Ne Yapmalı?

0
33

Adnan Özveri

-Bir rüyan olsun koca Çerkes*

Bir rüyan olsun

Rüyan olmazsa ziyan olursun-

Bugün yeni bir çağın eşiğindeyiz. Yepyeni bir dünya kuruluyor. Bu sancılar, savaşlar, dünyanın gettolarını vuran ayaklanmalar onun göstergesi. Bu kargaşadan metropol ülkeler de muaf değil. Bir süre önce yaşadıkları krizleri yeniden ve daha sık yaşamaları kaçınılmaz. Gerçek olan şu ki, bilginin doğrudan bir üretim aracı olarak devreye girmesiyle teknolojideki akıl almaz gelişmeler dünyayı hızla değiştirdi. Önce Sovyetler çöktü, ardından dünyanın tek hâkimi olduğu sanılan kapitalist sistem ve onun patronu ABD büyük krize girdi. Bilginin doğrudan üretime girmesi yeni üretim biçimlerini dayatırken dev tekeller, global şirketler birer birer çöküyor. Ortaya çıkmaya başlayan bu değişikliklerin de hukuku ve siyasası ile kendine uygun yeni üst yapıları da beraberinde getirmesi kaçınılmaz. Artık yönetenler eskisi gibi yönetemiyor, yönetilenler de eskisi gibi yönetilmek istemiyor. Yani, dünya bir yandan ekonomik ve kültürel olarak küreselleşirken, siyasi ve etnik olarak da dağılıyor; ulus devletler zayıflıyor. Kültürel olarak tek tipleşen bir dünyanın, etnik olarak dağılması bir çelişki gibi gözükse de aslında değil. Çünkü eskisi çözülmeden yeni bir sentez, yeni bir oluşum imkânsız. Bu yeni oluşumun nasıl bir şey olacağı, geleceğin nasıl şekilleneceği sorusuna gelince: Görünen o ki, küçülen dünya kültürel olarak da tek tipleşmesini hızlanarak sürdürecek. Eski, güçlü, bağımsız devletlerin yerini, zayıf merkezi otoriteli federal ya da özerk yönetimler alacak. Yerinde yönetim olgusu çok daha güçlenecek. Karşılıklı bağımlılık ilişkileri daha da artacak. Peki, böylesi bir dünyada etnik grupların, etnisitelerin yeri ne olacak? Bence, böylesi bir dünyada etnik grupların ve küçük halkların şansı eskiye oranla daha fazla olacak. Ancak bugünden yarını iyi okumak, güçlü hayalleri ve gerçekleşebilir rüyaları olmak koşuluyla. Yani imkansız ütopyalar peşinde koşanlar değil, daha gerçekleştirilebilir hayali olanlar kazanacak. Tıpkı bağımsız bir Kürdistan değil de özerk bir devlet yapısı isteyen Kürt halkı ya da eskisinden daha akılcı çözümler öneren Bask hareketi gibi.

Hayaller toplumsal ilerlemenin motorudur. Toplumları ileriye taşıyan, ortak hayalleri ve düşleridir. Amerikan insan hakları savunucusu meşhur siyahi lider Martin Luther King’in “Benim bir rüyam var…” diye başlayan ünlü konuşmasını birçoklarımız biliyordur. Martin Luther hayalinin gerçekleştiğini göremeden bir suikasta kurban gitti ama düşüncelerinin toplumda yarattığı etki sayesinde beyaz Amerikalıların da yıllar sonra siyahi bir başkanı oldu.

“Dönüşçülük ve Dönüş Hareketi” de Çerkes aydınlarının 1970’lerdeki en önemli rüyasıydı. O rüya ve o rüyanın savunucuları, hareketi bu noktaya taşıdı. Bugün aktif olarak Çerkes hareketi içerisinde yer alanların büyük çoğunluğu, o dönemde yetişen kadrolardır. Bugün aynı görüşü taşımıyor, aynı rüyayı görmüyor olabilirler ama o rüya, dernekleri ve Çerkes hareketini o günden bu yana diri tutmuştur. Çerkes aydınlarının gençlik tarafından da paylaşılan böyle bir düşü olmasaydı, bugünkü kadrolar ortaya çıkabilir miydi acaba? Aslında “Geri Dönüş Rüyası” o zaman da toplumun bir kısmı tarafından gerçekçi bulunmuyordu. Ama karşılarına daha güçlü bir rüya çıkmayınca toparlayıcı oldu. Zaten, bir rüyanın ya da ülkünün mutlaka yüzde yüz gerçekleşebilir argümanlardan oluşması diye bir şey yoktur. Ama her rüya ya da hayalin toplumlara kattığı artı değerler olmalıdır. Gerçekleştirmeyi ya da varmayı düşündüğü bir hayali, bir rüyası, ülküsü olmayan toplumlar ölü ve ruhsuz toplumlardır.

