KAF-DAV Başkanı Muhittin Ünal’la dünden bugüne

0
7
Ahmet Cevat Benk – Serap Canbek
II. Bölüm

Kaf-Dav Başkanı Muhittin Ünal: “Ülkemizde yaşayan diğer tüm kültür gurupları gibi bizim de tarihimizi kültürümüzü gelecek kuşaklara aktarabilmek için dillerimizi öğretmeye ve yayın yapma imkanı sağlanmasına dair talebi kamuoyuna yönelik olarak seslendiren ilklerden birisiyim. Bunun için sıkıntılar da yaşadım. Bazı hemşeri ve arkadaşlarımın beni görünce yollarını değiştirip benimle karşılaşmak istemediklerini hiç unutamadım.”
-Yayınlanacak kitaplar, tercümeler, planlanan organizasyonlar ve öğrenci bursları için ciddi bir maddi kaynak gerekiyor. Bu konudaki çalışmalarınız nedir? Katkı sunmak isteyenler ne yapabilir? Bununla ilgili Jıneps okurlarına bir mesajınız var mı?
Sorunuzdaki burs sözcüğü bende kötü iz bırakan bir çağrışıma neden oldu, zikretmek zorundayım. KAFDER başkanı olduğumda Nart dergisini çıkarıyorduk, 1997’de başladık ve 1998’de bildiğiniz gibi deprem oldu. Ertesi günü gençlerimizle birlikte 7 arabayla Düzce, Hendek, Adapazarı ve Kocaeli’ne doğru yola çıktık, bütün Çerkes köylerini taradık. “Size çadır mı, gıda mı, tüp gaz mı getirelim ya da nakit yardım mı yapalım? Çocuklarınızı mı okutalım. Bize ihtiyaçlarınızı söylerseniz ona göre bir çalışma yaparız.” dedik. Acılarını paylaştık, sanki sözleşmişler gibi % 90’ı çocuklarını okutmamızı istediler.
Hemen örgütlendik. O dönemde gençlik kollarında çalışan gençlerimizi tatile gönderiyorduk. Deprem öncesinde Bodrum’daki bir otelle anlaşmıştık, gençlerimiz oraya gidecekti. Deprem olduktan sonra “İnsanlar enkazlarda can çekişirken oraya gidip eğleneceksiniz.” anlamında olumsuz görüş bildiren ve hakaret eden çok sayıda mesaj aldık. Çözüm her zaman geleneklerimizde vardır. Hemen yaşlılarımızı topladık ve durumu anlattık. “Ne yapalım?” diye sorduk. Otelin parası yatırılmıştı, iptal etsek paramız geri verilmeyecekti. Thamadeler; “Gençlerimiz gitsin, tatillerini yapsınlar ama yaşıtlarının kiminin enkaz altında olduğunu, kiminin evlerinin yıkılması nedeniyle okuma imkânlarını yitirdiklerini, onların da ileride kendileri gibi üniversitelere gitmek isteyeceğini, bunun için imkânlar yaratılması gerektiğini düşünsünler. Yurtdışından gelen öğrencilerle de paylaşsınlar ve çalışsınlar.” dediler.
Gençlerimizi gönderdik ve orada toplantılar yapıp tartıştılar. Amerika, Suriye, Ürdün, Hollanda ve Kafkasya’dan da gençler gelmişlerdi. Katılımcı gençler ülkelerine döndüklerinde çalışmalar yapıp para toplayarak geldiler. Gelen yardımlarla ilk önce KAFDER çatısında, daha sonra da KAFDAV çatısında o paralara dahili imkanlarımızı da katarak depremzede 156 öğrencinin üniversitede okumasını sağladık. Bu grup mezun olduktan sonra Bilim Kurulunca “İleride kurulacak Kafkas Araştırma Enstitüsü’nün hangi alanlarda insana ihtiyacı olacaksa o alanlara burs verelim.” diye bir karar alındı. Sonuçta 244 gencin üniversiteyi bitirmesine katkı verip burs vermeyi bıraktık. Çünkü kaynaklarımız tükendi. Üniversiteden mezun ettiğimiz 244 öğrenciden sadece bir tanesi teşekkür mektubu yazdı. Onun dışında hiçbir öğrenciden geri dönüş olmadı. “Ben de vakfa bir katkıda bulunayım, benden sonra başka öğrenciler de yararlansın” diye düşünen olmadı. Bu bizim için büyük bir üzüntü kaynağı oldu. Bunu ilk kez paylaşıyorum.
-Size göre KAFDAV’ın asıl statüsü nedir? Hangi alanda yoğunlaşmalı vakıf?
