600 yıllık imparatorluktan güç kavgasına geçiş

0
592

“Belge bazında tarihi yeniden okuyup yorumlamak bir akademisyenin boyun borcudur. Bu bir entellektüel namustur”


“Bazı isimlerin 150’likler listesinde olması ya da olmaması rastlantısal. Listeyi hazırlayanların elle tutulur bir kriteri yok. İçerideki sessiz muhalefete bir gözdağı olsun istiyorlar”

“Osmanlı da bir ulus devletti. Ama Osmanlı ulusundan bahsedemiyoruz. Osmanlı çok ulusluydu. Onun takipçisi Türkiye Cumhuriyeti de çok uluslu bir devlet”

“Ethem Bey de muhalif olmanın cezasını çekiyor. Kurtuluş Savaşı’nda bu kadar yararlılıklar göstermiş birinin menfaat uğruna vatanı satması şeklinde yazılan tarih aslında pek doğru değil”

“Lozan konferansında 150’likler konusunda, İsmet Paşa ile Ankara Heyet-i Vekile Riyaseti (Başbakanlık) arasında çeşitli telgraflar gidip gelmişti. Başvekil Rauf (Orbay) tarafından İsmet Paşa’ya gönderilen 8 Ocak 1923 tarihli telgraf, İngiliz basınında çıkan ve Çerkes Ethem ile Adapazarı civarında yaşayan bazı Çerkeslerin genel aftan yararlanması gerektiğini ileri süren haberlere dair malumat istiyordu.

Lord Curzon, bir sonraki oturumda, İsmet Paşa’ya tesadüfen Türkiye’nin Müslüman nüfusu genel affın dışında tutma ısrarının sebebini sordu ve Batı Anadolu (Adapazarı ve Bursa dahil) civarındaki Çerkeslerin itilaf kuvvetleriyle yakın iletişim kurduğunu ifade ederek, Türklerin tutumunun esas nedeninin Çerkeslerden intikam almak mı olduğunu anlamak istedi. Bu hayli uzak görüşlü bir soruydu, çünkü biliyoruz ki sonradan 150’liklerin üçte ikisi Çerkeslerden seçildi”

Bu uzunca alıntı Hakan Özoğlu’nun kaleme aldığı “Cumhuriyet’in Kuruluşunda İktidar Kavgası” adlı kitaptan. Kitapta Özoğlu, 150’likler, Takrir-i Sükun ve İzmir Suikasti üzerinde duruyor. 150’likler meselesinde ise baş aktörler Çerkesler. Konunun gündeme geldiği tarih ise bir hayli erken: “1922 Eylül veya Ekim’inde birgün; İhsan Bey, İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Kazım (Özalp), Ali Fethi Bey, Yusuf Kemal Bey ve Seyyid Bey’in katıldığı bir toplantıda, konuyu gündeme Mustafa Kemal getirir ve İhsan Bey’e dönerek ona şunu hatırlatır: İhsan bey hatırlar mısınız bir gün sizinle ve zannediyorum ki Doktor Adnan ve sabık Maliye vekili Ferit Bey’lerin bulunduğu bir hususi toplantıda, zaferden sonra memlekette kalması, vatanın huzuru itibariyle mucibi endişe olacak kimselerin listesinden bahsetmiştik ve hatırımda kaldığına göre, siz bunların daha o zaman tespitini istemiştiniz. Şimdi Yusuf Kemal Bey, her beynelminel muahedenin bir affı derpiş ettiğini söyleyerek, böyle bir ihtimale karşı hazır bulunmamızı istiyor, ne dersiniz?” diyerek süreci başlatmıştır.

Çok önceleri düşünülen vatana ihanet edenlerin listelerini hazırlama fikri bir süre rafa kaldırılsa da Lozan ile tekrar gündeme geldi. Lozan’da ise Ankara heyeti, İstanbul üzerinde otoritesini ilan etmenin bir yolu olarak 150 kişinin genel affın dışına çıkarılmasını öngören bir protokolün konulması konusunda ayak diredi ve 24 Temmuz 1923’te protokol kabul edildi. 7 Ocak 1925’te Resmi Ceride’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. 1938’de, 150’likleri vatandaşlık hakkından mahrum eden kanunun çıkartılmasından on bir yıl sonra ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden hemen önce, hükümet 150’likler için sınırlı bir af çıkardı. Özoğlu’nun liste ile ilgili öne çıkardığı temel konu Ankara hükümetinin iktidarını korumak adına Çerkesleri tehdit olarak görmesiydi. Biz de öncelikle bu konu başta olmak üzere Özoğlu ile kitabı üzerine konuştuk.

 

Öncelikle şunu sormak isterim, kitabınızı okuduğumda çok cesur buldum. Kutsallık atfedilen, dokunulması çok da kolay olmayan Türkiye’nin yakın tarihine ait başat konuları işliyorsunuz. Neden bu konuları seçtiniz?

-Bence asıl soru, bu konular şimdiye kadar neden işlenmedi? Dünyada devrimlerden sonra iktidara gelenler kendi iktidarlarını pekiştirdikleri dönemleri kutsallaştırırlar, bunda amaç muhalif kaynakları susturmaktır ki rejimin bekâsı için bu önemlidir. Aslında bu tür bir resmi tarih yazımı uzun dönemde rejime pek hizmet etmez. Halkın güveninin zedelenmesine sebep olur. Türkiye Cumhuriyeti tarihi için de bu durum geçerlidir. Maalesef yakın zamana kadar gerçekten cesur birkaç akademisyen haricinde bu tür sorgulayıcı araştırmalar bu erken Cumhuriyet dönemi için yapılmadı. Bence belge bazında tarihi yeniden okuyup yorumlamak bir akademisyenin boyun borcudur. Bu bir entellektüel namustur. Ben 600 yıllık bir imparatorluktan yeni bir rejime nasıl böyle rahatlıkla geçildiğini hep merak etmişimdir. Bu kitabımda aslında bunu anlamaya çalışıyorum.

 

1923-1926 yılları arasında Mustafa Kemal’in tek lider olduğu yıllar üzerine odaklanıyorsunuz. Kaynaklarınız ise çoğunluk olarak Amerikan Arşivlerinde yer alan belgeler. Kaynakları taramadan önce bu derece zengin olabileceğini düşünmüş müydünüz?

-Hayır, gerçekten düşünmemiştim. İngiliz arşivlerinin zenginliğini biliyoruz ama ABD arşivlerindeki belgeler beni şaşırttı. Aslında fazla şaşırmamak gerekir çünkü ABD o dönemlerde Türkiye’deki iktidar ve muhalefet için tarafsız bir yabancı ülke olarak görülüyordu. O yüzden hem Kemalistler hem de onların muhalifleri ABD diplomatlarıyla gayet açık gönüllülükle günün olaylarını ve kaygılarını paylaşıyorlardı. ABD’li diplomatlar ise bütün bu bilgileri Washington’a aktarmış. Bu bilgiler ışığında yazdıkları raporlardaki yorumlar da ayakları yere basan değerlendirmeler genelde. Bu bilgiler doğru ya da yanlış olmalarından çok bir diplomatın dürüst gözlemleri olarak değerli bence. İçlerinde Mustafa Kemal’in ABD’ye yazdığı mektuplar gibi önemli birinci el kaynaklar da var.

 

-Biliyoruz ki Erzurum kongresinde Mustafa Kemal Kazım Karabekir desteğiyle mücadeleye başlıyor. Hatta kimine göre bu destek o kadar güçlü ki, milli mücadelenin bu destek olmadan başlayamayacağını düşünülüyor. Ne oldu da ya da rüzgar nerden esti de İzmir Suikast’ine kadar gelindi?

-Bunu kitabımda uzun uzun anlatmaya çalıştım. Eski rejim bertaraf edilirken bu devrimciler arasında da bir güç kavgası çoktan başlamıştı. Bu, liderin kim olacağından çok yeni rejimin karakteri üzerine yoğunlaşan ama aslında dengesiz bir kavgaydı. Mustafa Kemal’e sonradan muhalif olan isimler, yani Kazım Karabekir, Rauf Orbay gibi isimler, aslında devrimin temel taşlarından biri idiler. Fakat hiçbiri Mustafa Kemal’in bu güç kavgasında gitmeyi göze aldığı uçları hesap edememişti. Rüzgarın yön değiştirip yakın silah arkadaşlarının birbirlerine rakip olmaları, Cumhuriyet’in yangından mal kaçırır gibi bütün liderlik kadrosunun rızası alınmadan yapılmasıyla başladı. Mustafa Kemal için kellesini ortaya koyduğu bir mücadelede böylesi bir muhalefete tolerans göstermek zordu. O yüzden bir dizi sindirme çabalarına girdi, İzmir Suikasti muhalefeti ortadan kaldırma olayının son halkası olarak görülebilir.

 

-Ulaştığınız belgelerde bilindik Ethem Bey portresinin dışında neler var?

-Ethem Bey konusunda bütün bulduklarımı kitaba koydum.

 

-Ethem Bey’in tasfiyesinde Mustafa Kemal ile giriştiği iktidar mücadelesinin payı nedir? Mustafa Kemal dışında bu tasfiyede rol alan isimler hangileri?

-Ethem Bey de bulduğum kaynaklara göre muhalif olmanın cezasını çekiyor. Kurtuluş Savaşı’nda bu kadar yararlılıklar göstermiş birinin menfaat uğruna vatanı satması şeklinde yazılan tarih aslında pek doğru değil. Ethem Bey, Mustafa Kemal ve İsmet Paşa ile bir güç kavgasına giriyor ve emrindeki silahlı güçlere çok güveniyor. Bu yüzden Ankara’da ki liderlik için kişisel bir tehlike gösteriyor. Tasfiye edilmesi benim umduğumdan da kolay oluyor. İlk safha hain olarak lanse edilmesi ki bu onun yerel destek almasını önlüyor. Yurtdışına çıkması da Ethem Bey’in tamamen tasfiye olmasına yol açıyor.

-150’liklerin belirlenmesinde, listenin hazırlanmasında ana etkenler hangileridir? Lozan süreci boyunca bu isimlerde ısrar ediliyor. Neden?

-Aslında meclis tartışmalarına bakarsak listedeki isimlerin çoğu daha önceden belirlenmiş ve üzerinde ısrar edilen isimler değil. Her kafadan listede şu isim olsun gibi sesler çıkıyor. Hatta biraz daha ileri giderek diyebilirim ki bazı isimler kişisel husumetler yüzünden listeye yazılıyor. Yani bazı isimlerin listede olması ya da olmaması rastlantısal.

Listeyi hazırlayanların elle tutulur bir kriteri yok. İçerideki sessiz muhalefete bir gözdağı olsun istiyorlar. Lozan’ da ısrar edilen belli kişilerin eklenmesi değil, 150 kişilik müslüman bir grubun aftan yararlanamaması dileği. Gayrimüslîmleri bu listeye ekleyemeyeceklerini biliyorlar. Onlarla başka türlü başa çıkıyorlar. Mesela Rumlar ile mübadele yapılıyor.

-İzmir Suikasti’nin iktidar mücadelesinde rolünü nasıl görürsünüz? Bu olaydan sonra neler garantiye alındı?

-Bence İzmir Suikasti muhalefetin tasfiyesinde son adım ve bu adımda İttihad ve Terakki’nin lider kadrolarını tasfiye ediyorlar. Bu, Kemalistlerce gücü bilinmeyen ve aslında bayağı çekinilen bir grup. İzmir Suikasti’nin Ankara davalarında bu başarılıyor. Bundan sonra az da olsa bir muhalefet kalmıyor ve bir yıl sonraki 1927 seçimlerine rakipsiz giriyorlar. Yani muhalefetsiz ve rakipsiz bir seçim garantiye alınıyor.

-Lozan görüşmelerinde iki heyet söz konusu ama biz nedense daha çok öne çıkartılan diğerini biliyoruz. Ben Lozan ile ilgili size azınlıklar konusunu sormak istiyorum. Çerkesler ve diğer azınlıklar gündeme getirildiğinde İnönü’nün tavrı ne oldu? Ankara’nın tavrı ne oldu? Gayri Müslîm temelinde bir azınlık tanımı ile hedeflenen ne idi?

-İsmet Paşa’nın tavrı Çerkes ve Kürt gibi müslüman gruplara azınlık statüsünün verilmesini önlemek. Burada din birliği kartını kullanıp etnik kimliği tamamen gözardı ediyorlar. İngiltere ki Batı Anadolu’da Çerkes gruplar ile yakın ilişkileri olan bir devlet, hiç de bu konuda ısrarcı olmuyor. İsmet Paşa aslında İngiltere’nin Çerkes ve Kürt gibi Müslüman halkların haklarının azınlık statüsü ile korunması konusunda samimi olmadığının farkında. İngiltere’nin bu konudaki zayıf itirazına sebep Ankara’nın elini zayıflatmak. Ama işlemiyor.

-Gönen-Manyas sürgünü biliyoruz ki Ethem olayından sonra yapılıyor ve Cumhuriyet tarihinin ilk sürgünü kabul edilir. Lozan’a rağmen bu sürdürülüyor, 150’likler listesi hazırlanıyor. Sürülen 14 köyün dışında başka köyler de sürgüne gönderilecekken durduruluyor. Bu sürgün ile ilgili taradığınız arşivlerde belgeler var mı?

-Bu konuda fazla birşey bilmiyorum.

-Son olarak, geç ulus-devlet sürecini tamamlayan devletlerin bu tamamlama süreçleri çok acımasızca oluyor. Söz konusu ettiğiniz yıllarda bu kadar merkezi bir yapının kurulumunda en temel sorun nedir?

-Bence ulus-devletin yaratılmasında en büyük sorun ‘ulus’un tanımının yapılması olmuştur. O yüzden anayasada Türk halkı tanımlanırken çok muğlak kelimeler kullanılıyor, yani devlete vatandaşlık temelinde bağlı olan herkes Türk addedilir gibi. Eğer öyleyse Osmanlı da bir ulus devletti. Ama Osmanlı ulusundan bahsedemiyoruz. Osmanlı çok ulusluydu. Onun takipçisi Türkiye Cumhuriyeti de çok uluslu bir devlet. O zaman sorun şu: Çokuluslu-devlet bir ulus-devlete nasıl devşirilir? İşte dönemin hakimleri bunun ancak kuvvetli bir şekilde merkeziyetçi olan asimilasyona dayalı (ki acımasız derken sanıyorum bunu kastediyorsunuz) politikalar tarafından gerçekleşebileceğine inanıyorlar.

Şimdi burada önemli bir noktanın altını çizeyim; amaç Çerkesi, Kürdü Türkleştirmek değil. Türkler de dahil bütün grupları kendi tahayyüllerindeki ulus kavramının içine iteleyip sokmak. Bu dönemde Türkler de eziyet görüyor, özellikle İslamcı diye tanımlanan kesimler. Böyle olunca da en temel sorun bu mayanın tutmasına imkan olmadığıdır bence. Dünyada etnik semboller ağırlık kazandıkça Kürt de, Çerkes de, Türk de etnik kimliğini ön plana çıkartmak istiyor. Bu da ulus-devleti baltalıyor. Yani ulus-devlet modası Anadolu halklarına büyük zarar veriyor. Aslında ulus devlet modası geçiyor yavaş yavaş ama milliyetçiliğin bu topraklara geç gelmesi gibi, gitmesi de geç olacak gibi görünüyor.


Hakan Özoğlu

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü’nü bitirdikten sonra ABD’deki Ohio State Üniversitesi’nden Tarih dalında doktorasını aldı. Chicago Üniversitesindeki öğretim üyeliğinden sonra halen Central Florida Üniversitesi Tarih bölümünde öğretim üyeliği yapmaktadır.  Üniversitenin Ortadoğu Çalışmaları programının direktörlüğünü yapan Özoğlu’nun birkaç dilde yayınlanmış iki kitabı var: “Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği” ve “Cumhuriyetin Kuruluşunda İktidar Kavgası”

 

Sayı : 2013 06