Çerkes Sürgünü*

0
275

 XIX. yy sonunda yakılıp yıkılan Çerkesya’nın doğasını araştıran tanınmış alim-botanikçi, tarımcı, etnograf- İvan Nikolayeviç Klingen şu kahredici gözlemleri yapmıştı:
  “ Karadeniz’in bütün doğu kıyısı, Batum okrugunun büyük kısmı , nüfus yoğunluğu Sibirya’dan da düşük geniş bir çölü andırıyor. Doğa burada Avrupa’da hiçbir yerde olmadığı kadar zengin, iklim ise yumuşaklık bakımından Riviera’yı andırır. Bitki örtüsü, kuzeybatı taraflarında güney Rusya karakterini korurken, güneye gittikçe bu özelliklerini kaybeder ve Soçi’den sonra yavaş yavaş subtropik karaktere bürünmeye başlar. Bu örtünün altında verimli bir zemin, en kaprisli zirai bitkilerin ürün vermesine imkan tanıyan kalın bir çernozyom (karatoprak) tabakası bulunur. Su kütleleri ise yerüstü, yer altı ve hatta havadan sulama için muazzam kaynaklara haizdir. Ama, son zamanlara kadar sahildeki nüfus artmaktan ziyade eksiliyor, koloniler de inkişaf etmek şurada dursun, zayıf düşüyorlardı; toprağın düşük verimi, acınacak haldeki kültür seviyesi, kalplerdeki yılgınlık, terk edilen vatan için çekilen hasret, fakirlik, hastalıklar, geçit vermeyen yollar, köprülerin mevcut olmayışı, genel bir çöküş ve yabanileşme; işte her adımda göze batan manzara bu… Çeyrek asırdan fazla bir zamandan beri denenen bütün iskan tedbirleri, onca para ve enerji boşa gitti, bir gelişme sağlanamadı.
  Ne idi bu işin sırrı?”
  Ve işte dürüst cevap:
  “Dağlılar kayboldu ama, yerel şartlar üzerine bilgileri, tecrübeleri, en fakir halkların en değerli hazinesi sayılan ve en kültürlü Avrupalının bile küçümsememesi gereken o halk bilgeliği de dağlılarla birlikte yitip gitti. Dağlılar, her türlü kabuklu yemiş, hurma, elma, armut ve üzüm yetiştirmekte çok ustaydılar ve kendi yasalarının hilafına, Avrupalılara nefis şaraplar ikram ederlerdi. Güneydoğu’da pamuk yetiştirirler, bir çeşit karapazı bitkisinden güherçile elde ederler, yurtdışına binlerce kilo rayihalı bal satarlardı. Irmak boylarına yaptıkları koruyucu ağaç dikimleri, köklü çit sistemleri, tarla etrafındaki ağaçlandırma hatları, odundan yapılan gölgeleme grupları, yaprak ve dallardan mamul havada asılı siloları , tarım uzmanlarının takdirini kazanmıştır. Asırların tecrübesiyle oluşturulmuş olan hummaya karşı hijyenik tedbirler sistemi, konut için yer seçimi, su kullanımı, iş zamanlamasının mevkiin rakımına bağlı olarak günlere ve mevsimlere göre ayarlanması, bütün bunlar hijyenistleri hayretler içinde bırakmaktadır. Saban ve pullukları, dayanıklı yerli tohumları mahalli şartlara fevkalade uyum sağlamıştı. Hayvancılık çok büyük ölçeklerde yapılıyor ve süt ürünlerinden kaliteli ve dayanaklı bir peynir üretiliyordu. Yılda beşyüzbin koyun kesilir ve ikiyüzbin yamçı imal edilirdi. Önemli miktarda porsukağacı, palmiye ve inşaat kerestesi ecnebi gemilere yüklenirdi. Daha geçen yüzyılın son çeyreğinde ( XVIII yy.-Y.G) Çerkesya’nın toplam ihracatı, o zamanın parasıyla iki milyon rubleye ulaşıyordu. (Sadece Taman pazarı ve Kapla ölçeğinde) Bu miktardan sadece doğu sahilinin payına düşen para bugünkü kura göre bir milyona yakındı.”
  Nihai kanaatini Klingen italikle yazmıştı:
  “Genel devlet yararı mülahazalarıyla Çerkesleri ülkeden uzaklaştırarak, elden kaçırılan güç ve mahvolan bir kültür nedeniyle medeniyete tazminat ödemek gibi bir ağır ahlaki borcu üzerimize almış olduk. O kültür ki, 3000 yılda birikmişti ama, artık yerlilerin tecrübeli ve güçlü eliyle desteklenmeyen doğanın karşı konulmaz yaratıcı baskısıyla 30 yıl içinde mahvoldu… Kılıç ve ateş burada işe yaramayacak ve her türlü hayali proje de durumu kurtaramayacak, çünkü eski gelenekler ebediyen mahvoldu ve eski kültür hemen hiç iz bırakmadan yitip gitti.”
Karadeniz’in kuzeybatı sahili boydan boya cesetler ve can çekişenlerle doluydu. Bunların arasında henüz hayatta olup da Türkiye’ye gitmek için sıra bekleyen küçük insan adacıkları göze çarpıyordu. (1)
  Yevdokimov’un talimatı uyarınca, dağları mümkün olduğu kadar çabuk temizleyebilmek için Çerkesleri öz yurtlarından kovuyorlardı, ama hal böyle iken bu muazzam kitleyi denizden taşıyabilecek gemi sayısı-Türk veya Rus olsun-yok denecek kadar azdı. İşte sahil şeridinde çekilen sefalet, açlık ve hastalıkların sebebi budur.
  Resmi Kafkasya tarihçisi olmakla birlikte tarafsız ve dürüst bir insan olan Adolf Petroviç Berje, 1864 yılında Türkiye üzerinden Yunanistan’a gidip aynı yıl geri dönerken şahit olduğu manzara üzerine, yürütülen operasyonun nasıl bir gaddarlık olduğunu anlamıştı:
  “Anadolu sahili boyunca açık denizde pek çok Çerkese rastladım, Batum ve Trabzon’daki acınası hallerine şahit oldum. Aynı yılın Kasım ayında, Avrupa’dan dönüş yolunda Rusçuk ve Silistre’de şahit olduğum durum çok daha feci idi. Fakat, Novorosisk koyunda sahilde toplanmış olan 17 bin dağlının üzerimde bıraktığı o ağır hissiyatı asla unutamayacağım. Yılın bu geç mevsimindeki soğuk havalar, hayatı idame ettirecek vasıtaların hemen hemen yokluğu ve dağlıları kırıp geçiren tifo ve çiçek hastalıkları durumu umutsuz bir hale getirmişti. Gerçekten de, mesela şöyle bir manzaraya kimin yüreği dayanırdı? Açık havada, ıslak toprakta paçavralar içinde iki bebekle yatan genç bir Çerkes kadını. Bebeklerden birisi can çekişirken , diğeri de annesinin cesedinin katılaşmış memesinde açlığına bir çare arıyor. Buna benzer sahnelere sıklıkla rastlanıyordu……” (2)
  “Yolda inanılmaz bir manzarayla karşılaştık: etrafa saçılmış çocuk, kadın, yaşlı cesetleri, köpekler tarafından neredeyse kemirilmiş, açlıktan perişan olmuş, zayıflıktan adımını zor atabilen, bitkin düşüp yere yığılan ve daha canlı iken av köpeklerine yem olan göçmenler… Canlı ve sağlıklı olanların ölenleri düşünecek hali yoktu; kendi gelecekleri de pek parlak değildi; Çerkeslerin Küçük Asya’ya geçmek için kiraladıkları teknelerin açgözlü Türk kaptanları, Çerkesleri teknelere mal gibi yüklüyor ve en ufak bir hastalık belirtisi göstereni de derhal denize atıyorlardı. Türkiye’ye diye yola çıkanların ancak yarısı oraya varabilmiştir. Bu boyutlarda bir felakete insanlık tarihinde az rastlanır.” (3)
  İlk başlarda, Rusya’ya gerekli olanın Çerkeslerin toprağı olduğunu, “bizatihi kendilerine ihtiyaç olmadığını” iddia eden sert karakterli Rostislav Fadeyev bile, dağlıların kovulmasının “sayısız insanlık dışı felakete gebe olduğunu” söylemişti.
  Hadisenin bir yönü daha , köle ticaretinin acımasızlığı onu sarsmıştı:
  “Para veya eşyaları olmadığı için nakliye ücretini kadın ve çocuklarla ödüyorlardı. Ama Çerkes kadınları için pek bir şey fark etmiyordu, çünkü Türk sahillerine ne sıfatla çıkarlarsa çıksınlar nasıl olsa toptan pazara sürüleceklerdi.” (4)
  “Yaşadıkları yerlerden ayrılan dağlılar, yuvalarını, hayvanlarını, tahıllarını, mahsullerini geride bırakıyorlardı. Yanlarında hiçbir şey olmadan bir kısmı Anapa ve Novorossiysk’de, bir kısmı da Karadeniz’in kuzeybatı sahillerinde henüz Ruslarca işgal edilmemiş olan çok sayıda küçük koyda toplanıyorlardı. Türk takaları ve kısmen de bu amaçla Rus hükümeti tarafından kiralanmış olan tekneler onları Türkiye’ye taşıyordu. Fakat bu nakliye filosu ,neredeyse yarım milyona yakın insanı taşımak için çok yetersiz olduğu için dağlıların çoğunun altı ay, bir yıl ve daha fazla sıra beklemesi gerekiyordu. Bütün bu süre boyunca açık havada, hayatı idame ettirecek vasıtalara sahip olmadan sahilde bekliyorlardı. Dağlıların o günlerde çektikleri eziyeti tarif etmek mümkün değil. Binlercesi açlıktan ölüyordu. Bu sıkıntılara kışın soğuklar da eklenmişti. Karadeniz’in kuzeybatı sahili cesetler ve can çekişenlerle doluydu. Bunların arasında henüz hayatta olmakla birlikte çok zayıf düşmüş bir kitle de umutsuzca Türkiye’ye gönderilmeyi bekliyordu.” (5)
Çeviri: Uğur Yağan
 
*Yakov Gordin’in Kavkazskaya Atlantida kitabından
1 Dzidzaria G.A. Muhaceret ve 19.YY Abhazya tarihinin problemleri. Sohum, 1982. S.221
2 A.P.Berje. Dağlıların Kafkasya’dan sürülmesi //Russkaya starina. 1882 . c. XXXIII, Ocak. s.170
3 Drozdov İ. Batı Kafkasya’da dağlılarla son savaş// Kavkazskiy sbornik.1877.c.2.s.548
4 Fadeyev R.A. Külliyat. C.1. b.1.s.203
5 Dzidzaria G.A. aynı eser s.220
 
 
 
 

Sayı : 2012 04

Yayınlanma Tarihi: 2012-04-01 00:00:00