KAFDAV normal bir vakıftır. Vakfa bağlı bir İktisadi İşletme olan “Kafkas Bilimsel Araştırma Merkezi ve Yayıncılık İşletmesi” ticari amaçlı bir kuruluş ve vergi mükellefidir. Yayınlarımız ve satışlar bu işletmeye ait olup her bir kitap çıkışı ya yazar kasa iledir ya da faturalıdır. Burası eğer bir gün bir enstitü olacaksa Kafkas dilleri ile kültürlerinin değişik branşlarında asgari 4-5 uzman yetiştirmemiz gerekiyor. Filologlarınız, mastır ve doktora yapmış gençleriniz olmalı. Kütüphanemiz oldukça donanımlı, bir kütüphanecimiz olmalı. Nalçik’e iki öğrenci gönderdik. Ancak onlara aylık olarak ödememiz gereken parayı ekonomik sıkıntılar nedeniyle ödeyemedik. 4 öğrenciyi okutup mastır ve doktora yaptırmanın maliyeti en az 40-50 bin lira tutuyor. Olması gerekeni biliyoruz ama ondan sonrasına gücümüz yetmiyor.
Bu ülkede 147 yıldır yaşıyor olmamıza rağmen antik bir tarihe, kültüre ve dillere sahip olduğumuzu önce kendimiz öğrenemedik. Sonra da günlük yaşamı paylaştığımız diğer insanlara, uzmanlara ve mercilere anlatamadık. Yayın yoktu, şimdi var ama toplumumuza bir türlü okutamıyoruz. İnternet kolaycılığı her şeyin önüne geçti. Toplumumuza yayınlarımızı ulaştırmak için derneklerimize gönderdik, fuarlara katıldık. Ama istediğimiz sonucu alamadık. Kültür Bakanlığına kitap veriyoruz, iki kitabımızı satın alırlarsa iki kitabı da bağış olarak vermeyi her seferinde öneriyoruz. Bugün 81 il ve 119 ilçenin kütüphanesinde bağış yoluyla ya da satın alma yoluyla gitmiş bir hayli yayınımız var.
Üniversitelerde bol miktarda mastır ve doktora tezleri yaptırmamız ve bunların üniversite arşivlerine girmesi gerekiyor. Böylece kaynakçalar arasında tarihimiz ve kültürümüz konusunda yazılmış ciddi çalışmalar ve yayınlar yer alacaktır. Her 15 günde 10 üniversiteye kırkar kitaptan oluşan setler yolluyoruz. 42 üniversiteye bağış olarak gönderdiğimiz bu kitapların bu vakfa bir maliyeti var. İktisadi işletme bunları bağışlayamaz. Ana vakıf bağışlayacak ama onun da kaynakları sınırlı. Dolayısıyla birilerinin sponsor olması, en azından maliyet fiyatında sponsor olması lazım.
-Sponsorluğu biraz daha açalım isterseniz. Sponsor ne yapacak?
Tek kitap bazında ele alırsak, şu anda tercümesi bitmiş yayına hazır 9 kitap var. Tercümesi kararlaştırılan 19 eser var. Tamamı Kafkas halklarına yönelik birbirinden değerli eserler. Bunların sadece tercümelerine ya da tercüme ve yayınına sponsor olunabilir. Yayınlanan kitapta sponsor olan kişiyi öne çıkarıyor ve kendilerine teşekkür ediyoruz. Maliyetler, kitabın hacmine ve birden çok kişinin tercüme hizmetine ihtiyaç olup olmadığına göre 2.500-5.000 TL arasında değişiyor.
21 Mayıs münasebetiyle bir kitap hazırladık. Tamamı akademisyenler tarafından yazılmış 12 makaleden oluşuyor. Bu kitabın basım maliyeti 4 bin lira civarındadır. Türkçe-İngilizce olarak çift dilli bir kitaptır. Bu eseri bütün elçiliklere, konsolosluklara, araştırma merkezlerine ve belli başlı tarihçilere göndereceğiz. Bu konuda federasyonla işbirliği yapıyoruz.
42 üniversiteye kitap gönderdiğimizi söylemiştim. Kitap gönderdiğimiz üniversitelerden gençler arıyor. “Şu konuda bir tez almak istiyorum. Kütüphanede kitaplarınızı gördüm, bu kitaplar dışında bana makale ve benzeri başka kaynaklar verebilir misiniz?” diyorlar. Tez talepleri gelmeye başladı yani. Demek ki üniversitelere ulaşmak şart. Üstelik tezi isteyenlerin çoğu Çerkes kökenli değil. Şu anda bizimle ilgili konularda mastır, doktora ya da bitirme tezi veya dönem ödevi gibi çalışma için müracaat eden genç sayısı 34’e ulaştı.
Türkiye’de 156 üniversite var. Bunlardan 20-25 kadarının kütüphaneleri henüz tam oluşmadı. Tam kütüphanesi olan 90 üniversiteye daha bağış yapmamız lazım. Bunun bir maliyeti var. Yaklaşık 22 bin TL kaynak bulabilirsek tüm faal üniversitelere bu bağışı yapma şansımız olacak.
-Osmanlı arşivlerinin açılmasından sonra sizin de bir çalışmanız olduğunu biliyoruz. Ne durumda şu anda bu çalışma?
Osmanlı arşivinden almamız gereken çok belge var. Şu anda elimizdeki belge künye sayısı 60.900 adettir. Belgeler o kadar pahalı değil. Asıl gideri, çalıştırmanız gereken Osmanlıca bilen insanların emek ücretleri oluşturuyor. Takriben toplamı 50-60 bin dolarlık bir bütçeyi gerektiriyor. Şu ana kadar 6 bin civarında belge aldık. Bunların bin sekiz yüzünü seçtik, transkripsiyonları yapılıyor.
