Kürt meselesi, Çerkesler ve miliyetçilik

0
11

Laik ve ulus devlet anlayışı ile yakın zamana kadar (IRA sorunun çözümüne kadar diyelim) Türkiye’nin neredeyse ikizi kadar benzer bir yönetim modeli olan Fransa’nın önemli siyaset felsefecisi Etienne Balibar, şöyle diyor: 
 “Irkçı örgütler milliyetçiliği sahiplenerek ve iki kavramın (ırkçılığın ve milliyetçiliğin) birbirine indirgenemeyeceğini ilan ederek en çok da ırkçı olarak nitelenmeyi reddederler. Bu bir gizleme taktiği midir, yoksa ırkçı tutumun doğasında bulunan bir kelimelerden korkma semptomu mudur? Aslında, ırk ve ulus söylemleri bir inkâr biçimi altında da olsa hiç bir zaman birbirinden çok uzak ol­mamıştır. Milliyetçiliğin belli siyasal hareketlerde örgütlenmesinin, en azından kuruluşunu tamamlamış bir ulusal devlette ırk­çılığı kaçınılmaz olarak gözden sakladığını telkin etmektedir”.
Balibar devamla; 20. yüzyılın bu son döneminde, yarı resmi tanımlardaki ırkçılık anlayışımızın kısmen Nazi antisemitizmi, sonra ABD’de Siyahlara karşı (uzun bir kölelik cefası olarak algılanan) ayrımcı­lık ve nihayet fetihlerin, savaşların ve sömürge egemenliklerinin "emperyalist" ırkçılığı ile oluştuğuna özellikle dikkat çekiyor.
Kuşkusuz, eğitimden başlayarak, tüm kültürel, entelektüel ve hatta sosyal ve sanatsal araçlarla yürütülen bu ‘algı mimarisi’, kimseyi dışında bırakmayacak kadar yoğun ve kesintisiz bir bombardıman şeklinde sürerken, hiçbirimiz azade olamıyoruz.
Tam da bu noktada; Çerkesler gibi kendi tarihinde emperyalist ırkçılığın sonuçlarını en ağır bedellerle yaşamış ve halen Çeçenler başta olmak üzere Kafkasya’nın pek çok bölgesinde bu savaşın faturasını ödemeye devam edenlerin varlığı, bizi daha farklı bir yere koymaktadır/koymalıdır. Üstelik; yaşadıkları ve bedel ödedikleri topraklarda ‘ayrılıkçı Abhazya’, ‘ayrılıkçı Osetya’, ‘terörist Çeçenler’ gibi tanımlarla dünya kamuoyuna mal edilen kardeşlerimizin varlığı henüz çok taze örnekler iken. Biliyorum ki farklı bakış açısı yerine egemen olanı tercih edenler buna hemen tepki verecektir; ‘aynı şey değil!.   
Dahası, bugün sonuçlarını acı içinde yaşadığımız ‘gönüllü’ asimilasyon politikalarını biraz duyulur bir sesle dillendirmeye başlamışken… Bu ‘minik’ hareketlilik bile internet sitelerinde sayfa sayfa, kimi medya organlarındaki köşe yazılarında da nasıl ‘hain’ ve ‘düşman’ ve hatta ‘imha edilmesi gerekenler’ olarak hücuma başlamalarına yeterli olmuşken…
Bir kez daha Balibar’a atıf yaparak “Hiçbir şey bize ezilenlerin milliyetçiliği ile ezenlerinkini,
kurtuluş milliyetçiliği ile fetih milliyetçiliğini kayıtsız şartsız özdeşleştirme hakkını vermez” hatırlatmasını yapmakta yarar görüyorum. Ezilen milliyetçiliğin görece iyi olduğuna dair bir kapı aralamıyorum, özdeşleştirmeden söz ediyorum. Ve ekliyorum, şimdi RF geneli ve Kafkasya özelindeki Slav milliyetçiliği ile bizimkilerin bir kesiminin milliyetçiliğini bir hatırlamalı. 
Yani aslında ‘empati’den bahsediyorum. Devletler tarihin her döneminde aynı argümanları, aynı yöntemleri ve aynı kurumları kullanagelmiştir.
Elbette şiddeti, ne Çeçen kardeşlerimiz uyguladığında ne de Kürt kardeşlerimiz uyguladığında ‘haklı’ bulabiliriz. Aynı şekilde şiddeti ne Rusya uyguladığında ne de Türkiye uyguladığında haklı bulabiliriz.
Bugün Türkiye’de, şiddet araçları farklılaşmış ve çağa ayak uydurarak, kamufle edilmiş olabilir. Hatta buna bir ‘demokrasi’ kılıfı da geçirilmiş olabilir. Ancak, asıl tartışma konusu; ‘şiddet’ değil, demokratik bir hukuk devletinin olup olmadığıdır. Milliyetçiliği, ya da emperyal ırkçılığı gözden saklayan ve şiddeti bir döngü haline getirmekte sonsuz çıkar gören yönetim anlayışını tartışmaktan kaçınılıp kaçınılmadığıdır. Burada asıl mesele ‘ulus devlet’in yarattığı duygu, düşünce ve mantık silsilesini hiç sorgulamadan kabul etmek mi, yoksa sorgulamaya en önce kendi bilinçaltı ve/veya üstünden başlamak mı?            
Eğer, kılcal damarlarımıza kadar sızıp, içimizden birilerini bile Türkleştirebilmiş bir yönetim anlayışını görmezden gelmeyeceksek, aydın onuru, saygınlığı ve bilimsel, etik perspektifi ile bakacak, ‘çifte standart’a düşmeyecek ve hiçbir miliyetçilik rengine prim vermeyeceksek o zaman şu duruma da aynı ahlaki kurallar içinde yanıt vermemiz gerekir:
 
KCK adıyla başlayıp; BDP’nin siyaset yapan tüm unsurlarını içeri almakla süren, yasal siyaset akademisinde ders veren iki önemli aydına; Ragıp Zarakol ve Büşra Ersanlı’ya uzanmışsa;
Ergenekon adıyla başlayıp, gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener’e uzanmışsa,
Balyoz davasını başlatan CD’nin dış müdahaleler sonucu ‘delil bütünlüğü’ bozulmuşsa,
Devrimci Karargah adıyla başlayıp, bütün sol muhalif kesime yönelmiş, son olarak bir derginin yöneticiliğini yapan Çerkes kökenli arkadaşımız Mehmet Güneş’e kadar uzanmışsa, 
Mafya şefi Sedat Peker ve Aziz Yıldırım’ın yargılandığı şike davasında apar-topar cezalar indirilmiş ama Hrant Dink’i tehdit eden MİT çiler zamanaşımından yırtmışsa,
Emniyet, yargı ve eğitim içinde örgütlenen cemaatin adaletine kalmışsak,       
Bu iktidar döneminde 152 Kürt çocuğu polis ve asker şiddetiyle ölmüşse,
Tam 68 gazeteci, yazar ve yayıncı hiçbir hukuk devletinde olmayan yasalarla içerdeyse,
Ve Türkiye’den AİHM’e hızla artan sayıda yapılan başvurularda Türkiye sürekli hak ihlalinden ceza yiyorsa,
Doğayı ve yaşadıkları yerleri çevre katliamına karşı korudukları için bölge halkı ‘eşkıya’ ilan ediliyorsa, 
Ve artık bu ülkede birileri şiddete hiç bulaşmamasına, hiçbir yasadışı örgütlenmede olmamasına rağmen, sadece AKP’nin ya da cemaatin yanında hizalanmadığı için, herhangi bir örgüte ya da halen var olmayan bir örgüte dahil edilerek ahir ömrünü hapiste geçirme endişesiyle yaşıyorsa,
Sorun nerededir? 80 yıllık Cumhuriyet’in hiç vazgeçmediği yöntemlerde değil midir?  
İktidarın bütün muhalefeti sindirmek, ‘dikensiz gül bahçesi’ oluşturmak üzere yarattığı ‘terörist’lerin sayısı, dünyadakinin üçte birine denk düşmektedir. Bu gidişle en çok ‘terörist’ yetiştiren ülke olacağımız kesindir. Yeni anayasayı tek başına yapmak, gelen ekonomik krizin faturasını ödetmeye hazırlandığı kesimlerin muhalefetini şimdiden önlemek, Kürt halkını BDP’den ‘kurtarıp’ kendi hizasına getirmek gibi bildiğimiz, bilmediğimiz pek çok nedenle ‘terör’ söylemi, iktidarın adeta bir sahne perdesidir.
1980 askeri vesayetine koşar adım giderken dönemin Başbakanı S. Demirel hemen her konuşmasında “anarşistler, teröristler, bölücüler” üçlemesini sunardı bize. Size bir şey hatırlatıyor mu bugüne dair? O kadar çok örnek yaşandı ki, egemen yapıya biat eden ve onun en önemli propagandisti olduğu bilinen medyanın haberleriyle siyasi sonuç çıkarmak en hafifinden ‘hafızasızlık’ olur. (Bkz: 28 Şubat- Manşetten verilen sahte ‘resmi’ ifadeler)
Gazetemizin yayın politikası ise tartışmaya yer vermeyecek ölçüde, bırakın terörü şiddetin her rengine karşıdır. İster Kafkasya, ister Türkiye’de. Ama Jıneps için düşünce ve ifade özgürlüğü, evrensel ölçülerde olmalıdır ve ifade özgürlüğü hangi gerekçeyle olursa olsun sınırlanamaz. (Elbette şiddeti övmediği, özendirmediği sürece, yani tekrarlayalım; evrensel ölçülerde).
Bu gerçekleri gören– yorumlayan ve ezberlerin üzerine giden bir gazetenin yalnızlaştırılmak istenmesi de normaldir, yaşadığımız süreçte. Bunun için özel çaba bile gerekmeyebilir. Biz, kendimize bunu yapabiliriz. Eğer bize sunulanı sorgulamadan ‘terör’ tuzağına düşersek, eleştiriyoruz derken iktidarın payandası olmamız içten bile değil. Bir bakarsınız gazete bu çerçevede sıkıntıya girmiş, hatta aynı yerde hizalanmanıza rağmen, bir bakarsınız sıra bize de gelmiş!
Bizim tek derdimiz; doğrudan yana olmak, demokrasiden daha fazla demokrasiden yana olmak. ‘Kimlik’ adına tarafız bu anlamda. Bütün kaygımız da burada. ‘Terör’ dediler anadilini savunan Kürtleri yalnızlaştırdılar, bizler dahil kimliğimiz adına yaşamsal önemde olan anadilimizi savunurken bu ikileme düşürüldük. “Bölücülerle aynı mı olacağız” diye sorgulamamız için zemin hazırlandı ve bunu bizden birileri yaptı zaten. İyi niyetle belki ama egemenin penceresinden bakarak yaptı bunu. Şimdi giderek her türlü muhalefeti susturmanın senaryoları uygulanıyor. Bir adım daha atılıyor. Kürt: bölücü, Kürt-terörist penceresi ile Kimlik: bölücü ve terörist sonucuna ulaşılmasını sağlamaya çalışıyorlar. Demokrasi değil totaliter bir sistemdir özlenen. Asıl buna payanda olmamak gerekir.
Eğer doğru yerden göremezsek, yarın ‘Sıra bize geldiğinde’, Alman Rahip Martin Niemöller’in ünlü sözleriyle baş başa kalabiliriz:  “Naziler komünistleri götürdüklerinde sustum. Çünkü ben komünist değildim. Sosyal demokratları götürdüklerinde sustum. Çünkü ben sosyal demokrat değildim. Sendikacıları götürdüklerinde sustum. Ben sendikacı da değildim. Beni götürmeye geldiklerinde, geride sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”
****
Özgürlük ancak ılımlı yönetimlerde bulunur. ‘Bu yönetimlerde iktidarın kötüye kullanılır olmasının önlenmiş olması koşuluyla’ der Montesquieu.
İktidarın kötüye kullanılmasının önlenmesi özgürlüğün koşuludur. Peki iktidarın kötüye kullanılması nasıl önlenir? Çözüm, iktidarı iktidarla durdurmaktır. Ancak böyle bir düzende siyasal özgürlük gerçekleşir.
’Her devlette Yasama, Yürütme ve Yargı iktidarları vardır’ diyen Montesquieu, ‘Kuvvetler Ayrılığı’ teorisini geliştirmiştir.
Yasama, Yürütme ve Yargı iktidarları aynı elde toplanırsa zorba yönetim ortaya çıkar.
Yasama gücü halkın bütününde olmalıdır. Yasama iktidarı yasaları yapar ve iyi uygulanıp uygulanmadığını denetler.
Yürütmenin, Yasamanın işlemlerini durdurma yani veto hakkı vardır. Aksi halde Yasama zorbalığa kayabilir.
Yürütme ile Yasama arasında kurulmak istenen bu denge onları hareketsizliğe götürmeyecek midir?
Montesquieu böyle bir hareketsizlikten endişe duymaz. ‘Devlet işleri yürümek zorundadır. Bu güçler de işleri beraber yürütmek zorundadır’ der.
Öte yandan Yargı da bu işleyişin yasalara uygun olmasını denetler. Yargı bağımsız olmalıdır.
Fransız aydınlanmacı düşünür Montesquieu’nun geliştirdiği temel ilkesi olmuştur.
Av. Sevgi Dinçer.

Sayı : 2011 12

Yayınlanma Tarihi: 2011-12-01 00:00:00