“Kafkasya bir masal ülkesi, bırakın öyle kalsın!”

0
292

“Bütün çocukluk ve dahi delikanlılık çağlarımda yaz aylarının vazgeçilmez adresi, orasıdır. Yüz yıllık taş yığma binası da hâlen Osmaniye’nin en diri, en canlı, ama en metruk evidir”

“Edebiyatın her dalında, bilhassa romancılar arasında gönüllü sürgüne giden çok olmuştur” diyen Mahmut Şenol, önce ABD’ye yerleşti, son iki yıldır da Kanada’da yaşıyor.
Romanlarının sadık okuyucusu Okan İşcan’ın gerçekleştirdiği röportajda, “Mahmudiye Üçlemesi” serisinin son kitabını 2014 yılı ortalarında okuyabileceğimiz müjdesini aldık.

-Çerkes Mahmut Paşa kimdir?

-Çerkes Mahmut Paşa, kimi dostlarımın, “Çerkes Âdil Paşa’nın Tahsildarlık Günleri” romanından sonra bana yakıştırdıkları lâkap oldu. Hani bir şeyi kırk kere söylersen olurmuş ya, ben de yavaş yavaş alıştım, hoşuma da gitmedi değil. İnsan pehpehlenmeyi sever! Zaten romanda aktarmış olduğum gibi, Osmanlı’da paşalık çeşit çeşit idi, illa askeriyeden paşa çıkılmaz, rütbe dağıtımıyla sivillere de paşalık verilirdi. Böyle baktığınız zaman, hani Ordu’dan 172. dönem yedeksubay asteğmeni olarak terhis olduğum cihetiyle, bugün en azından binbaşı rütbesinde filan olmalıyım; demek ki paşalık o kadar da zor bir rütbe değil. Ama dedim ya, yakın çevremde ÇMP diye bana seslenirler, güler geçerim; dalga geçmek iyidir, insana iyi gelir…

-Romancı-edebiyatçı ruhuyla gazeteci olmak, gazeteci ruhuyla romancı-edebiyatçı olmak nasıl bir duygu?

-Bana kalırsa, böyle bir ayrım yapmak kimilerini rahatsız eder, “Ne yani, biz sadece gazeteciyiz, yahut biz sadece roman yazıyoruz, edebiyatla uğraşıyoruz, her ikisini bir arada yapmak mı gerekir?” diye sitem alırım. Ancak zaman zaman dile getirdiğim bir şeydir bu, gazetecilik mesleğinden gelmiş olmak romancılığa, edebiyatta hikâye, deneme ve öteki türleri yazmaya bir farklılık getiriyor. Daha ziyade, anlattığınız şeyin bir mevzusu oluyor. Şiirsellikten uzaklaşıyorsunuz o vakit. Gazeteci gözüyle olaya yaklaşıp anlatacağınız şeyde okuru ilgilendiren kısmı alıyor, gerisini fuzulî buluyorsunuz.

Hep söylerim öteden beri, bana “Akhisar’da bir trafik polisi kendisini komünist takibine memur tayin etmiş, kasabanın gençleri peşinde dolaşıyor, oraya buraya burnunu sokuyormuş, haydi git o kasabaya bu polisin hikâyesini araştır ve gazeteye bir haber çıkart” deseler, ne yapmak gerekiyordu ise, işte onu yapıyorum. Elbette edebiyatın dil olanaklarını kullanarak, elbette haber dilinde değil fakat roman dilinde… Bu yönüyle bir ruh karmaşası yaşamak, romanı yazarken elbette heyecan vericidir.

-Roman kahramanımız Nuridin, Capon Çayevi’nin ana karakteri. Çerkes Adil Paşa’nın Tahsildarlık Günleri romanında karşımıza çıkan bir karakter aynı zamanda. Nuridin’i biz o daha önceki romandan da tanıyoruz. Nuridin’in böyle ikide bir ortaya çıkmasının nedeni ne ola ki?