Kafkasyalı araştırmacılar vakıftan faydalanıyorlar. Kendilerine gerekli olan belgeleri burada seçiyor Türkçe ya da Adıgecelerini istiyorlar. O durumda uzman arkadaşlarımızla dil bilen diğer arkadaşlara transkripsiyonlarını yaptırıyoruz. Bunlar hep emektir ve emeklerin karşılığında küçük de olsa bir şey vermek gerekir. Osmanlı arşiv belgelerini Kafkasya’daki uzmanlarla, araştırmacılarla paylaşmak zorundayız. Oradaki enstitülerin yayınlarını, arşivlerindeki belgeleri de merkezlerimize kazandırmamız gerekiyor. Osmanlı arşivleriyle ilgili, Adıgece ya da Abazaca çeviri yapabilecek kişilerin katkısı da bizim için çok önemlidir. Bu konuda işbirliğine açığız.
Araştırma merkezimizde şu anda en az 2 uzman ile bir kütüphaneci istihdam etmemiz gerekiyor. Metin Sönmez İngiltere’ye gidince işimiz biraz daha zorlaştı. Bir dizi materyal ve makaleyi araştırmacıların hizmetine sunamıyoruz. O noktaya henüz ulaşamadık. İşin önemini müdrik duyarlı insanlarımızın olduğuna inanıyorum. Bugüne dek onlara yeterince ulaşamadık. İnşallah sizin aracılığınızla ulaşabiliriz. Eskiden vakıflara üye olmak kolay değildi, şimdi kolay. 500 ile 2.100 dolar (Kurucu üyelerin 11 yıl önce ödedikleri azami ve asgari rakamlar) arasında bir katılım payı ve ayda 10 lira aidat ödeyecek her hemşeri vakfa üye olabilir. Ama dilerlerse üye olmadan da bağış yaparak katkıda bulunabilirler.
-Yani her kuruş değerli bir yere gidecek. Az önce de söylediğiniz gibi burası Kafkasyalıların da yararlandığı Çerkesler için çok önemli bir merkez. Buraya destek vermek isteyenler nasıl ulaşacaklar? Kiminle iletişim kuracaklar?
Avrupa’da yaşayan Çerkeslere bu vesileyle seslenmek istiyorum. Merkezimizde dijital ortamda olanlar hariç tamamı Rusça olan Çerkeslerle ilgili binbeşyüze yakın eser var. Adıgece, Abhaz-Abazaca, Osetçe çok sayıda eser mevcuttur. Batılı seyyahların Kafkasya’ya yaptıkları seyahatlerle ilgili aradığımız beşyüze yakın kitap var. Yakında web sitemize koyacağız. Avrupa’da yaşayan hemşerilerimiz birer kitap gönderse burası gerçekten büyük bir araştırma merkezi olur ve enstitü olmayı bir an önce hak eder. Diyelim ki aradığımız kitabı bulmak için zaman ayıramıyorlar, o zaman bir kitabın bedelini (35-75 Euro) bağış olarak gönderebilirler. Ankara Derneğinin binası yapılırken “bir tuğla da benden” kampanyası açılmıştı, o kampanyaya yurt içinden ve dışından hemşerilerimizin nasıl destek verdiğini gördüm. KAFDAV başkanıyken aynı zamanda KAFDER’in de başkanıydım. Genel Kurul’da “Ankara dernek binasının vakfa devrine” karar alındı. O dernek binasının nasıl yapıldığını bildiğimden o binayı vakfın mülkiyeti yapmaya vicdanım elvermedi. Çünkü insanlar “Ankara Derneği’ne bağış yapıyoruz.” diye düşünmüşlerdi. O bağış amacına uygun olarak kalmalıydı, bu nedenle devredilmesini istemedim.
KAFDAV bugün mülk olarak bir daireye sahip. Kitaplarımız da sığmıyor, bildiğiniz gibi bir de tanıtımda çok büyük önemi olan Kafkas Kültür Müzesi kurmaya çalışıyoruz. O da sığmayacak. Bir daire daha ilave etmek suretiyle dairenin birini müze, diğerini de araştırma merkezi haline getirmek gereklidir. Bakarsınız duyarlı insanlarımızın sayesinde bunu da başarırız. Çok sayıda insanımızın malvarlığı hazineye kalıyor. Böyle insanlar bilgilendirilirse ölünceye kadar bakımını da sağlarız, bırakacakları gayrimenkulleri de vasiyetleri doğrultusunda değerlendiririz. Zaten bir Huzur Evi projemiz de var. Ama imkanlar ve öncelikler sıralaması buna izin vermiyor. Şu andaki öncelik enstitü sıfatını kazanmak, hemşerilerimizin bağışları ve katkılarıyla müzeyi kurmak, nitelikli bir-iki uzmanla kütüphaneci ve buradaki kaynakları araştırmacıların hizmetine sunacak akademisyenler istihdam etmektir.
