ihtiyacı hissetmişti. 18 Kanun-ı sani 1789 tarihli emirname ile Çerkeslerin kaçmasına fırsat verecek her hareketin engellenmesi emredilmiş, bu hususta yabancı deniz nakliyat şirketlerine de gemileriyle tek bir Çerkes dahi taşımamaları’ resmi yazıyla bildirilmiştir. (BOA, Hariciye Nezareti, 122/64)”
Daha da ötesi, Osmanlı Devleti ile Rus Çarı, Çerkeslerin Osmanlı topraklarına göç ettirilmesi üzerine anlaşma yapmıştır.
"Kuruluşundan beri iç problemlerini çözmede tehcir ve iskân metoduna sıkça başvuran Osmanlı Devleti, 9 Mayıs 1857’de tehcir kanununu çıkarmıştır. Bu arada Rus Çarıyla gizlice ittifak etmiştir… Göçenlerin mal, can ve hürriyetleri, sair tüm hakları sultanın garantisi altında idi. Her tür vergiden muaf olarak arazi verilmesi vaat edilmişti. Anadolu’ya yerleşenler 12 yıl askerlikten muaf tutulmuştu. 1860 yılında iskân-ı Muhacirin Komisyonu kuruldu. Bunda ekonomik ve politik çıkarlar gözetilmişti. Buradan anlaşılıyor ki Çerkeslerin göçürülmesi, Osmanlı Devleti’nce planlanmış, sonraları gelişen fiili durumdan çok daha önce programlanmış bir iştir.’(Karpat’tan naklen Berzec, 47)”
Nitekim Rusya, Çerkeslerin yerleştirilmesi gereken yerlere bile müdahale etmiş ve Osmanlı Devleti de buna uyarak, Çerkesleri bir kaç kez daha sürgüne tabi tutmuştur.
 “Rusya’nın 2 Mart 1878’de Osmanlı Devleti ile imzaladığı anlaşmada, Rus hududuna yakın yerlerde iskân edilen Çerkeslerin iç bölgelere götürülmesi hususu üzerinde durulmuştur (Berzec, 126). Nitekim öyle de yapılmış, 150.000 Çerkes bu sefer de Rumeli’den Anadolu’ya göç ettirilmiştir.”İddia edildiği gibi Osmanlı, Çerkeslere ‘atıfet’ göstermemiş, tersine kendi çıkardığı yasaları bile çiğneyip, Çerkesleri her savaşta öne sürmüş, sınırsız sürelerde askerlik yaptırmış, oluşturduğu ‘gönüllü birlikler’le, ön saflara sürdüğü Çerkesleri kırdırmıştır.
Kısacası, Çerkesler de tıpkı Kürtler, Lazlar, Aleviler gibi Osmanlı Devleti’nde de, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde de paylarına düşeni yaşamış, ağır bedeller ödemişlerdir. Bugün ise, bu topraklarda yaşayan bütün halklarla yan yana, eşitlik ve özgürlük temelinde bir arada yaşamak üzere ses yükseltiyorlar.  
Taleplerimiz arasında öncelikle olan da tüm partilerin kendi anayasa taslağını seçimlerden önce kamuoyuna açıklaması, halkın da oyunu buna göre kullanmasıdır.    
Bir sözümüz de Çerkes kamuoyuna olacak: Yukarda saydığımız tarihi gerçekler ışığında, yıllardır seçimden seçime kapımızı çalarak oy isteyip, Çerkesliğini Meclisin kapısında bırakanlar yerine, Çerkes halkının taleplerini sahiplenen, hatta bu yönde taahhüt imzalayan adaylarda ortaklaşalım. Eğer bu ortaklaşmayı başaramazsak, bugüne kadar süregelen alışkanlıklarımızla oy kullanırsak, Çerkesler dün olduğu gibi yarın da o Mecliste asla temsil edilmeyeceklerdir.   
Eğer hâlâ ders almadıysak, Bardakçı gibilerinin bu cüreti nasıl bulduğunu sorgulayarak işe başlayabiliriz. 
JINEPS Yayın Kurulu
***
MURAT BARDAKÇI NE YAZMIŞTI?
Peşinen söyleyeyim: Dedelerimin ve büyükannelerimin yüzde elliden fazlası Kafkasyalıdır, şimdi "Çerkes" diye nitelenen değişik Kafkas milletlerinden gelirler. Ama ailemde "Çerkesliğin" bu derece baskın olmasına rağmen böyle bir açıklamayı ve bu şekildeki talepleri okuyunca hem hayrete düştüm, hem de utandım!
Genç nesil anadilini bilmiyormuş, Kafkas dilleri ve gelenekler unutuluyormuş! Türkiye’deki diğer etnik gruplar dillerin unutmuyor, nesilden nesile devam ettiriyor ve hala konuşuluyor ise, Kafkas asıllı gençlerin o dilleri bilmemeleri kendi ayıplarıdır. Kültürel kimliklerini vakti zamanında hatırlamamış, merak etmemiş ve dillerini öğrenmemiş olmaları bir tarafa; büyükleri de öğretmemiş, bildiklerini aktarmamış demektir ve unutmanın kabahati devlete değil, ailelere aittir. 
Meselenin aslı şudur: Türkiye, Çerkeslere asırlar boyunca "atıfet" göstermiştir. Bu sözün, yani atıfet’in ne demek olduğunu bilmeyen ve Türkiye’de bugün  Çerkeslere özgürlük" talebinde bulunanlar bir zahmet buyurup sözlüğe baktıkları takdirde kelimenin manasını öğrenebilir ve "Acaba bir hata mı ediyoruz?" diye düşünebilirler.

Sayı : 2011 03

Yayınlanma Tarihi: 2011-03-01 00:00:00