-Mahmudiye Köyü taslağı üzerinden bir kurguyla üçleme dedikleri, kahramanların ve olayların, mekan ve zamanın ortak kümeler hâlinde birbirleriyle kesiştiği 3 roman yazmaya kalkışmıştım. “Üçleme” dedikleri bu nehir roman biçeminde bir kahraman, diyelim ki Nuridin bir yerde görünür, sonra kaybolur… Ama bir başka kitabın içinde tekrar gelir, o arada daha önceki kitabın kahramanlarından da yeni romana teşerrüf edenler bulunur. İşte ÇerkesPaşa romanı ve ardından gelen Capon Çayevi, bu üçleminin iki ayrı hikâyesidir; birbirlerinden bağımsızdır, ayrı ayrı okunurlar… Lakin okur, “A-aa ben Nuridin’i daha önceki romanda tanımıştım” diyecektir. Nuridin, üçlemenin ilkinde zayıf bir karakter olarak sahneye çıktı ve kayboldu. Ben onu ikinci romanda tekrar ele aldım. Şimdi üçüncüsüne zaman ayırdığım bu roman sıralamasında Nuridin yine karşımıza çıkacak, tarih kaydırmasıyla… Ama üçüncü roman Kadıköyü’nde, Moda’da başlayıp Karabiga havalisinde sonlanacak. Hasılı her üç romanı da bir bütün olarak okuduğunuzda, unutulmuş simâları tekrar tekrar görebilecek, bunların farklı olaylara karıştığını okuyacaksınız. Mahmudiye Üçlemesi adıyla tasarladığım bu çalışmada Nuridin’in görevi çay demlemektir; iyi çay yapmaktır. O, onu yapıyor ve bir de kendine ziyan ediyor.

– Capon Çayevi’ni okurken her bir sayfasında, bir elimizde çay olmasını sağlıyorsunuz, sadece bu değil, verdiğiniz ayrıntılardan, betimlemelerden romanı içimizde yaşıyoruz.

-Çay, üritik bir içecektir. Umarım ki roman okurken bir yandan tuvalete taşınmamıştır okurlar! Evet, çay demlemesini, sunmayı, çay ile yatıp semaverle kalkmasını roman boyu okumak böyle bir his veriyor sanırım. Çay, Türk ve Anadolu toplumsal hayatında vaz geçilmez bir içecek; ayran bir, çay iki… Rakıyı da ekledik mi, tam olur! Hayatta hiçbir şeyde başarılı olamamış bir zavallı adamın çay demlemekle kendisini var kılması, var etmesi bence her şeyin ötesinde acıklı bir durumdur. Öyle değil midir?

-Akhisar Düşerken, bir 12 Eylül romanı; Bay Konsolos ise bir devletin hikâye artığı gibi… Bu ikisinde farklı sesler vardı. Bay Konsolos, burnundan kıl aldırmaz bir snop, muhafazakâr aslında ama dünyanın gidişatına da ayak uyduruyordu. Akhisar Düşerken’de trafik polisi ve çevresindeki devlet memurları kendiliğinden bir derin devlet sorumlusu olmuşlardı. Farklı dünyalara yolculuk ediyoruz, her iki romanda, ne dersiniz, öyle mi?

-Akhisar Düşerken romanında solcu gençleri kıskaca alıp tek tek avlamak, yakalayıp suçlamak üzere trafikçi polisin, üstüne vazife olmayan bir şeye kalkıştığını biliyoruz. Böylece kendisini derin devlet diye sonradan adlandırılan, devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de birdir, sözüne uygun karakterler ortada dolaşmaya başlamıştır.

Bay Konsolos’un bunlarla bir ilgisi yok, o sadece ortadan kalkmış bir devletin, herkesin gözünden uzak bir kasabada konsolosluğunu yapmaya devam etmesiyle Quixotic-Don Kişotvâri bir olayın kahramanı olarak ortaya çıkıyor. Her ikisi de bağlı bulundukları devleti koruyor diye bir ortak nokta aranırsa, evet öyledir. Devlet aslına bakarsanız zaten korunaksızdır, onu koruyacak roman kahramanları olmazsa olmaz!

-Mekândan ve zamandan soyutlanmak sizin romanlarınızın kaynağı olarak görmek mümkün müdür?

-Doğrusu, galiba tüm romanların anlatımı bir ölçüde mek â n-za ma n bi rl iğ i n i bozan şeylerdir. Farklı zamanlarda yaşanmış şeyleri mekân kaydırmasıyla iyice içinden çıkılmaz duruma sokabilirsiniz, bir roman yazarak. Bunu herkes hazmedemez, bazen eleştiri de alırsınız. Mesela, Gün Zileli tarafından yazılmış bir eleştiriyi hatırlıyorum, Akhisar Düşerken romanı üzerine… Önce romanın akıcılığını, dilini, şusunu busunu övüyor, ardından diyordu ki “Romancının Başbakan’ın ağzından aktardığı falanca cümle o tarihte söylenmemişti, şu tarihte söylenmişti!” Bunu yakalamış olması roman eleştirisi gibi gelmedi bana o vakit, sadece Resmî Gazete’de düzeltme ilanlarına benziyordu. Süleyman Demirel’in sokaklar yürümekle aşınmaz lafı, velev ki 1978’de, yahut -şimdi uyduruyorum- 1979 Aralık ayının çıkmaz Çarşambasında söylenmiş olsun, roman adına değişen bir şey olamazdı. Bu anlamıyla mekân-zaman ilişkisini romanlarımda bozarım, eseri belgeselleştirmek istemediğim için…

-Il Postino sevdiğinizi bildiğimiz filmlerden… Siz, bir gazeteci ve edebiyatçı olarak çok mektup alıyor musunuz?

