Gurbetten Çerkes Hikayeleri – Bir Halka Ad Aramak-Hulusi Üstün

0
648
Teşbihte hata olmaz düsturundan cesaret alarak…
Birilerinin yapılan yanlışlıklara karşı sarsıcı ihtarlarda bulunması gerektiğinden hareketle…
Sen söyle ne edelim diyenlerin isteği üzerine…
Bu fıkranın hatırlatılması vacip olmuştur.
. . .
Osmanlı’nın son dönemine doğru bir İstanbul çocuğu Kütahya’ya kaymakam olarak atanır. Göreve başladığı ilk gün hoş geldin ziyaretine gelenleri kabul eder. Şehir eşrafı, esnaf, sanatkâr ve kalem erbabı hep birlikte makamı ziyarete gelir, hoş geldinlerini arz eder, şikayetlerini bildirir. Şikâyetlerin hepsinde mutlaka bir eşek yer almaktadır. Kimi komşunun eşeğinden şikâyet eder, kimi kendi eşeğinden, kimi şehrin çöpünü toplayan eşekten… ama ille bir eşek lafı edilir.
Zira Osmanlı’da eşeği ile meşhur üç diyardan biridir Kütahya. Diğerleri Merzifon’la Ege Adaları…
Genç kaymakam, huzurunda ağzını doldura doldura ‘eşşşek eşşşek’ diyip duran bu insanların kabalığından rahatsız olur. Öfke ile huzurundaki insanlara ihtar eder.
– Yahu ! Bu lakırdının kibarcası yok mu? Eşek eşek yerine merkep deseniz daha yakışık almaz mı?
Ziyaretçiler bu ihtar üzerine ‘eşek’ yerine ‘merkep’ demeye başlarlar. Kaymakam durumdan memnun gülümserken odacısı kulağına eğilip der ki. 
-Gaymekem bey, nafile tüketme nefesini, bu adamlar buradan çıkınca senin arkandan merkep oğlu merkep demez, gene eşek oğlu eşek der… 
. . .
Aslında pusula yüz elli sene önce kırılmış, kase-i fağfur taşa çalınmış. Yüz elli sene önce bütün tanımların anlamı aşınmış.
Çerkes tanımı bir zorunluluğun neticesi idi.
Dünyanın çeşitli yerlerinden Kafkasya’ya yolu düşen seyyahlar, diplomatlar, devlet adamları karşılarına çıkan bu dilleri birbirinden farklı, kendilerine dair adlandırmaları birbirinden farklı, birbirini farklı adlarla tanımlayan fakat büyük ölçüde tavır ortaklığı sergileyen, kültürü birbirine benzeyen, benzer kıyafet giyen, benzer sosyal yapıya sahip insanların hepsine Çerkes diyip çıkmıştı işin içinden.
Çünkü bu halkları, bu grupları ayrı ayrı tanımlamak, adlandırmak, farkına varmak imkân ve ihtimali yoktu.
Kaldı ki esasen bu halklar da birbirinden tamamen farklı halklar değildi. Abhaz halkını oluşturan ailelerin yarısından fazlası Adigeler ve Ubıhklar arasında aynı adla yaşıyordu. Hatta Çeçenlerle ortak aileler vardı. Birbirini anlamayan bu insanların dillerindeki Türkçe, Arapça ve Farsça kökenli kelimeler çıkartıldığında geriye kalan kelimeler de yüzdesi meçhul oranda benzeşiyordu. Tüm Kafkas halklarında birinci tekil şahsı ‘-s’ sesi ile ifade ediliyordu. Ana hepsi için nan’dı. İsim hepsi için ts… ve hepsinin doğruları yanlışları ortaktı. Hepsi Nart adlı ortak bir atadan bahsediyordu.
Kaldı ki var olmaları da birbirlerinin var olmasına bağlı idi. Biri yok olduğunda diğeri de giriyordu yok oluş değirmeninin içine.
Bu ve daha bir çok sebeplerle onları tanımlayan bir ortak adın varlığı zorunluluktu. Dolayısıyla onları tanımlarken Çerkes diyenlerin kötü bir niyeti yoktu…
Sonra…
Kılıç ve kamanın hatırı kalmadı. Onurlu olanlar yenilginin yasını tutarken, onursuz olanlar tarih yazdı… Savaşlar başka bir zemine kaydı. Şu geldiğimiz aşamada insanlık birbirinin kültürüne, diline, geçmişine, kökenine dair gizleri keşfetmeye çalışıyor. Birbirini anlamaya çalışıyor. Düne kadar birbirini yok saymaya, birbirini yok etmeye dair sarf ettiği gayreti şimdi birbirini öğrenmek için sarf ediyor. Etnisite son kez anlam kazanıyor belki insanoğlu için. Bundan sonra korkunç bir hızla karışacak insanlık. Kültürler, şarkılar, sesler, binlerce yılın biriktirdiği bir şehvetle birbiri arasında karışacak.
At gözlüğünü bırakıp sağımıza solumuza biraz daha insaflı bir nazarla bakarsak bu durumun halihazırda da böyle olduğunu göreceğiz aslında.
. . .
Hal böyle iken bizim cephede neler oldu?
Kafkasya ve Kafkasya dışındaki Kafkas kökenlilerin bu gelişmeler içindeki tavrını ayrı ayrı mercek altına almak gerek.
Dünya şimdiye kadar tanımadığı kültürleri, dilleri ve kökenleri keşfetme gayretini arttırdığı ölçüde Kafkasya birbirini reddetme, birbirine sırt dönme, birbirini yok sayma gayretini arttırdı aslında. Bu da bir mecburiyetti… Yüz elli yıldır olup biten her şey bu talihsiz coğrafyayı dünyanın diğer yerlerinden farklı bir güzergâha itti. Uzun soluklu bir savaş, sürgün ve bunun akabinde izlenen deneysel politikalar, sonrasında yaşanılan kaçınılmaz çatışmalar Kafkasya’yı bu çözümsüzlüğün içine itti esasen.