Bir değil birkaç müzemiz ve araştırma enstitümüz olmalı, sadece Ankara’da değil İstanbul’da, Kayseri’de de araştırma merkezi olmalı. Çoğalmalı böyle kurumlarımız, çoğalırsa kendimizi daha kısa zamanda en iyi şekliyle tanıtabiliriz.
-Son zamanlarda sıkça dillendirilen, hatta bu amaçla eylemler düzenlenen anadilde öğretim ve yayın istemi konusundaki görüşünüz nedir?
Ülkemizde yaşayan diğer tüm kültür gurupları gibi bizim de tarihimizi kültürümüzü gelecek kuşaklara aktarabilmek için dillerimizi öğretmeye ve yayın yapma imkanı sağlanmasına dair talebi kamuoyuna yönelik olarak seslendiren ilklerden birisiyim. Bunun için sıkıntılar da yaşadım. Bazı hemşeri ve arkadaşlarımın beni görünce yollarını değiştirip benimle karşılaşmak istemediklerini hiç unutamadım. Medya da söylediklerimi çarpıtarak günlerce gündemde tuttu. Tekziplerimizi de yayınlamadılar.
Üst üste taleplerimizi de dikkate alarak TRT 30 dakikalık yayın hakkını verip de “Gelin arkadaşlar şu altyapıyı oluşturalım.” dediği zaman hiç hazırlıklı olmadığımızı gördük. Bir hayli dil bilen insanımız ve bazı materyallerimiz de vardı. Ancak onların istediği gibi değildi. Farklı Çerkes dillerinde yayın ve tercüme yapacak uzmanlarımızın olmadığını üzülerek gördük. Kafkasya’dan bir sürü materyal topladık, getirip teslim ettik. TRT’nin arşivinde hala o materyaller mevcuttur. Ancak onların yayın stratejileri bizim beklentimiz doğrultusunda ve içeriğinde olmadı. Sadece Çerkesce sunulmuş olmasıydı olumlu tarafı. Bu bile o günler için bir adımdı. Sırası gelmişken burada bir konuya da açıklık kazandırmak isterim. TRT’den talebimiz ADIGECE ve ABHAZCA öncelikliydi. Her ikisinde de birer hafta arayla ve diyalekt farkı dikkate alınarak (Kabardey şivesi ve Aşuwa diyalektiyle de) yayın yapılmasını sağlamaktı. Ancak, TRT Kabardeycede ısrar etti ve başladı. Bir daha da değişmedi. Oysa Türkiye’de Adigey diyalektini konuşanlar, Kabardey diyalektini konuşanların en az 4-5 katıdır. Abhazca-Abazacada da benzeri durum vardır. Ama ne hikmetse İçişleri Bakanlığının vermiş olduğu bilgiler tam tersiydi. TRT de onu dikkate aldı.
Çok yönlü olarak eksizliğimizi görünce Vakıf olarak bir proje geliştirmek istedik.
Hatırlarsanız KAFFED’in ilk projelerinden biri anadili öğretecek öğretmenleri yetiştirme kursu idi. Bu kurslar gerçekleştirildi ve birçok öğretici yetişti ama bu adım yeterli olmadı. O kursiyerler ve özellikle de öğretmen kökenli ve dil bilen bayan hemşerilerimizle beraber Çerkeslerin yoğun yaşadığı en az 8-10 ilde kapasitesi yüksek kreş-anaokulları açtırıp; orada çok basit şekilde de olsa ana dilden sözcükler, küçük cümleler, müzik ve folklorla o yavruları belirli bir düzeye ulaştırmak kulak dolgunluğu ve dile yatkınlık kazandırmak ve zaman içerisinde de onların devamı olacak özel okullar açma aşamasını hayal ediyordum. Milli Eğitim ve Halk Eğitim ile yapmış olduğumuz ön görüşmeler sonucunda beklediğimiz düzeyin çok uzağında olsa bile beraber formüle edilerek bazı destekler sağlanabilecekti. Ama olmadı, beceremedik. Ankara Emek’te Vakıf olarak bir anaokulunu devralmak üzere ön anlaşmayı sağlayıp küçük çocuklu 250 kadar aileye yazılı çağrı yaptığımızda aldığımız cevap “Hele siz bir açın da gidişata bakarız, gerekirse çocuğumuzu da o zaman göndeririz” oldu. Oysa Kreş-anaokulu projesi bana göre o gün de önemliydi bugün de önemlidir.
-Siz Çerkesler hakkında tarih, kültür çalışmalarının yanı sıra arkeoloji, kimlik, sosyal antropoloji, etnoloji ve benzeri alanlarda da çalışma yapıyorsunuz. Bunlarla ilgili neler yaptığınızı açıklar mısınız?
