Hukuki Yorum: “Kafkasya Çerkeslerin vatanıydı”

0
213

Komite’nin, 21 Aralık 2012 tarihinde kendisine yapılan başvuru üzerine Suriye’de yaşayan Çerkeslerin anayurdu olan Kafkasya’ya dönmeleri ile ilgili olarak red cevabı vermiş olduğunu yazılı kaynaklardan öğrendik.

Bu cevabın gerekçesi, Suriye’de yaşayan Çerkeslerin kendi özgür iradelerini kullanarak bölgeden – vatanlarından ayrıldıkları gerekçesine dayandırılmıştır.
Bu cevabı analiz ettiğimizde kasıtlı olarak hareket edilsin veya edilmesin çok ciddi hataların ve yanlışların bulunduğunu açıkça görüyoruz. Bu hata ve yanlışların daha iyi anlaşılabilmesi için birkaç konunun kısaca aydınlatılması bir zorunluluktur.
1- Kafkasya Çerkeslerin fiili ve hukuki anlamda vatanları olmuş mudur?
2- Burada kendi vatanları üzerinde yaşamakta iken Çarlık Rusyası’na veya herhangi bir devlete durup dururken işgal amacıyla savaş açmışlar mıdır?
3- Çarlık Rusyası’nın Kafkasya ve Kafkas halklarına yönelik savaşını öncelikle kimler başlatmıştır? Çarlık Rusyası mı? Yoksa Kafkasya’da kendi topraklarında yaşayan Çerkesler mi?
4- Çarlık Rusyası’nın Kafkasya’ya yönelik savaşları başlatmasındaki temel amaç ve hedeflerinde, bu hedeflerin gerçekleşmesinde Çerkeslerin Kafkasya’da var olma olgusunu Çarlık Rusyası nasıl değerlendirmiştir?
Bu sorulara topluca ve kısa bir yanıt verdiğimizde, tarihi ve antropolojik gerçeklere göre objektif olarak şu yargıya kesinlikle varabiliyoruz:
Çarlık Rusyası, Prenslik halinde kurulmadan binlerce yıl öncesinden beri Kafkasya halkları yani Çerkesler ve Abhazlar Kafkasya topraklarının yerleşik otokton halkıdır. Bunu hiç kimsenin bilimsel olarak saptırmaya ve inkar etmeye imkanı yoktur. Bu insanlar burada kendi idarelerini kurmuşlar, kendi topraklarında yerleşik olarak orijinal kültürleri ve yönetim normları ile yaşamışlardır.
Diğer yönden bu insanlar kendi yaşamlarını sürdürebilmek için hiçbir komşu halka ve devlete savaşmak amacıyla saldırıda bulunmamış ve savaş açmamışlardır.
Uluslararası hukukun tarif ettiği ve öngördüğü gerçeklere göre Kafkasya, gerçek anlamda Kafkaslıların vatanı olmuş ve orada bir yönetim şekli ve iradesi gerçekleşmiştir.
Bütün tarihçiler tarafından çok iyi bilindiği üzere, Çarlık Rusyası’nın, Batıya yönelik Azak Denizi’nden başlayarak Boğazları geçmek suretiyle sıcak denizlere inebilecek bir gelişim politikasına sürekli olarak ihtiyaç duyduğu bir gerçektir. Bu politikasına doğal olarak engel teşkil eden Osmanlı Devleti ile tarihsel bir rekabete girdiği de yine tarihi bir gerçektir. Bu rekabeti hangi devletin başlatmış olduğu, Kafkasya’da yaşayan Çerkesleri tarihi ve politik olarak ilgilendirmemiştir. Ancak rekabetin uygulama alanı sürekli olarak Kafkasya toprakları olmuştur. Çarlık Rusyası’nın hedeflerine ulaşabilmek için Kafkasya’yı ve Kafkas halklarını engel sayması; bu toprakları ele geçirme politikasına yönelmesi sonucunu doğurmuştur. Bunun sonucu olarak da Kafkas-Rus Savaşları başlamıştır.
Pozitif hukuk anlamında devlet tarifinin hemen hemen ilk olarak yapıldığı 1648 Vestfalya Anlaşması’nın ilkelerine göre, Kafkasya’daki prenslikler kendi topraklarında yaşayabilmekte, kültürlerini yaşam koşullarını gerçekleştirebilmekte, bu toprakları işgal etmek amacıyla yapılan saldırılara karşı koyma iradesini göstermekteydiler. Devletin günümüzde aldığı şekilleri geriye doğru götürürsek, Kafkas halklarının siyasi koşulların elverdiği ölçüde devletleştiklerini ve devletleşmeye çalıştıklarını net olarak görmekteyiz.
