21.Yüzyılda Çerkesler: sorunlar ve olanaklar – 3. Bölüm

0
342

“Sadece uzak tarih(ler)imizi değil, farklı coğrafyalarda ve hakim ulusal kimlikler etrafında kurulan farklı siyasal rejimlerle, vatandaşlık statüleri altında, modernleşme ve kentleşme deneyimleri içinde, azınlık-kimliklerimizin ‘bugün’ almış olduğu biçimleri ve sahip olduğumuz uyumla birlikte direniş stratejilerini de tartışıyoruz uzun uzun. Başka deyişle ‘varoluş sorunsalımızı’ konuşuyoruz, yeniden tarif ediyoruz”

Sempozyumda diasporadakilerin olduğu gibi, daha az olmakla birlikte anayurttakilerin de bugünü tartışılıyor. Bunların arasında da, bizim Türkiye’de belki “artık” ya da “henüz” yapamadığımız bir tartışmayı başlatmak anlamında önemli olduğunu düşündüğüm üç sunuş var. Birisi Türkiyeli araştırmacı Hüseyin Aykut’a ait. Aykut’un modernleşmenin, geleneği tahrip ederek hayat tarzlarımızı tektipleştiren, bu yapı içinde de başka hayat tarzlarının kendine yaşama alanı bulabilmesini güçleştiren yanına dikkatimizi çekerek, özellikle geleneğimiz içinde izini hala sürebildiğimiz alternatif bir doğayla ilişki modeli çerçevesinde, kendilerine yeni hayat tarzları bulabileceklerini söyleyen sunuşu, geleneğe ya da Habze’ye nasıl yaklaşabileceğimiz konusunda esinlendiriciydi, ancak üzerinde daha çok düşünülmesi gerekiyor. Modernleşmenin tahribini sorunsallaştırarak, bize yeni modernleşme modelleri öneren diğer iki sunuş için de benzer şeyi söyleyebiliriz. Elimizde henüz bütün sunuş metni olmadığı, sadece çevirileri dinlerken aldığım notlara dayandığım için, birbirinin argümanlarını beslediklerini mi yoksa farklılaştıklarını mı tam olarak kavrayamadığım bu sunuşlardan ilkinde, Oset araştırmacı Zalina V. Kanukova, Aykut’a benzer şekilde, Kuzey Kafkas halklarının geleneksel kültürünün yaratıcı/yenilikçi bir gelişme modelinin öğelerini içinde taşıdığını iddia ediyor. Ancak anlayabildiğim kadarıyla bu noktadan sonra, ilk sunuşun izleğinden farklı bir çizgide ilerliyor Kanukova. Ona göre, bölgenin benzer kültürlere sahip halklarının ortak inisiyatifiyle bu kültür markalaşabilir, böylelikle de bölge, yatırım için, küçük işletme faaliyetleri için cazip hale gelebilir, işsizlik sorunu azalabilir. Mevcut etno-kültürel sistem, sosyal modernleşmenin bir aracı haline getirilebilir, böylelikle de etnik gruplar arası ilişkiler istikrara kavuşabilir, bölgenin olumlu bir imaja sahip olmasına katkı sağlayabilir. Kanukova’nın bu doğrultudaki önerisi, ulusal şarkı ve dansların, giysilerin, Nart efsanelerinin, hatta yaşlılar heyeti, mahkeme, düğün geleneği gibi geleneksel kaynaklarımızın kullanılması. Buna karşılık Margarita R. Kulova, geleneği yok sayarak tahrip eden mevcut klasik modernleşme anlayışı yerine, geleneğin potansiyel gücünü harekete geçirerek toplumun değerlerini, toplumsal sermayesini harekete geçirici güç olarak kullanan bir modernleşme anlayışıyla davranılması gerektiğini, Kuzey Kafkasya Federal Birliği’nde bu doğrultuda bir modernleşme projeksiyonuna yönelindiğini söylüyor. Bu son iki sunuşun temsil ettiği iki yaklaşımdan birincisi, küreselleşme tartışmaları içinde karşımıza sıklıkla çıkan, dünyada yok olmaya yüz tutmuş ya da sesini başka türlü duyurmasına izin verilmeyenlerin geliştirdikleri bir yerel varoluş stratejisini, kimliğini paketleyerek, pazarlamayı, böylelikle politik olarak “evcilleştirilme”, kültürel olarak da metalaşma pahasına ekonomik olarak ayakta kalmayı çağrıştırıyor. Kulova’nın çerçevelediği şekliyle ikincisi ise, geleneğin toplum mühendisleri tarafından yukarıdan aşağıya bastırılmasıyla olabildiğince tahribi üzerine kurulu. Ancak bu hiç bir zaman başarılamadığı için de, reaksiyoner biçimde yenilenerek gelen geleneğin, iktidar etme fırsatı bulduğunda aynı şekilde baskıcı/tahrip edici biçimlere bürünmesine yol açan bir “modernleşme” projesi yerine gelenekle barışık, onunla harmanlanarak yolunu açan yeni bir modernleşme anlayışının gerekliliğine ve de uygulanmaya başlanmasına dikkat çekiyor. Biliyoruz ki, batılılaşmayla eşanlamda anlaşılarak hayata geçirilmeye çalışılan modernleşme projelerinden birisi, Türkiye ile bugün “Arap Baharı”na mekan olan Mısır, Tunus gibi ülkelerde, gecikmişliğin bütün telaşıyla ve ancak uzun süreli otoriter rejimler ya da kesintili demokrasiler içinde karşımıza çıkıyor ve bir “kapitalist gelişme” projesi. Diğeri ise, aslında aralarında gelenekle ilişkileri, ilerlemeci ve tepeden inmeci nitelikleri vb. açısından çok fark olmayan, bu nedenle de ancak totaliter rejimler içinde gerçekleştirilmeye çalışılan “Sovyet tipi/sosyalist” modernleşme projesi olarak karşımıza çıkıyor ve anavatan coğrafyasının 1989 yılından itibaren çözülmeye başlayan tarihi buna örnek oluşturuyor. Bu nedenle bugünümüzü anlamaya çalışırken, dünya yüzünde yaşayan Çerkeslerin çoğunluğunun, aslında otoriter/totaliter rejimler altında modernleştiklerini, sahip olduklarının en fazla Türkiye örneğinin temsil ettiği şekilde kesintili ve sancılı bir demokrasi olduğunu, geleneklerini de bu koşullar altında “yeniden-ürettiklerini” hesaba katmak zorundayız. Dolayısıyla, Sovyet rejimi sonrası hızla dünya kapitalist sistemine entegre olmak sancıları içinde yeni bir modernleşme fazına geçen anavatan coğrafyalarında artık gelenekle barışık yeni bir modernleşme pratiğini gündeme getiren zihniyet değişimi, bu doğrultudaki tartışılmaya, projeksiyonlar yapılmaya başlanması çok önemli, ancak kanımca bunun hayata geçirileceği daha da önemli. Bu arada tam bu noktada, sempozyum sırasında Rusçadan çevirileriyle dinlediğim bu son iki sunuş sonrasında “umarım yanlış anlamışımdır da söylenilen, geleneğin metalaşması ya da ‘yağmalanması’ değildir” diye düşünürken, hemen izleyen hafta içinde, bana bu yazının başlığını koyduran bir Soçi gecesinde bir bakıma korktuğuma tanık olduğumu eklemeliyim. Ama buna birazdan değineceğim.
Özetle söyleyeyim, Ankara’daki üç günlük bu sempozyum süresince, kaçınılmaz olarak hiçbir zaman tamamlanamayacak çok parçalı bir puzzle’ın parçalarının peşine düşüyoruz. Hepimiz bu parçaları yakalayabildiğimiz ucundan yakalayarak, yerlerine yerleştirmeye çalışıyoruz. Ya da başka türlü söyleyeyim, ancak bunun için öncelikle Tevfik Esenç’ten bir anekdot aktarmalıyım. Artık diller tarihi müzesine kaldırılmış olan Ubıh dilinin son kullanıcısı Esenç, bir defasında etrafındakilere, “Dün gece bir rüya gördüm, ama Ubıhça idi, size anlatamam” diyor. Biz de Ankara’da, dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş bir grup Çerkes olarak sanki -birbiriyle hiçbir zaman tam olarak örtüşemeyecek senaryolarıyla- bir rüyayı birbirimize anlatmaya çalışıyoruz, karşılıklı olarak birbirimizi anlamak konusunda çok gayretliyiz ve bunu yapmaya da devam etmeliyiz. Rüya ise, “anavatan ve diasporadaki Çerkeslerin kimliklerinin, kültürlerinin, dillerinin dünya var oldukça var olması” rüyası. Ancak hepimiz bu rüyayı başka başka dillerde görüyoruz, rüyamızın nasıl hayata geçirilebileceğine dair kaçınılmaz olarak çok farklı senaryolar yazıyoruz.
Peki ama nasıl senaryolar bunlar? İşte zaman azlığı, konuların yoğunluğu, konuşma açlığımız nedeniyle Ankara’da bunları yeterince tartışamıyoruz… Ama ben hemen ardından uçtuğum Soçi’ye bu senaryolardan biriyle yüzleşiyorum.

Hüzünlü bir yüzleşme 

Sempozyumun hemen ardından Rusya Gazeteciler Birliği’nin festivaline katılmak üzere Soçi’deyim. Eski SSCB ülkelerinden -örneğin Azerbaycan, Ermenistan vb.- gelenlerle Rusya Federasyonu içinde kalan ülkelerden gelen 1500 kadar gazetecinin buluşması bu. Toplam üyelerinin 3000 olduğunu düşünecek olursak, çok büyük bir rakam bu. Gündemleri ağırlıklı olarak Rusya’da gazetecilerin can güvenliklerinin olmaması, uğradıkları faili meçhul cinayetler, şüpheli ölümler, medyanın yüz yüze bulunduğu sorunlar. Ben “Kafkasya’daki Gelişmeler ve Medya” konusundaki panelleri izlemeye çalışıyorum. “Çalışıyorum” diyorum çünkü Rusça gerçekleşiyor bütün paneller, sayıları 5’i geçmeyen benim gibi “yabancılara” da bir tek çevirmen yetişmeye ve özel çeviri yapmaya çalışıyor, bu da her şeyi izlememize, anlamamıza yetmiyor. Panellerden birinde genç bir Oset blog gazetecisi de var. Osetya’daki blogları, bağımsız nitelikleriyle giderek nasıl etkin hale geldiklerini, kendi blogunda dile getirdiği çevre ve kültürel mimari dokunun korunmasına yönelik yayınlarının nasıl bizzat hükümet üzerinde etkili olduğuna değiniyor. Kabardey-Balkar’dan gelen blog gazetecisi de benzer şeyler söylüyor. Rusya’nın diğer bölgelerinden gazetecilerin asıl merakı ise Osetya’dan ziyade Dağıstan, Çeçenistan ile Kabardey-Balkar’dan gelen gazetecilere yönelttikleri sorulardan anlaşıldığı kadarıyla, buralardaki politik durum, özellikle de “yükselen İslami tehdit” ile “İslami terör”. Ancak tartışmaların gidişatından, Rusya topraklarındaki hegemonik kesimin genel olarak Batı dünyasının Müslüman Doğu karşısında duyduğuna benzer korkuyla kendi içlerindeki/kıyılarındaki İslam’a baktıklarını, sanki homojen bir İslam varmış gibi, farklı Müslümanlık halleri aralarındaki ayrımı gözden kaçırarak, hepsini potansiyel bir tehdit olarak görme eğiliminde olduklarını anlıyorum. Besbelli ki bu korku, tarihsel temeli olduğu kadar, Çeçenistan’da olup bitenlerle yakınlarda Kabardey-Balkar, Adıgey Cumhuriyeti hatta Osetya’da olup bitenler yüzünden “tetiklenmiş” bir korku. En çok da Çeçenlere kuşkuyla bakıyorlar. Festivalde de zaten en çok Çeçenler, buldukları her fırsatı kullanarak yeni devlet başkanlarıyla rejimlerinin bir “başka” olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar. Çeçen kadın gazeteciler, hükümet otoritelerince kendilerine yapılan “tavsiye” üzerine, saçlarını yemeniyle arkaya toplar gibi bağlayarak örtmüşler, bu da arkalarından fısıldaşılmasına, onlara şüpheyle bakılmasına yetiyor. Aralarında geleneksel giysileriyle dolaşanlar da var, onlar da geleneksel başörtüsünü saçlarını göstermeyecek şekilde kapamışlar.
Gecelerden birinde tesisin uzak köşelerinden gelen tanıdık ezgileri ve sesleri duyunca, odamdan çıkıp müziğin ve muhtemelen dansın yerinin izini sürüyorum. Birden aklıma, çocukluğumda henüz taşındığımız Bandırma’da bütün Çerkesleri, o zamana kadar var olup olmadıklarını bilmediğim ama eve her gelişleriyle birlikte ne kadar çok sayıda halam, amcam varmış diye düşündüğüm uzak/yakın akrabalarımdan ibaret saydığım kadar küçük yaşlardayken, tek baba kardeşi halam, ben ve kız kardeşimin uzaktan duyduğumuz bir akordeon sesiyle kulaklarımıza gelen o heyecanlandırıcı seslerin kaynağını bulmak için gecenin bir saatinde yollara düşüşümüz geliyor. Yine o geceki gibi, sesini uzaklardan işittiğim yere mıknatıs gibi kenetlenerek vardığımda, ya da vardığımı sandığımda müziği de dansı da çoktan bitmiş buluyorum. Ertesi gün Azeri gazeteci dostuma, onun da işitip işitmediğini öğrenmek için soruyorum. O da -Oset olduğumu biliyor, ama- “tabi bu topraklar hep sizindi, bu müziği buralarda duyman çok doğal” diyor.
Kaldığım yer Soçi’nin dışında, Sovyet döneminden kalma bir sağlık merkezini de içeren çok binalı büyük bir otel ya da tesis. Artık epeyce eskimiş bir görüntüsü var. Bir hafta boyunca tıkılıp kaldığım bu tesisten kaçıp, havaalanından gelirken yaklaşan kış olimpiyatları nedeniyle bir şantiyeye dönüşmüş olduğunu gördüğüm Soçi’ye gitmek istiyorum, bir türlü beceremiyorum. Sonunda otelden bir süreliğine kaçmanın yolunu buluyorum, hem de büyük bir sürprizle. Adığe halk danslarıyla ilgili bir ilan dikkatimi çekiyor, zar zor çeviriyle öğreniyorum ki, yakınlarda bir yerde bir Adığe köyü ve dans gösterisi var, oraya tur düzenleniyor. Çok heyecanlanıyorum ve küçük bir gruba katılarak yola çıkıyorum. Rehber yolda ziyaret edeceğimiz köyle ilgili bilgiler veriyor. Bir Şapsığ köyü bu. Sakinleri “Rus-Kafkas savaşı” sırasında dağlara çekilmişler, barış ilan edilince de, çekildikleri dağlardan inip bu köye yerleşmişler. Rehber, sürgün diye bir sey hiç olmamış gibi anlatıyor bunları. Tekrarlıyorum içimden, “demek bu kadar basit; önce dağlara kaçmışlar, sonra da ‘barış’ gerçekleşince inmişler. Şimdi de köylerinin kuruluşunu kutluyorlar”. Sonra rehber, Çerkeslerin geleneklerini anlatmaya başlıyor. Yaşa dayanan hiyerarşinin Çerkes toplumunda ne kadar önemli olduğunu söyleyerek, Thamade kültüründen, Thamade’lerin öneminden söz ediyor. 45 dakikalık yolculuk sonunda köye varıyoruz. Daha doğrusu köy yerine, köyün dışında turistler için hazırlanmış olduğu anlaşılan birkaç yerde durup, sonunda bir restorana ulaşıyoruz. Önce bir peynir üretim yeri. Bir Adıge delikanlısı Çerkes peynirinin nasıl yapıldığını gösterir gibi yapıyor, sonra tütsülenmiş peynirlerden tadıyor ve satın alıyoruz. Ağaçlardan ve geleneksel biçimde inşa edilmiş imalathanenin tahta duvarlarına bir yamçı asılmış, yanında onunla 50 rubleye fotoğraf çektirebileceğimize dair bir yazı. Son durağımız ise köyde üretilen şaraplarla balların bu defa Adıge genç kadınlarca promosyonuyla satışının da yapıldığı bir restoran. Yine her birini tadıyor, sonra da beğendiklerimizden satın alıyoruz. Restoran bir sahnenin önüne dizilmiş tahta sıralardan oluşuyor. Plastik tabaklar içinde gelen, arasında tadımlık olarak “pasta”nın da bulunduğu yemeklerimizi yiyerek, dansları beklemeye başlıyoruz. Giderek otobüslerle gelen turistlerin sayısı artıyor, masalar doluyor, yemek faslı bitiyor, biralar/votkalar içilmeye devam edilirken ışıklar yanıyor, sahneye gri takım elbisesi üzerinde kalpağı ve elinde asasıyla 60’larında bir erkek çıkıyor. Osetya’da babamın kuşağından her erkeği gördüğümde edindiğim tanıdıklık, bildiklik duygusu burada da beni buluyor. Sahnedeki adamın kıyafeti, yüzü, ses rengi, tonlaması çok tanıdık. Pekala Düzce’den ya da Uzunyayla’dan olabilir. Kendisinin “Thamade” olduğunu söyleyerek bu kurumu, Thamade’liğin Çerkesler için önemini anlatıyor, Habze’den söz ediyor. “Bu gece hepiniz burada biraz Çerkes olacaksınız” diyor. O konuşurken sahnenin hemen yanı başında, ancak bizlerden yüksekte kurulmuş bir masada, yine başı kalpaklı erkeklerden oluşan bir grubun varlığının farkına varıyorum. İlk müzik ve dans başladığında yıllardır istisnasız hep olduğu gibi yine gözlerim yaşarıyor. Her dansın bitiminde “Thamade” sahneye dönüyor, oynanacak dansla ilgili Çerkes tarihiyle ilgili bilgiler veriyor. Osmanlı-Rus anlaşması sonucu gerçekleşen sürgünden de, diasporadan da söz ediyor. Ama boynuzunu “anamız Rusya” diyerek, önce onun varlığı için kaldırıyor, bizim de öyle yapmamızı isteyerek içiyor. Her iki üç dans sonrası izleyicileri, sahneye Kafkas-diskoya çağırıyor. Böylece birden sahne, disko müziğine dönüştürülmüş Çerkes ezgileri eşliginde ritm uysun ya da uymasın dans eden onlarca kişiyle doluyor. Her arada “Thamade” yeniden sahneyi alıyor, örneğin kardeş Abhazya’nın bağımsızlığına içiliyor ve hemen ardından bir Abhaz dansı izleniyor ama bir süre sonra sahne oyun alanına dönüyor, “Thamade” de sanki bir stand-up’çıya. Evliliklerinin gümüş, altın yıllarını kutlayan çiftler sahneye çağrılıyor örneğin ve bir yarışma düzenlenip, onlardan izledikleri Çerkes oyunlarını denemeleri isteniyor. İzleyiciler ve sahneye çıkanlar artık alkol duvarı aşmış durumdalar, düşe kalka ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Herkes gülüyor, eğleniyor. Gece dansçılarla resim çektirmek isteyenlerin sahneye gelebilecekleri çağrısıyla sonuçlanıyor. Ben kendimi içimden, “herhalde artık buna ayrı bir para almazlar, tur fiyatına dahildir” diye geçirirken buluyorum ve gözlerim yeniden dolu dolu oluyor. Çerkesliğin böyle paketlenerek pazarlanması, başka deyişle etnik-turizmin konusu olması açıkçası içime dokunuyor. Aklıma kendilerine, kimliklerini ifade edebilecekleri tek kanal olarak onu pazarlamak yolu bırakılan Japonya’nın otokton halkı Ainular geliyor, ya da Yana kabilesinden olup da antropologlar tarafından “keşfedilen”, sonra da ömrünün son yıllarını üzerine araştırmalar yapılan bir üniversitenin kampüsünde kurulan müzede, diğer şeylerle birlikte kabilesini bir müze objesi gibi temsil etmek görevi verilen son Amerikan yerlisi, Ishı[1]. Elbetteki abartıyorum ama Soçi’nin biraz dışındaki bu Şapsığ köyündeki Çerkeslik halinden tıpkı Ankara’dakinden olduğu gibi derinden etkileniyorum, ama bu ondan çok farklı bir etkilenme. Birincisi ne kadar umut verici idiyse, bu ikincisi o kadar hüzünlü. İster istemez aklıma sempozyumdaki Oset katılımcıların söyledikleri geliyor. “Geleneğin içinde taşıdığı yaratıcılığın/yenilikçiliğin ortaya çıkarılması, kültürümüzün markalaşması” denilirken kastedilen bu mu acaba diye düşünüyorum. Varlığımızı sürdürmenin bedeli, “kültürümüzün böyle karikatürize edilerek sahnelenmesi, Thamade’liğin bir tür stand-up’a dönüştürülmesi, başka deyişle ‘geleneğin-yağmalanması’ mı olmalı” diye soruyorum. Dönüş yolunda, oraya giderkenki neşemden eser kalmamış durumda. Bu duygumu anlatmaya çalışıyorum yanımdakilere ancak beceremiyorum. Susmayı tercih ediyorum. Bu arada benim rahatsızlığıma bir anlam vermeye çalışan rehberimiz, “… ama diyor, böylelikle Rusya’nın dört bir köşesinden gelmiş yüzlerce insan, Çerkeslerin söylenildiği gibi vahşi, barbar olmadıklarını görmüş oluyorlar”.
Ben, varoluş rüyalarımız arasında sanki tanık olmasaydım bana bir “kurgu film” gibi gelecek böyle bir senaryonun da bulunmasına mı, rehberin cevabında saklı “bize” dair hala sürdüğü anlaşılan oryantalist imgeye mi üzüleyim bir türlü karar veremiyorum. Sadece, farklı farklı Çerkes olma halleri üzerine hep ve daha çok düşünmeye ihtiyacımız olduğuna emin olabiliyorum. Bitti

 


Sayı : 2012 02