Liseden itibaren toplumumla ilgili araştırmalar yapıp yazmaya başlamıştım. Geçmişimizle ilgili biraz bilgi sahibiydim ama bildiklerimin yeterli olmadığını Kafkasya’ya gidip gelmeye başladıktan sonra anladım. Kafkasya’ya ilk kez 1991’de DÇB’nin (Dünya Çerkes Birliği) kuruluşu münasebetiyle gitmiştim. Ben henüz Abhazya’nın, Adigey ya da Kabardey-Balkar’ın turistik yerlerini Elbruz hariç görmedim. Eğlence yerlerini de bilmiyorum. Çünkü toplantılar bitince müzelere, kütüphanelere ya da yayıncılara, yanıma dil bilenleri alarak eski kitap satan yerlere gidiyordum. Her gidişimde kitap hamallığı yaparak çok sayıda kitap getirdim buraya. Tek başıma 500 den fazla kitap getirmiş oldum. Adıgece, Rusça ayrımı yapmadım. Benim için içerikleri önemliydi. Rusça olanları özet olarak tercüme ettirip okuduğumda şunu fark ettim: Türkiye’deki arkeolog, antropolog, etnograf ve hatta filologlar Kafkas halklarının antik bir tarihe sahip olduğunu, dillerinin Hatti-Hititlerle ilgili olduğunu hatta Babil’in ikinci dönemiyle bağlantılı olabileceğini yazmadılar, yazamazlar. Zira ellerinde yeteri kadar kaynak yok. O halde ellerine kaynak vermek lazım yazabilmeleri için.
Vakfın yayınlarının doğrultusunun ne olması gerektiği konusunda uzun uzun düşündük. Güncel politikayla mı ilgili olmalı? Kafkas halklarının geleceğine yönelik ideoloji oluşturmak mı ya da geçmişle ilgili yayınları buraya taşıyıp önce kendi halkımıza sonra da günlük yaşamı paylaştığımız ve içinde yaşadığımız halka anlatmak mı olmalı? Sonuçta geçmişle ilgili bilgi, belge ve materyal konusunda çok eksikliğimiz olduğuna karar verdik. Genç kuşaklarımıza geçmişi doğru öğrettiğimiz, materyal verdiğimiz, bol miktarda yayın yaptığımız takdirde hem gençlerimizin hem kendi kuşaklarımızın bilgi sahibi olabileceğini düşündük. Üniversite, il ve ilçe kütüphanelerine kitaplar göndererek oraları da bilgiyle donattığımızda tezler, araştırmalar ve yayınlar yapılacaktır. Gençlerimize ideoloji dayatmak yerine onları geçmişle ilgili bilgilerle donatırsak zeki, duyarlı ve yabancı diller biliyor olmalarının da avantajını kullanarak aralarında tartışacak, geleceği nasıl yönlendireceklerine karar vereceklerdir.
Araştırma merkezleri ne yapacak? Geçmişi araştıracak, bunun için de geçmişe ait materyalin bol olması lazım. Bir halkın geçmişini en iyi arkeoloji, antropoloji, etnoloji, filoloji yani özetle tarihi ve sosyolojik gelişimi ortaya koyan yayınlar anlatır. Mitolojisi, söylenceleri anlatır. Bu yüzden o konulara ağırlık verdik. Bugün kütüphanemizde dijital olanlar hariç 5 binden fazla kitap, bin altı yüzden 600 fazla dergi, yüzlerce makale, birçok gazete, harita, 3 bin civarında müzik parçası (eski Kafe-Şeşen- Wuig vd.) vb. materyal mevcut. Daha da gelecek olanlar var. Her kim tarihimiz ve kültürümüzle ilgi araştırma yapmak isterse, ona verebilecek küçümsenmeyecek düzeyde kaynağımız mevcut. O anda yoksa bile kısa sürede getirtiyoruz.
-Biraz vakfın dışına çıkalım. KAFFED sürecinizle de ilişkilendirerek bugün gelinen noktayı değerlendirir misiniz? Örneğin Abhaz Federasyonu gibi yeni yapılanmalar ortaya çıktı. KAFFED’i kurmanızdan başlayarak şu anki durumunu sizin ağzınızdan dinlemek isteriz.
Sürecin bugünkü noktaya geleceğini şahsen tahmin ediyordum ama bu kadar erken süre içinde olacağını düşünmüyordum. DÇB’nin kuruluşu için Nalçik’e Ankara yani Kaf-Kur temsilcileri olarak iyi bir çalışma yaparak gitmiştik. Statü, tüzük çalışmaları yapmış ve her şeyi ‘Çerkes’ sözcüğü üzerine kurmuştuk. Oraya gittiğimizde farklı bir durumla karşılaştık. Dünya Adıge Xase sadece Adıgelere yönelik dünya çapında örgütlenmeyi hedefleyen bir kuruluştu. Bu talep haksız mıydı? Hayır, haklıydı. Çalışmalara sonradan Abhazya da eklendi. Osetler, Çeçenler ve Dağıstanlılar bu çalışmanın dışında kaldılar. İlk kongrede temsilcileri oradaydı. Niye bu 3 halk dışarıda kaldı? Bizim de bilmediğimiz çok şey vardı, orada öğrendik. Onlar diyasporada bu kadar kalabalık bir nüfus olduğunu bilmiyorlardı. Abhaz, Abaza gruplarının kendi vatanlarında % 18’lere, Adıgelerin de % 22’lere düştüğünü şahsen ben bilmiyordum. Bunları orada öğrendim. Osetlerin, Çeçenlerin, Dağıstanlıların kendi cumhuriyetlerinde % 50’nin üzerinde bir nüfusa sahip olduklarını, en azından hakim unsur olduklarını memnuniyetle öğrendik.