Çarlık Rusyası’nın, Kafkasya’yı fetih etme hedefine ulaşabilmek için Kafkas halklarına çok büyük orantısız güçler kullanarak savaş açtığı ve bu savaşı nihai hedefine varıncaya kadar bütün unsurları ile yürüttüğü yine tarihi bir gerçektir. Kafkas-Rus Savaşlarına sadece Kafkaslılar taraf olmamıştır. Süreç içerisinde çıkarlarının varlığını gördükleri her durumda Osmanlılar, İngilizler, Fransızlar, Almanlar da aktif olarak taraf olmuşlardır. Yapılan savaşın Ruslar lehine dönmesiyle Kafkasya toprakları ve bu topraklarda yaşayan Kafkas insanı, Çarlık Rusyası’nın egemenliğine ve nüfuz bölgesine girmiş gibi anlaşılmıştır. Küçük Kaynarca Anlaşması ile her ne kadar Kabardey Bölgesi’nin Kırım Hanları ile beraber kendi kaderini tayin etmesi öngörülmüşse de, bu hiçbir zaman gerçekleşmemiş ve Çerkes toprakları Rusya’nın egemenliğindeymiş gibi kabul edilmiştir. Bu durum, 1739 Belgrad Anlaşması’nda da açıkça görülmektedir. 1856 Paris Anlaşması ile Kafkas insanı ve Kafkas toprakları tamamen Çarlık Rusyası’nın hukuki egemenliği ve iradesi altına girmiştir. Nitekim anlaşmayı imzalayan bütün katılımcı devletler de bu iradeyi kabul etmişlerdir.
Diğer bir açıdan, 1500’lü yıllardan itibaren baktığımız zaman kaynaklarda, Çar iradesinin ordusunun bölgedeki genel komutanlığının ve bölge komutanlıklarının emir ve iradelerinin Kafkas toprakları üzerinde peyderpey uygulamaya konulduğunu da görmekteyiz. Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan iki temel sonucu net olarak çıkartabiliriz:
a- Kafkasya Çerkeslerin vatanıydı ve burada hukuki, meşru bir idari ve yaşam biçimleri vardı.
b- Çarlık Rusyası kendi hedeflerine ulaşabilmek için bu topraklara ve üzerinde yaşayan insanlara karşı savaş açarak kısaca bir işgal hareketi ile bu toprakları ele geçirdi. Bunun hukuksal sonucu olarak da bu toprakların vatan anlamında Çarlık Rusyası’na, Rusya topraklarına dahil olması, bu topraklar üzerinde yaşayan insanların da Çarlık Rusyası’nın egemenliği altında ve onun vatandaşı olarak yaşamak durumunda kalan insanlar haline gelmesi sonucu ortaya çıktı.
Bu tespitten sonra, Çerkeslerin buradan özgür iradeleri ile çıkıp çıkmadıkları konusuna değinmek gereği vardır. Kafkas Rus Savaşları, gerek Çarlık döneminde gerekse daha sonraki dönemlerde üzerinde çalışmalar yapılarak değerlendirilmiş ve savaşların adı konulmaya çalışılmıştır. Çarlık idaresindeki yazarların, genellikle Kafkas savaşlarındaki temel hedeflerinin saklanması yönünde bir irade koydukları kaynaklardan anlaşılmaktadır. Ancak, zaman geçtikçe bu anlayışların değiştiğini görmekteyiz. Nitekim 1989 ve 90’da Koşhable’de, Ekim 1990’da Nalçik’te yapılan bilgilenme ve öğrenme konferanslarında, bu savaşların mahiyeti ve amacı daha objektif olarak tarihçilerce ortaya konulmuştur.
Koşhable Konferansı’nda yayınlanan bildiriye katılımcılar şu paragrafı ilave ettiler: “19. asırda Rus Çarları Çerkes halkını yok etme politikası güttüler, bu açıdan bakıldığı takdirde Adıgelerin yaptığı mücadele, özgürlüklerini korumaya ve kimsenin egemenliğine girmeden bağımsız yaşamaya yönelikti, bu nedenle kendileri savaşı başlatmadılar, sadece savaş başlayınca savunmalarını yaptılar.
Çarlar ve Çarlık idaresi Batı Kafkasya’yı ele geçirmek için Adıgelere karşı zalim ve acımasızca bir savaş yapmıştır. Bu savaştan kurtulabilenleri de Osmanlı devletinin topraklarına haksızca sürmüştür.”

Bu durum, Nalçik’te toplanan biliminsanları ve tarihçiler tarafından yapılan konferansta da açıkça değerlendirilmiştir. Yine 1994 Mayıs ayında Krasnodar’da yapılan Tarihçiler Konferansı’nda, Adıgelerin yurtlarından Rus Çarlarının savaş politikaları sonucu sürüldükleri ortaya konmuştur.
Diğer yandan, 18 Eylül 1861 tarihinde Batı Kafkas ve Abhazya halklarının Çar II. Aleksandr ile yaptıkları toplantıda Çar’dan “savaşın durdurulması, köylerin yakılıp yıkılması ve Kazakların Adıge köylerine yerleştirilmesine son verilmesi” isteklerine karşı Çar’ın yanıtı kısa ve net olmuştur: “Ya gösterilen yerlere yerleşin ya da Osmanlı imparatorluğuna gidin.” Şimdi açıkça, özgür irade fikrini ortaya atan Komite’ye sormak zorundayız. Bu tespitler ve Çarın bu kesin iradesine karşı Kafkasya’dan göç etmiş insanların kendi özgür iradeleriyle başka ülkelere gittiklerini hangi tarihi gerçek ve mantıkla ileri sürebildiler? Doğrusu, bunu anlamanın imkanı yoktur.
Bu tespitlerin sonucunda gerekli hukuki değerlendirmeyi yaptığımız zaman şu durumla karşılaşıyoruz. Bu işgallerin ve fetihlerin yapıldığı dönemlerde devletlerin işgal edilmesi, insanların vatandaşlığı kazanma ve kaybetmeleri, vatandaşların hangi koşullarla vatandaşlıktan ihraç edileceği, ihraç edilenlerin geriye dönüş hak ve hukuklarının nasıl tanzim edileceğine dair, uluslararası toplumda, herhangi bir siyasi ve hukuki anlaşma ve belge yoktur. Devletlerin sınır değişmezliği 1930’lu yıllarda kabul edildiği, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesi 10 Aralık 1948’de, Vatandaşlıkla ve Soykırımla ilgili sözleşmeler de bu tarihlerde yapıldığı ve imzalandığı için, 1864 olaylarına uygulanabilirliği pek mümkün değildir. Ayrıca şunu da vurgulamak gerekir ki, soykırımla ilgili sözleşmenin geriye dönük olarak uygulanıp uygulanmayacağı da tartışmalıdır. Bütün bu değerlendirmelerin sonucunda Komite’nin kararı için şu tespitleri yapabiliriz:
Suriyeli Çerkesler Kafkasya’dan, kendi vatanlarından özgün iradeleriyle değil Çarlık Rusyası’nın uyguladığı askeri, ekonomik, sivil politikalar ve baskılar sonucu zorlanarak göç etmiş insanların çocuklarıdır. Bu insanların yakın akrabaları ve soydaşları halen Rusya Federasyonu (RF) topraklarında ve bu federasyonun vatandaşları olarak yaşamaktadırlar.
Ayrıca önemli bir noktaya daha değinmek gerekir: Her haliyle kendisinden daha güçsüz ve tarihsel olarak da mağdur olan Suriye Çerkesleri ve benzerlerinin, tarihsel ve kültürel olarak hiçbir şekilde kopmadıkları ve kopmayacakları anavatanlarına dönebilmeleri konusunda, RF’nin olumsuz tepkisinden ziyade olumlu tepki göstermesi uluslararası politik arenada RF’ye vicdani, insani ve geçmiş mağduriyetlerin telafisi konusunda şerefli bir pozisyon kazandıracaktır. Bunun dile getirilmesi gerektiğine yürekten inanıyorum.


Çarın Yevdokumav’a gönderdiği özel mektupta şöyle deniyordu:

“1860 yılında sunmuş olduğunuz, tarafımızdan onaylanan, Batı Kafkasya’da savaşın hızlıca bitirilmesine yönelik harekat planı için ödüllendirilmektesiniz; plan, bizim beklentimizi dahi aşacak derecede parlak bir başarı getirmiştir, konulan hedeflere çabucak ulaşılmış, attığınız adımların sağlamlığı ispatlanmıştır. Üç yıllık süre zarfında refaha kavuşturulan, düşmanımız olan yerli nüfustan temizlenen Batı Kafkasya’nın büyük bölümüne Rus nüfus sağlam bir şekilde yerleşmiş, uzun süren, çok kan dökülen savaş bitmiş, devlet, yüz elli yıl boyunca kendine yük olan büyük masraflardan kurtulmuştur, şüphesiz zararlarını fazlasıyla karşılayacak geniş ve verimli bir bölgeye sahip olmuştur.”*

* İgor Y. KUTSENKO, Doğru ile Eğri- Çeviren: Günay Çetao, KAFDAV Yayınları, Ankara 2009,shf.;116
(Doküman, A.L.Gizetti’nin arşiv dokümanlarına dayanılarak Tuğgeneral Potto’nun editörlüğünde yazılan kitapta kullanılmıştır -Tiflis 1901)

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz