Uluslaşma sürecini kaçıran halklar hakkında birkaç kelam…

0
427

Ulus nedir? Ulus, kabaca feodal düzenin bir üst aşaması olan kapitalizmin alt yapısıdır.

Tekrar edecek olursak; belirli bir coğrafyaya, ortak dile, kısmen ortak dine, yüksek bir arada yaşama arzusuna, yani kader birliği arzusuna ve en önemlisi de kendi ekonomisini kendi kontrol edebilen bir ulusal burjuvaziye sahip olan insan topluluğu da demektir. Yukarıda sıraladığım özelliklerden biri eksik olursa ULUS olmaz, en azından eksik uluslaşma olur. Böyle ulusların varlığı her an tehlike altındadır. Örneğin Orta Asya Türk devletleri, örneğin Arap devletleri. (Yapmaya çalıştığım tanım her soyutlama gibi eksik gözükebilir. Ancak unutulmaması gereken bu bir tasvir, en üst aşamada bir tanım, bir soyutlamadır. Soyutlamalar genel olarak olmazsa olmazların tespitidir.)

İnsanlık tarihinde görüldüğü üzere, genel olarak, uluslaşma süreci uzun bir zaman dilimine ihtiyaç göstermiştir. Özellikle bu kavramın doğduğu Avrupa coğrafyasında, yani batı medeniyetinde bunu çok rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Temelde de bu coğrafyada uluslaşma (tabii ki her aşamada burjuvazinin öncülüğünde olmuştur.) dil+ coğrafya merkezli olarak, yüzyıllara yayılan bir sürecinin sonunda oluşmuştur. Örneğin MS 1200’lü yıllara kadar kavim olarak anılan halk toplulukları Roma İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra yarattıkları tamamen uydurma (Vulgar+Latin tabanlı) dillerin etrafında yüzyıllar sürecinde uluslaşabilmişlerdir. En önemlileri olarak Fransa, İspanya, İtalya’yı gösterebiliriz.

Ancak dünyada bu tespite taban tabana zıt olarak oluşmuş, çok kısa süreçte oluşturulmuş ve değişik aşamalardan geçerek tezahür eden uluslar da bulunmaktadır. Bunun en başarılı örneği, içinde yaşadığımız Türk ulusudur. Türk uluslaşma hareketine “Bonapartist” olarak da adlandırılan temelde burjuva sayılamayacak, ancak küçük burjuva denilebilecek katmanların (asker-sivil bürokrasi, aydınlar) kontrolünde yapılan bir hareket de denebilir.

Türk ulusunun yaratılışı çok başarılı şekilde tarihin akışı değiştirilerek gerçekleştirilen, yukarıdan aşağıya uygulanan bir sosyal mühendislik eseridir. (Bugünkü Kürt hareketine rağmen). Uygun görülürse ileride nedenlerini de izah etmeye çalışabilirim.

Ulus oluşumunda kimi zaman ırksal, kimi zaman dinsel, kimi zamanda ekonomik ve ortak coğrafya özellikleri öne çıkmıştır. Ama öncü her zaman burjuvazi olmuştur. Burjuvazi şartlara en uygun özellikleri öne çıkararak hareketi yönlendirmiştir. Örneğin Amerikan ulusunu yaratan nedenlerin başında ortak coğrafya paylaşımı ve ekonomi gelirken, (Tarihi Boston çay partisi hatırlanmalıdır) Alman ulusunu yaratan temel unsur ırk olmuştur.

İsrail, Pakistan gibi son dönem ulusları ise dinsel motiflerin öne çıkarılması ile (sosyal bir mühendislik sonucu) oluşturulmuştur.

Bu genel girişten sonra konumuz olan Kafkas halkları ve uluslaşma sürecine dönersek peşinen şunu söylemek mümkündür; Kafkas halkları tarihsel süreç içinde uluslaşma şansını kaçıran halkların başında gelir. Bunun birçok nedeni bulunmaktadır. En önemlileri Rus savaşları, Rus hegemonyası, sürgün, soykırım gibi Kafkas halklarına reva görülen şiddet sonucu tarihin akışının ertelenmesi, Stalin’in “Sosyal Faşist Uluslar Politikası”, coğrafyada demografik dağınıklık, nüfus azlığı, feodal üretim ilişkileri, feodal kültürün hakimiyeti, din gibi nedenler kolayca sayılabilir.

Görüldüğü üzere Kafkas halklarının ulusallaşamamasının nedenleri oldukça çoktur. Ancak en temel nedeni bence FEODAL ÜRETİM/YÖNETİM ilişkilerine sahip olmalarıdır.

Feodal toplumlar uluslaşamazlar. (Bugün Kürtlerin sorunu da budur. Ulusal burjuvazisi olmayan hiçbir toplum uluslaşamaz.) Daha önce de değindiğim gibi Ulus “burjuvazi”nin alt yapısıdır. Günümüzde bir toplumun ulus olabilmesi için “üretim ilişkilerinde kapitalist”, yönetim biçiminde ise -en insani olanı olarak- “burjuva demokrasisi”ne sahip olması gerekir. (Not:Faşizm de burjuvazinin bir yönetim biçimidir!)

Bunların tespiti, üzerinde uzun uzun kalem oynatmak bir işe yarar mı? Bu sadece konumumuzu belirlemek için gereklidir. Yoksa pratikte bir anlamı yoktur. Çünkü tarih bu şekilde geriye çevrilemez. Peki nasıl çevrilir? Kanaatime göre “sosyal mühendislik”ten başka bir yol yoktur.

Aşağıda sıralayacağım ve “Gelecek” için vazife edinmemizi önerdiğim her faaliyet “Sosyal mühendislik” kapsamında yer alır. Yani tarihin suni olarak düzeltilmesidir.

Günümüzde Çerkes ulusal hareketi doğabilir mi?

Yakın zamanda böyle bir hareketin kendi iç dinamikleri ile doğabilmesinin temel koşulları görülmemektedir. Nüfus azlığı, temel alınacak ana nüfusun “coğrafya” dışında bulunması, günlük dünya koşullarının uygunsuzluğu, ulusal burjuvazinin olmaması vs. gibi birçok olumsuz neden sayılabilir.

Tarihin kaçan trenini yakalamak imkânsız olduğuna göre bu karamsar tablo altında “ne yapılmalı?” diye kendimize soracak olursak; şunları söylemek mümkün olacaktır.

-Öncelikle çok sabırlı olmamız gerekmektedir. Tarihin fırsatları hiç bitmez. Her an hazırlıklı ve nitel sıçramaya hazır bir nicelikte olunmalıdır.Bir kaç nesil dahi sürse kararlılık nesilden nesile aktarılacak şekilde hazır tutulmalıdır.

Bunun için;

-Ulus/özgün kültür bilinci yaratmak,

-Tümümüzü kapsayan Çerkes ismini kabul ederek diğer tüm kimlikleri bunun içine koymak. Küçük olsun benim olsun anlayışından sıyrılarak büyük resme bakmaya çalışmak. Mikro milliyetçilikler ile Böl-Yönet’e parasız askerlik yapmamak.

-Mikro devletçikler yerine federasyon veya konfederasyon sürecinde tek vatanı hedeflemek,

-Tüm Kafkas halkları, boyları ile birlikte yaşama arzusu yaratmak,

-Tüm Kafkas halklarının anlayabileceği ortak dil yaratmak, yaymak. Her kelimeyi ayrım yapmadan sözlüğe koyarak kullanmak. Ki bu bizi zenginleştirir.

-“Babe Boom” anlayışına sempati ile bakmak, baktırmak, propagandasını yapmak. (Bu galiba en zoru çünkü bunu yapmak, kültürümüzdeki en temel değişikliği yapmak demek oluyor. Yani çok çocuk yapmak! Bu kadar az çocuk ve geç evlenme ile işimiz oldukça zor görünüyor. Nüfusun sabit olması için bile en az her ailenin 2,2 çocuğu olması gerekiyor. Pratikte bunun karşılığı 3 çocuk demektir.)

-Anavatanda ulusal burjuvazi yaratmak için tüm diasporayı harekete geçirmek. Kendi ekonomisini yaratacak dalları seçerek anavatandakilerle ortak yatırımlara girişmek. Onları burjuvalaştırmaya çalışmak. (Ekonomik anlamı olmayan hiçbir şey yaşamaz. Bunun için bilimsel araştırmalara destek vererek gerçek yatırım alanlarını tespit edilmesi gerekir.

Ne yazık ki diaspora desteği olmadan bunu sağlamak günümüz koşullarında mümkün değildir. Bu yüzden ortak işletme kurma çalışmaları desteklenmelidir.)

– Özgün, toparlayıcı (Tüm Çerkes halkalarını kucaklayan)Alfabe yaratmak.

(Alfabe seçimi birçok kişiye çok önemli görünmeyebilir. Ancak bence çok önemlidir. Alfabe seçiminde dikkate alınacak kullanım kolaylığı, ifade kolaylığı gibi etkenlerin yanı sıra en önemli etken “sizin ait olmak istediğiniz ana kültür ailesi”nin temel belirleyicisi olmasıdır. Dünyadaki hakim alfabelere bakarak bunu kolayca tespit edebiliriz. Atatürk’ün yaptığı da bu olmuştur. Bugün Azerbaycan’da bunu yapmaya çalışmaktadır.)

Bu temelde benim tercihim Latin alfabesi olmaktadır. Bu şekilde 300 yıllık hegemonya kültüründen ayrışarak, gelecekte de dünyanın tek alfabesi olacağı neredeyse kesin olan Latin alfabesine geçmede sonlara kalmamış olacağız. Ayrıca Latin alfabesi Kiril alfabesinden daha çok yaygın kullanılan, kolay, ayrıca yoğun nüfusumuz açısından da alt yapısı bulunan bir alfabedir. Örneğin nüfusumuz içinde Kiril kullanan maksimum 500 bin kişi varsa, Latin kullanabilen milyonlar bulunmaktadır.

Ayrıca 64-66 ses gibi bir alfabeye de ihtiyacımız olmamalıdır. Seslerde sadeleştirmeye gitmek zaruridir, pratiktir. Dilde mühim olan dilin grameri, matematiğidir. O yüzden Latin alfabesi temel alınırken büyük bir sadeleştirmeye gidilmelidir. Yaşayan dillerin süreç içinde yaptığını bizler mühendislik olarak yapmalıyız. Bu Türkçe’de de yapılmıştır. O yüzden 24 Anayasası’nda ülkenin dili Türkçe/İstanbul Lehçesi olarak tespit edilmiştir. Çocukluğumda karşılaştığım tüm ağız, lehçe, diyalektlere bugün rastlamamamın sebebi budur. Bu politikayı çok başarılı bulmaktayım. (Avrupa’da bu süreç hala sürüyor!)İsrail’de ise birbirlerini hiç anlamayan insanlara İbranice diye bir arkaik dil dayatılmış ve çok da başarılı olmuştur. Zaten İsrail bu şekilde 50 yıllık bir süreçte uluslaşabilmiştir. Bizlerin İsrail’in tecrübelerinden edineceğimiz çok önemli dersler bulunmaktadır. Hatta tek örnek diye alabileceğimiz harekettir. Özellikle “Siyonizim”den çok ders çıkarabiliriz. Bir başka zaman bunu incelemek yararlı olacaktır.

-Ana coğrafya ile gidiş gelişleri çoğaltmak, spor-gezi faaliyetlerini arttırmak.

-Anayurt kimliği edinmeyi cazip kılmak. Çifte vatandaşlık için çaba göstermek.

-Diaspora olarak bulunduğumuz her noktada lobicilik yaparak konuyu sürekli gündeme taşımak, gündemde tutmak.

-Araştırma enstitüleri kurmak. Araştırmaları madden teşvik etmek. Konuyu başka toplumların aydınlarının da gündemine taşımak.

-Birleşmiş Milletler platformuna ulaşabilmek,

-Soykırım müzeleri oluşturmak.

-Soykırım anıtları oluşturmak.

Kısacası yapacak çok iş var.

Saygılarımla

Recep Yurdakul, Mimar

Sayı : 2013 09

Yayınlanma Tarihi: 2013-09-01 00:00:00