Adıge ve Abhazlara, nüfus olarak az olmalarına rağmen kendi toprakları olduğu için yönetimde % 50 temsil hakkı veriliyordu. Sovyet anayasasında böyle bir pozitif ayrımcılık var. O sayede yönetimde egemendiler. Ama gerçek anlamda bir demokratik yapıya geçme halinde bu avantajlarını kaybedebilirlerdi.
Şahsen ben şöyle düşündüm. Dağıstanlılar, Çeçenler ve Osetler kendi topraklarında çoğunluk olduğuna göre bizim Abhaz-Adıge gurupları da diğerlerinin seviyelerine ulaştıklarında daha bir üst örgütlenmeyi zaten düşünürler. O tarihlerde orada, diyasporadaki herkesin kısa sürede geri döneceği umudu vardı. Temel hedef, Adıge ve Abhaz-Abaza nüfusundan yeteri kadarını geri götürmekti. İşte bu nedenlerle DÇB Adıge-Abhaz bileşenlerince kuruldu. DÇB’nin hangi nedenlerle kurulduğunu ve nedenlerini haklı bulduğum halde orada olanları Türkiye’de doğru anlatamazsak bu bizim derneklerimizi parçalar diye düşündük ve bu da olmaya başladı. O tarihlere kadar derneklerimizde Oset, Çeçen, Adıge, Dağıstanlı, Abaza vs. ayrımı yoktu ve o sayede ayakta kalmıştık. Birlikte olduğumuz için ayakta kalmıştık. Katılırsınız ya da katılmazsınız ama düşüncelerimde yanılmadım. Olanlar Türkiye’ye farklı yansıdı.
-Çeçen savaşı sırasında siz yönetimdeydiniz, o dönemi de biraz değerlendirmek ister misiniz?
I. Çeçen savaşı sırasında yönetimde değildim Ama hepimiz yardım ettik. Ankara Derneği komite merkeziydi. Kapı kapı gezip paralar, bağışlar toplandı. Savaş bitti, altı ay geçmeden Çeçenler KAFDER’den ayrıldı ve ayrı dernek kurdular. ‘Hayırlı olsun’ demek için gittiğimizde heyecan içindeki Çeçen gençleri biraz tatsız sözler sarf ettiler. Büyük saygı duyduğum ve soyadı gibi bir denge unsuru olan rahmetli Hüseyin Denge dahil hepimiz biraz buruk olarak ayrıldık. “Abaza ve Adıgeler özgürlük için savaşmıyor. Bakın biz savaştık, bağımsızlığımızı da aldık derneğimizi de ayırıyoruz” anlamına gelen sözlerdi. O anda benzerini yarın öbür gün Osetler, Dağıstanlılar ve Abazalar da yapabilir diye düşünmeye başladım. Bunun bir gün olması mukadderdi. Ama birlikteliğimizi koruyarak detayda bu yapılanmalar olsaydı, kırgınlıklara neden olmasaydı çok daha iyi olurdu.
Abhazlar savaşırken sadece Abhaz halkı savaşmadı, Adıgeler ve Çeçenler de savaştı. Kafkas halkları oraya destek vermeye çalıştı. Bu yapılanmaları birbirimizi kırmadan, ortak kararlar alarak yapabilseydik toplu olmaktan doğan gücümüzü muhafaza etmek anlamında iyi olurdu. Abazalar da federasyon olsun, Çeçenler de olsun bir üst yapıda bir çatı altında yine birleşebiliriz, gücümüzden de eksilme olmaz diye bir anlayış egemen olamaz mıydı? KAFFED’i kurarken Şamil Vakfı ve İstanbul Kafkas Kültür Derneğindeki (Bağlarbaşı) toplantılarda söyledik. Dağıstan dernekleri ve Çeçen dernekleri de bize katılıp farklı bir ses olabilirlerdi keşke, olmalıydı ama olmadı. Osetler aramızda kaldılar, diğerleri ayrıldı.
-DÇB (Dünya Çerkes Birliği) hakkında bilgi verebilir misiniz? Kuruluşundan bu yana ne gibi gelişmeler yaşandı ve şu andaki durumu nedir?
-Şu andaki durumunu 5-6 yıldır dışında olduğum için bilmiyorum. Ancak çok çok iyi niyetlerle kurulduğunu biliyorum. Çok güzel projeler başlattıklarını biliyorum. Yerleşim yerlerinin eski antik adlarını alması, kent adlarının değiştirilmesi, Kafkasya’da işgalci generallerin heykellerinin ve adlarının kaldırılması, her yerde anadil eğitiminin sağlanması, dil birliğine gitme, Cumhuriyetler arasında birliktelik, ortak parlamento ve benzeri projeler hazırlanmış ve bir kısmının da tatbikatına başlanmıştı.
Biliyorsunuz, DÇB derneklerin gönderdiği delegelerin katılımıyla kuruldu. Amerika, Almanya, Hollanda, Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail, Abhazya, Krasnodar, Mezdog, Petersburg, Moskova, Adıgey, Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyetindeki Adıge ve Abaza derneklerinin üyeleri, birkaç tane de rayon dernekleri üyesi.
Bu delegasyon demokratik usullerle mi belirlenmişti?
-Bizim derneklerimizle, kültürel yapılanmalarımızla mukayese edersek, kuruluş aşamasında hangi derneğin kuruluşunda delegelik sistemi var? Orası da öyledir. Bizim alışkanlıklarımız açısından bakarsanız, Genel Kurulların işleyişinde demokratik olmayan yanlar da vardır. Ancak bunun nedeni oradaki toplum liderlerinin demokrat olmamasından değil sistemdendir. Sovyet sistemi. Bu da doğal, biz burada Türkiye’nin yürürlükteki tüzük ve kanunlarına göre şekillenmiyor muyuz? Onlar da Rusya’nın hazırladığı kanun ve tüzüklere uygun bir statü içinde olmak durumundadırlar. Sovyet rejiminden kalma bazı uygulamalar tüzüklere de zorunlu olarak yansıyor. Mesela Divan Başkanlığını Genel Başkan yapıyor.1-2 tane Başkan yardımcısı da divanda yer alabiliyor. Genel Kurulda el kaldırarak, oylayarak bir başkan seçmiyorsan bu ne kadar demokratik olur? Bunu anlattığımızda ilk önce yadırgadılar. DÇB Genel Kurulunu 2006 yılında İstanbul’da yaptığımızda Divanı özellikle delege oylarıyla seçip farklı bir uygulama yaptık. Hem divan başkanı oylamayla seçilsin, hem de söz almak isteyen her delege konuşabilsin, halka da açık olsun istedik.
 “Genel Kurulun tarzını değiştirin” dediğimizde önceleri onlara garip geliyordu. Çünkü önlerindeki model buydu. Yoksa benimsemediklerinden değildi. Zamanla anladılar. Ancak Yeltsin sonrasında Putin yönetime gelince var olan özgürlükleri kısıtlamaya yönelik bir model uygulamaya başladı. Yerel yönetimlerin büyük fedakârlıklarla önceden çıkarttırmış olduğu kanunların merkezi yönetimin kurallarına uymayanlarını düzeltme çalışmaları sırasında, kıyısından köşesinden yetkiler kısıtlanmaya başlandı. Bu durumda tabii ki dernekler yasasında kısıtlamalara gidildi. DÇB bünyesindeki yöneticiler belli noktalarda çalışan bürokrat olan, neticede emekli de olsa o ülkenin bütçesinden maaş alan insanlar. Dolayısıyla dernekler yasasındaki kısıtlamaların yanlış olduğunu yeterli seslilikte söyleyemediler. Söyleyebilenler azınlıkta kaldı, onların da sesleri kısıldı. Bu nedenle DÇB’nin çalışma alanı daraldı ama buna rağmen gene de bazı şeyleri başlattı ve yol da alındı. Alınan yol yeterli mi derseniz bana göre de yeterli değil. Ama var olmaya devam etmelidir. Şahsen, Anavatan ve diyasporadaki Adıge-Abhaz kökenli kültürel kurumların yöneticilerini DÇB sayesinde tanıdım, iletişim kurdum. 130 yıl ayrılıktan sonra tanışmak ve ortak çalışmalara başlamak da bir şeydir.
Devam Edecek
—–
İletişim:
Kafdav Araştırma Kültür Dayanışma Vakfı
Mithatpaşa Cad. No: 58 / 3
Kızılay – ANKARA
Tel: (0312) 419 73 30 – 419 73 30
Fax: (0312) 419 73 56
Banka Hesapları: Halkbank Meşrutiyet / Ankara Şubesi No. 16002028 YTL.
Halkbank Meşrutiyet / Ankara Şubesi No. 58000009 EURO.
Garanti B. Meşrutiyet / Ankara Şubesi No. 528/6299208
Posta Çeki Hesabı:1911727 Nolu hesap – Ankara
Son İki Yılın Yayınları-Kafdav
Doğru ve Eğri: Prof.İgor Yakovleviç KUTSENKO- Tercüme: Günay Çetao. Kazak yazarları ile Çerkessk’te yayımlanmış ve Çerkesler aleyhinde yakışıksız ifadelerle dolu kitap ve makalelerdeki çarpıtmalara karşı yazılan, Çarlık rejimin Kafkasya’yı işgal etmekteki gerçek amaçları, Kafkas-Rus savaşlarında Kazak askerlerinin rolü ve Adıgelerin Sürgün ve Soykırımına ciddi vurgular yapan 253 sayfalık bir eser.
Kafkasya’da ve Kafkasya Dışındaki Çerkesler- Amerika’da yaşamakta olan hemşerimiz Natko Kadir tarafından hazırlanmış ve Aytek Kurmel tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. İlkçağdan günümüze Çerkesleri tarihleriyle, mitolojileriyle, arkeoloji ve etnolojileriyle Anavatan ve Diasporayı da dikkate alarak geniş boyutlu olarak hazırlanan 441 sayfalık bir eser.
     Çerkeslerin (Adıgelerin) Etnik Tarihi: Arkeolog Bitroz Rulan- Tercüme: Orhan Uravelli: Adıge, Abaza, Ubıh, Oset, Karaçay-Balkar, Lezgi halklarının antik tarihteki oluşum sürecine ilişkin bol kaynakçalı 376 sayfalık önemli bir eser.
     Kafkasya’da Bulunan Antik Eserlerin Keşfi ve Yazılarının Çözümlenmesi: Prof.Dr.Turçaninov G.F.- Tercüme:Kayhan Yükseler. Fenikelilere ait olduğu bilinen Latin Alfabesinin ana kaynağı olan ve M.Ö. 3000-2500 yıllarına ait sese dayalı Aşuwa Alfabesi ve medeniyeti hakkında
     Kafkas Dolmenleri ve Mısır Piramitleri: Doç.Dr.Lopaçhe Nurbiy-İ.Yu.Canyurt– Bronz çağında dünyanın iki ayrı köşesinde Mısır ve Kafkasya’da inşa edilen dolmenlerin ve piramitlerin ortak yönleri ile inşaat tekniklerinin ve öbür dünya inancıyla ilgili anlayışların ortak taraflarının karşılaştırılmalarına ilişkin 120 sayfalık bir eser.
Antik Şehir Hatıp’sı’dan Mesaj: Lopaçhe Nurbiy– Tercüme: Kayhan Yükseler. M.Ö. VII-IV.yy Kuban boyunda yaşamış olan Fatey (Fat) adlı Adige boyundan kalmış kırık tabletlerin birleştirilmesi ve 1960 tarihli Fransız filolog’un hazırladığı Hatti-Hitit alfabesiyle okunduğunda bir çok Adige sözcüğün bugün de halen kullanıldığına ilişkin 70 sayfalık bir eser. (Kafkas damgaları, genoloji ve simgeleme sistemi ilişkisi, Hititçe-Rusça-Adigece sözlük ve tabletler.)
Eskiçağ Anadolu Ayinleri ve Mitleri: Vladislav ARDZINBA– Tercüme: Orhan Uravelli. Prof.Dr. Ahmet Ünal’ın önsözüyle basılan 356 sayfalık eser. Hattiler-Hititler döneminde Anadolu’da Kralların, Kraliçelerin ve diğer yetkililerin düzenlemiş oldukları ve kutsal sayılan ayinleri, anma ve kutlama törenleri 306 kaynakça ve 215 dip notla ortaya konuluyor.
Kalembiy’den Adige Halk öyküleri- Tercüme: İbrahim Abaza. İbret dolu 5 öyküden oluşan 164 sayfalık kitap genç yaşta hayata veda eden yazarın ele aldığı konular açısından oldukça anlamlı ve düşündürücüdür. Geleneksel yaşamımızın katı kalıplarına körü körüne bağlı kalışın halklarımızın özellikle de ekonomik açıdan ilerlemesine engel olduğu; evliliklerde soy-asalet gibi kurumlara itibarla genç kızların yaşlı insanlarla evlendirmesinin hüzünlü sonuçları konu edilmektedir.
Sürgünde doğmuş bir Kafkas Şairi SEYİN TİME: Sefer Ersin BERZEG tarafından hazırlanan eserin bir bölümü kirille ve Adigece, diğer bölümü Türkçe’dir. Şiirleriyle tanıdığımız büyük değer Hüseyin Time’nin imam olarak başlayan yaşam öyküsünün hukuk tahsilinden sonra Kadı olarak devamı aşamasında kendi halkı için yaptığı çalışmaları, Çerkes Teavün Cemiyeti çatısında ve başkaca yayın organlarındaki yazılarıyla doyumsuz Anavatan şiirlerini derli toplu bulabileceğiniz 168 sayfalık bir eser.
The North Caucasus-Historiers Diasporas And Current Challenges-Edited By Ergun Özgür, Çok sayıda akademisyenin iştiraki ile Sohum’da gerçekleştirilen bir konferansın sunumlarından oluşmaktadır. İngilizce ve büyük boy olarak basımı yapılmıştır.
Meotlar- Adigelerin Ataları: N.V.Anfimov-R.U.Autlev- Adından da anlaşılacağı üzere Adige halklarının antik ataları olduğu konusunda çok sayıda bilim adamının mutabık olduğu MEOTLAR öncesi ve sonrasıyla ilgili geniş bilgi sunan, 245 sayfalık bir eser.
Çerkes Kaması: Janset BERKOK SHAMİ- Rahmetli İsmail Berkok paşanın kızı olup halen Ürdün’de yaşamakta olan Janset ablamızın özgün bir çalışmasıdır. Çerkes Kaması adlı roman, ilave 4 öyküyle bir arada yayımlanmış olup 176 sayfadır.
Sürgün-Circassian Exile: Türkçe-İngilizce muhtelif akademisyenlere ait makalelerden oluşan, yeniden basımı yapılmış 462 sayfalık bir eser.
 

Sayı : 2011 06

Yayınlanma Tarihi: 2011-06-01 00:00:00