-Postacı filmini birçok kez, her defasında farklı duygulanımlarla izledim; evet severim. Bugün artık mektup yazan kalmadığı için, ki ben hâlen kimi özel dostlarıma mektup yazmayı ihmal etmiyor ve en azından senede bir iki kez olsun mektup gönderiyorum, işte bu yüzden mektup almıyor, ama sık sık internet-bilgisunar üzerinden e-posta alıyorum. Bunlardan bir tanesini hiç unutmayacağım: İsmet Paşa ve Erdal İnönü üzerine bir yazım çıkmıştı, Cumhuriyet gazetesinde bundan yedi, sekiz sene evvel… Yazıdan sonra İnönü ailesi adına Metin Toker’in, sonradan CHP milletvekili olan kızı Gülsüm Hanım’dan bir teşekkür mektubu, e-posta olarak geldi. Çok duygulanmıştım; böyle şeyler de oluyor. Bazen de kimileri, tıpkı Gün Zileli Bey gibi, “O yazdığınız benim amcamın oğluna benziyor, yoksa bize bir laf mı söylemek istediniz?” diye kafa tutuyor ve hiç tanımadığım bu insanlar, tepki gösteriyordu.

-Uzun zamandır Türkiye dışında yaşıyorsunuz. Doğduğunuz topraklardan uzak kalmayı nasıl değerlendirirsiniz?

-Zor bir şeydir, hem ülke dışında yaşayıp hem de kendi dilinde ve kendi kültürüne dair şeyler üretebilmek; bir kere böyle bir sancılı yanı var. Ama bir başka dilde-kültürde yaşamak, kendi ana dilini de galiba bir ölçüde gözden geçirmeye yarıyor; bu da iyi yanı… İnsan doğduğu yerde değil, doyduğu yerde misali benim de kısmetimde bu varmış ve kaşığımda bu çıktı.

1998’den bu yana önce ABD, son iki senedir de Kanada’da ikâmet ediyorum. Saatli Maarif Takvimini okusanız bile elde edeceğiniz çok şey vardır, diye bir yararcı düşünceyle duruma bakarak diyorum ki yurt-dışında yaşamak zorunda kalıp buradan farklı çıkarımlar yapabilir bir insan… Ayrıca edebiyatın her dalında, bilhassa romancılar arasında gönüllü sürgüne giden çok olmuştur. Onlardan birisi, şimdi aklıma geliverdi: Witold Gombrowicz! Aslen Polonyalı, ama Arjantin’de hayatını tamamlıyor, romanlarını da orada yazmış; neden olmasın?

-Öncelikle İstanbul, peşinden Moda denilince size ne hatırlatıyor?

-Dalkavuk Hanım adlı, deminden beri sorduğunuz Mahmudiye Üçlemesi’nin son kitabında Moda’dan bahsediyorum. Moda’da başlayıp Mahmudiye’de sonlanıyor. Moda’nın bana ne hatırlattığını, lütfederseniz, orada okuyunuz. O kadar çok şey anımsatıyor ki, hani şarkısı gibi, “Nerden başlasam, nasıl anlatsam….” Çocukluğum orada geçti, kaldırım taşlarını tek tek sayarım size… Daha ne olsun!

-Babil Sahaf, İstanbul’da, Moda’da sizin için özel yerlerden biri galiba?

-Babil Sahaf ve kurucusu Lütfü Bayer beyefendiyle yıllar evvel tanıştık, gelip gittikçe İstanbul’a, Kadıköyü’ndeki evime, ikinci adres dedikleri yer oldu bana… Lütfü Bey, ikramı seven, işini iyi yapan bir esnaf! Gidiniz, eski bir dostu ağırlar gibi sizi karşılar, Nuridin’in çayı gibi güzel çay demler, olmadı karşı çay ocağından seslenir. Siz bu arada bulamadığınız nice kitabı orada görürsünüz. Daha ne olsun!

-Biraz önce İstanbul’u sordum… Köyünüz ve Kafkasya denilince hissettikleriniz nedir?

-Kafkasya, bana, Eflatun Cem Güney’in sağ memesini sol omuzuna atmış, sol memeyi sağa devirmiş dev analarının yaşadığı Kaf Dağından başkası gibi gelmiyor. Orası bir masal ülkesi, bırakın öyle kalsın! Bugünden sonraya Kafkasya diye tutturup tekere çomak sokanlar olunca hepsinden uzak duruyorum. Hâm hayaller… Ama anne tarafımdan köyüm Biga’nın Osmaniye’si söz konusu olunca laf kondurmam vallahi… Bütün çocukluk ve dahi delikanlılık çağlarımda yaz aylarının vaz geçilmez adresi, orasıdır. Yüz yıllık taş yığma binası da hâlen Osmaniye’nin en diri, en canlı, ama en metruk evidir. Bir dolu kuzen, yeğen ve akraba arasında evi ziyan ettik gitti…

-Bir de tiyatro eseriniz var! Kimse oynamak istemedi mi? “Altıncı Hasta” başlıklı eserin sahne bulamaması ne acıdır sizin için, öyle mi?

-“Yaraya tuz bastın”, dedikleri işte bu! Büyük hevesle yazdım, yayınlayacak yayınevi çıkmadı, zira tiyatro eserlerini kimse okumuyordu. Sen para ver, biz basalım dediler. Küstahlığa tahammülüm yok, ben de tuttum bilgisunar-internet üzerinden e-book, elektronik-kitap olarak yayıma çıkardım. Dileyen oradan alıp okuyabilir. Sanıyorum yayıma çıkaran Kobobooks firması 1 Dolar ücret rica ediyor, bana bir şey yok! Türkiye’deki belediye tiyatroları dahil olmak üzere amatörler dahil herkese, buyrun oynayın, diye teklifte bulunuyorum. Bu arada Altıncı Hasta’yı Kanada’da bir özel tiyatro sahnelemek istedi, ancak çeviri sıkıntılarımız oldu, hâlen bununla didişiyorum. Tıpkı Bay Konsolos romanının filme çekilme aşamasında türlü nedenlerle duraksaması gibi… Talihsizlik midir, nedir?

-Mahmudiye üçlemesi ne zaman tamamlanacak ve Nuridin’i yeniden üçüncü romanda görebilecek miyiz?

-2014 yılı ortasında bitirmeyi umut ediyorum. Dalkavuk Hanım başlıklı bir dramatik hikâyeyle son bulacak. Nuridin olmadan hiç olmaz! Çayını demliyor, merak etmeyin…


Mahmut ŞENOL 

1958’de İstanbul’da doğdu. Üniversitede iktisat eğitimi aldığı sırada gazetecilikle tanıştı. İstanbul SBF’den siyaset bilimi mastır derecesi aldı. 1976’da muhabir olarak çalışmaya başladığı Cumhuriyet gazetesinde sekiz yılını geçirdi. 1984’te askerlik görevi için gazeteden ayrıldı, dönüşünde bir yıl süreyle Son Havadis gazetesinde görev yaptı. 1986’da Babıali’ye geçici olarak ara verdi. Medyaya televizyon aracılığıyla döndüğü 1993 yılına kadar ticaretle uğraştı.

1998’de ABD’ye ailece göç eden yazar, orada konuk öğrenci olarak Purdue Üniversitesi’nde siyaset ve felsefesi doktora derslerine katıldı. Indiana Eyaleti’ne yerleşen yazar, CBS TV’nin yerel haber kanalında çalıştı. ABD’den Cumhuriyet, Gazete Kent, Birgün gazetelerine, Bodrum Magazin dergisine haftalık yazılar, Arkitera mimarlık web-sayfasına yazı ve röportajlar göndererek gazetecilik bağını sürdüren Şenol, Londra kaynaklı internet yayını yapan Açık Gazete’nin de Amerika temsilciliğini üstlenmiştir. Roman Kahramanları, Sabit Fikir dergisi gibi edebiyat ağırlıklı yayım organlarındaki yazılarını sürdürmektedir.

Mahmut Şenol 2007 yılı yaz başında doğup büyüdüğü kente geri döndü. Son iki yıldır Kanada’da yaşıyor.

Türkiye Yazarlar Sendikası’nın yanı sıra Uluslararası Pen Yazarlar Derneği, Dil Derneği, Edebiyatçılar Derneği ve Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin de üyesidir.

  Kitapları:

Bay Konsolos-2005
Phaselis Adağı-2005
Çerkes Adil Paşa’nın Tahsildarlık Günleri Aralık 2007
Keşfini Bekleyen İnsan-Kasım 2010
Kayısı Topuklu Kadınlar-Nisan 2011
Akhisar Düşerken Eylül 2011,
Capon Çayevi Aralık 2012
Altıncı Hasta Mart 2013

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz