Kafkasya Acı Vatan

0
81

Hayri Ata
Konu genel olarak Kafkas Diasporasını özel olarak da biz Osetleri ilgilendiriyor. Soruyu “biz kimiz ve ne istiyoruz” şeklinde sorarsak verilecek yanıtların hayret edilecek kadar farklı olduğunu görürüz. Farkında ya da değiller ama bazı arkadaşlarımız milliyetçilik konusunda kafa karışıklığı içindeler. Sık sık ırk, genetik, biyolojik özellikler gibi “ırkçı” kavramlara başvurarak kendilerini tarif etmeye çalışıyorlar. Bu durum bugün için değilse de gelecekte faşizme giden taşları döşer. Oysa anavatanımızı, kültürel değerlerimizi, dilimizi, tarihimizi korumak için ne faşizme ne de faşizmin ideolojik cephaneliğinden aşırma kavramlara ihtiyacımız var.
Biz Osetler tarih trenine en son binenlerdeniz. Ne feodalizmi, ne kapitalizmi ne de sosyalizmi adam gibi yaşayamadık. Bizim feodalizmimiz ne Avrupa ne de Asya feodalizmine benzemedi. Persler, Araplar, Hazarlar, Gürcüler, Osmanlı doğru dürüst tarım ve ticaret yapmamızı engellediler; katliamlar, soykırımlar yaşadık. Birçok kez yok olmanın eşiğinden döndük. Bir kolumuz Macaristan’a sığındık, diğer bir kolumuz Cengiz ordularının peşine takılıp Çin’e oradan Moğolistan’a kadar gidip oralarda kaybolduk. Ana gövdenin büyük bir kısmı da Rus, Tatar, Hazar, Gürcü sentezi içinde eridi, kayboldu. Kalan birkaç on bin kişi 1800’lü yılların başlarında yüksek dağlardaki “Kom”lardan Terek ovasına inince bagajında bin yıl öncesinin köleci/feodal üretim ve sosyal ilişkileri vardı. Oysa Avrupa, Akdeniz, Asya’nın büyük kısmı ticaret kapitalizminden sanayi kapitalizmine geçiş sürecine girmişler, buna uygun devlet örgütlenmesini ideolojik ve politik boyutlarıyla kurma aşamasına geçmişlerdi. Biz bin yıl geriden gelip bu “büyük aile”ye ne kadar katılabilir ne kadar uyum sağlayabilirdik. Kendi üretip kendi tüketen, tarıma dayalı otarşik bir ekonomik yapı ne sermaye biriktirebilir, ne ticaret yapabilir ne de sanayi kurabilirdi. Ne de milliyetçilik gibi halkı ortak bir hedefe yönelten birleştirici ve ideolojik bir silaha sahip olabilirdi.
1800’li yılların başlarından 1864’e kadar süren Şeyh Şamil önderliğindeki Gazavat genel olarak Kafkasya’da tam bir felaketle sonuçlandı. Yenilginin getirdiği travmaya bir de sürgün travması eklendi. 1 milyonu aşkın Müslüman kökenli Kafkasyalı anayurdunu terk edip Osmanlı ve Arap ülkelerine sürüldü. Sürgünün sonuçları da çok derin ve onarılması güç yaralar açtı bu halkların yaşamında ve hafızasında. Yerleşilen yeni ülkelere henüz yerleşemeden I. Dünya Savaşı’nı karşıladılar; savaşa karışan tüm halklar gibi oradan oraya savrulup gittiler. Sürgün sırasında göç edenlerin yarısı salgın hastalıklardan, açlıktan yoksulluktan yok oldu, kalanlar da savaşlardan kurtarabildikleri ile bugün bildiğimiz Kafkas diasporasının temellerini attılar.
Anavatanda kalanlar Çarlık Rusya’sının egemen olduğu bir sosyal ve ekonomik yaşama dahil oldular ve 1917-1921 arasında Bolşevik Devrimi’ni karşıladılar. Tek ve birleşik bir Sovyet ülkesi ve halkı yaratma hayaline bağlı olarak yerleşim bölgeleri, sınırlar, halklar bir çorba gibi birbirine karıştırıldı. Devrimin yol açtığı iç savaşın, kardeş kavgasının yaraları sarılmadan II. Dünya Savaşı’na yol açan Nazi işgaline karşı savaşa gittiler. Tüm erkeklerin yarısı geri dönmedi. Savaş sonunda haksız yere bir kere daha Kazakistan çöllerine sürüldüler. Özellikle Çeçen, İnguş, Karaçay, Balkar halkları bu sürgünün bedelini çok ağır ödediler. Stalin’in despot yönetimi boşalan köylere komşu halkları yerleştirdi. Sürgüne gidenler geri dönünce yeniden kavgalar, çatışmalar ve öldürmeler oldu, oluyor.
Biz ne 1917 Devrimi’ni karşılayabilecek ekonomik, politik ve entelektüel birikime sahiptik ne de 1991’deki dağılmayı. Her ikisinde de eksildik, yaralandık, kaybettik.
Kısaca bin yıldan beri kendimizden yüz kat daha güçlü ve barbar sömürgeci imparatorluklara karşı savaşa savaşa bugüne taşıyabildiğimiz Kafkasya yeni sorunlar ve savaşlarla karşı karşıya bulunuyor.
Dünya bu son iki yüzyılı olağanüstü hızda değişimler ve dönüşümlerle geçirdi. Klasik sömürgecilikten yeni sömürgeciliğe ve iki dünya savaşından geçerek bugün içinde yaşadığımız küreselleşme denilen döneme geldi. Sömürgecilik ve emperyalizm kavramları, ulusal bağımsızlık, egemen ulus-devlet, milliyetçilik, kendi kaderini tayin hakkı gibi kavramlar bu yeni koşullara uygun olarak yeniden tarif ediliyor artık. İki kutuplu dünya yerini bölgesel birliklerden oluşan çok kutuplu dünyaya terk ediyor. Ulusların ve devletlerin varoluşsal sorunları bu yeni dünyayı doğru okumalarına bağlı. Bir anlamda Sovyetlerin dağılması, sosyalizmin çökmesi, “Arap Baharı” denen uyanış hareketleri küreselleşmenin doğal sonuçları.
Bana göre iki asırdan beri Rusya’nın yedeğinde bulunan Kafkas halkları bugünkü koşullarda varlıklarını geleceğe taşımanın hesabını hem Rusya ile beraber hem Rusya’ya rağmen yapmalıdırlar. Kafkasya Rusya için sıcak denizlere iniş yolunda bir köprü olmaktan çıkmıştır. Kafkasya bugün hem Rusya için hem de genel olarak Batı için enerji nakil yollarının üzerinde bulunan önemli bir coğrafyadır. Hazar Denizi çevresindeki ülkeler ve Rusya Batı’ya sattıkları doğal gaz ve petrolü bu coğrafyadan naklediyorlar. Kafkasya’nın Rusya ve “Batı” açısından önemi bu coğrafyayı kimin kontrol edeceği ile ilgilidir. Çeçen savaşını, Gürcü-Oset, Gürcü-Abhaz savaşlarını; Gürcistan’ın bu coğrafyada ABD ve diğer Batı ülkelerine bir tür “ajanlık” yapmaya soyunmasını böyle okumak gerekir.
Osetler ve diğer Kafkas halkları bu coğrafyanın binlerce yıldan beri orada yaşayan gerçek sahipleridir. Ancak bugünkü verili koşullarda bu “sahiplik” hakkı gasp edilmiştir. Bu hakkı yeniden elde etmek sadece ve sadece bu halkların kendilerine bağlıdır. Toplam nüfusları aşağı yukarı 5 milyon kadar olan bu halklar vatanlarını gasp edenlere karşı değil birbirleriyle kavga etmektedirler. Dünyanın en ileri ve güçlü
ülkeleri daha ileri ve daha güçlü bölgesel ve küresel birlikler peşinde koşarken (Avrupa Birliği – Kuzey Amerika Birliği- Güney Asya Birliği vb.), Kafkasya’nın 100 bin, 300 bin, 500 bin nüfuslu yarı bağımsız halkları birbirlerinden daha da ayrışmak, uzaklaşmak ve sınırlarına daha yüksek duvarlar örmenin hesaplarını yapıyorlar.
 
 

Sayı : 2012 06

Yayınlanma Tarihi: 2012-06-01 00:00:00