            Bundan sonra bütünleşmek nasıl olur?
Ne ölçüde,
ne şekilde,
ne çatı altında birleşilmeli,
ne oranda bütünleşmeli,
ortaklıklar nasıl ortaya çıkartılmalı…
yahut daha farklı bir ifade ile, biz birbirimizin gerçekte nesi oluruz…
Bu soruların içerdiği hayati önem de hiç kimse tarafından umursanmadı. Çünkü küçük olduğunda birilerinin elinde kama oluyordu Kafkas Halkları… icabı halinde birbirine karşı bilenen küçük kamalar…
Bunun böyle olduğunu anlamaları mümkün değildi. Çünkü yüz elli yıldır örtülmüştü ortak yanların üstü. Burnunun ucunda yaşayan halkı dünyanın bir ucunda yaşayanları tanıdığından daha az tanıyorlardı. Sen diğerlerinden farklısın diye hep kendisine ait olanı ezberletmişlerdi.
. . .
Kafkasya dışındaki Kafkas kökenliler ise aslında sürgün olmak paydası altında bütünleşme yolunda idiler. Hepsi Çerkes olarak tanımlanıyordu… Kız alıp verirken kabile farklılıklarını çok da umursamıyorlardı. Sürgünü yaşamış dedelerin torunu olmak kafi idi onlar için…
Ata yurtları ile karşılaşmak onların genlerinde küllenmiş duran kabile onurlarını kamçıladı. Onca yıl mektep, akademi, Üniversite okuyup ilim öğrenmiş koca koca adamlar öylesine şaşırtıcı bir kolaylıkla benimsemişlerdi ki Ortaçağ kafasını…
Anayurt için hiçbir fedakârlıkta bulunamıyorlardı, ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlardı. Bu cehalet yüzünden Atayurtlarındaki bölünmeyi önlemek, müşterekleri ortaya çıkarmak yolunda sarf etmeleri gereken gayreti bölünmeyi hızlandırmak yolunda gösterdiler.
Çünkü ne kendilerini, ne de atayurtlarını kapsamlı bir şekilde tanımıyorlardı. Bir şekilde okuyup köylerinden çıkmış gençler vardı halkın önünde. Henüz dünyayı algılayacak bir ufka da sahip değillerdi.
Aradan geçen yirmi yıl içinde büyüklü küçüklü on kadar çatışmaya sahneye oldu Kuzey Kafkasya… Abhaz, Çeçen ve Oset topraklarında olup bitenler iç burkan savaşlar olarak geçti tarihe.
Savaş süreci Kafkasyalıları birbirine bağlamak yerine aralarındaki mesafeyi açtı. Herkes kendisini kabilesinin kahramanı ile özdeşleştirdi. Abhazya Özgürlük Savaşı da Çeçen Özgürlük mücadelesi de acı tecrübeler yaşattı.
Geldiğimiz bu aşamada Kafkas Halkları kendilerini yeni baştan tanımlama gayretine girdiler.
Abhaz başka idi Çerkes başka… O zaman Abaza kim idi?
Kabardey başka, Kemguy başka, Şapsıgh başka, Abzakh başka… O zaman Adighe kim idi?
Ubıkhları Çerkes olarak tanımlayan yanlı ve artniyetli söyleme son vermeli idi. Ubıkh ne Adighe idi, ne Abhaz idi… Olsa olsa bu halkların amcaoğulları idi. O halde amcaoğulları ile münasebeti ne ölçüde tesis etmeli idi? Hem bu ihtar üzerine bu söyleme son verdikten sonra ne eylemeli idi?
Çeçen zinhar bizden değil, Asetin zaten İranlı idi.
Dağıstanlı fanatiklerin adı zaten bizle anılmamalı idi.
Anlamsız çabalar bunlar.
Bir halk düşünün ki 2010 yılında kendisini tanımlayan ismi bulmaya çalışıyor.
Ne adla anılması gerektiği konusunda kavga veriyor.
En az üç asır gecikmiş bir gayrettir bu.
Kaldı ki faydası nedir?
Dünya birbirini tanımaya çalışırken bir takım kendini bilmezin halk namına hareket ederek, adeta düşmana der gibi, kendisini ayırıp bir kenara kor iken beklentisi nedir?
Beklenti sadece kişisel egonun tatminidir.
Kendisinden başkasını dışlayarak kendisini farklı kılanı öne çıkarıp onur kazandığını düşünmektir.
Daha çok ergenlik çağındaki gençlerde görünen bir psikolojik durumdur. Kendisini farklı kılan değerler onun için çok önemlidir çünkü kişilik henüz oturmamıştır.
Konuşmaya başlarken halklarımızın ne kadar eski olduğunu söyleriz oysa.
Adem’le olan tanışıklığımızdan, Nuh’tan, İdris’ten, Firavun’dan, Hititler’den, Urartu’dan bahsetmeden geçmeyiz.
Biz işte böyleyiz…
Sevgili okuyucu, bana kızma…
Birilerinin bunu söylemesi gerekirdi…
Aynadan böyle görünüyoruz.
Bu satırların yazarının Kabardey, Şapsıgh, Abzah, Abhaz ve Kumuk akrabaları vardır. Onların hepsi kendisini Çerkes olarak adlandırmaktadır.
Siz kendinize ne derseniz deyin başkaları da sizi Çerkes olarak adlandıracaktır.
Nafile işler bunlar vesselam.    
 
 

Sayı: 2011 06
Yayınlanma Tarihi: 2011-06-01 00:00:00