Çerkes toplumunun artık daha büyük rüyalara ve daha toparlayıcı hayallere ihtiyacı var. Hayallerimiz, rüyalarımız da değişen koşullara göre değişmeli, yeni döneme uygun söylemler geliştirmeliyiz. Eskinin aklıyla bugünü anlayamadığımız gibi, yarını hiç kuramayız. Bugün için artık yeni şeyler söylemek zorundayız. Mevlana’nın dediği gibi “Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım…”

Peki, nedir bu yeni şeyler?

-Çerkesler tarihin kaydettiği son şövalyelerdir –

Bir gelecek rüyası oluşturmak, geleceğe yönelik planlar yapmak için geçmişi iyi analiz etmek ve doğru değerlendirmek gerekir. Geçmişi, olmasını istediğimiz gibi değil olduğu gibi görmeliyiz. 150 yıl önce Çerkes halkının kırımıyla sonuçlanan Kafkas-Rus savaşlarından çok önce Çarlık rejiminin ne istediği ve neyi amaçladığı zamanın devletlerince çok iyi biliniyordu. Çarlık, karlı Rus steplerinde donmamak için sıcak denizlere açılmak istiyordu. Zaman geçti, çarlar değişti. Çarlığın politikası, emelleri hiç değişmedi. Çünkü onun bir devlet aklı, o aklın oluşturduğu zamanın en güçlü savaş makinesi; bu makinenin arkasında ışıltılı şehirlerinde ekonomisi, ticareti, sanatı, edebiyatı, müziği ve köylerinde yoksul mujiği ile kalabalık bir Rus halkı vardı. Çerkeslerde de yeşil çayırlar, çarlığın rüyası sıcak denizlere açılan değerli koridorlar, birbirinin boğazına sarılmaya hazır ihtiraslı kabile şefleri ve şeflerin arkasında da zengin toprakların yoksul bekçisi Çerkes halkı.

Çarlık Rusyası bazen aristokratları satın alarak, bazen korkutarak, çoğunlukla da köyleri yakıp halkı katlederek, yüz yıllık bir uğraş sonunda, Kafkasya’da birliği sağlayıp devlet kurmaya en yakın ülke Kabardey’i dize getirdi. Diğer kabile şefleri uzun bir süre Çerkes topraklarının en doğusundaki Kabardey’in bir kale gibi Çarlıkla dişe diş mücadelesini seyrettiler. Ufak tefek, destekler dışında baktılar ve sadece seyrettiler. Çünkü düşman buraya uzaktı. Çünkü kendi gelecekleri için güçlü Kabardey’in ezilmesi de fena olmazdı. Gün gelip de savaş makinesi kendi kapılarına dayandığında önce her kabile kendini savunmaya çalıştı. En son birlik olmaya karar verdiklerinde zaten birleşecek kimse de kalmamıştı.

“Savaşmasını bilmeyenler barışmasını da bilmezler” derler. Ne zaman savaşacağımızı bilmediğimiz gibi ne zaman duracağımızı da bilemedik. Sadece yenilmedik, ezildik ve sürüldük. Bizden çok daha az nüfusa sahip olan Gürcistan, Azerbaycan ayakta kaldı. Onların devlet politikası ve ortak aklı vardı. Abhazya’nın da devlet geleneği vardı. Ama hem Abazinlerin hem Ubıhların baskısı, daha sonra kendi aristokratlarının oyunu Abhazya’ya kaçınılmaz sonu getirdi.

Kendi gücünün sınırlarını bilmek ve karşındaki rakibini tanımak başarının ilk şartıdır. Tek tek savaşçıların elbette bunları bilmesi gerekmez. Ama liderliğin bilmesi zorunludur. Girdiğin suyun derinliğini bilmezsen karşıya geçmen şansa kalmıştır.

Şimdiye değin bize dair bütün yazılarda atalarımızın ne kadar cesur ve kahraman olduklarını okuduk. Peki başka? Bunların hepsinin doğru olduğunu kabul etsek bile (ki büyük ölçüde öyledir), şöyle bir düşünelim: Kahramanlık sadece bir halka ait özellik midir? Hangi millet kahraman değildi ki… Kalkık burunlu kayıkları ile denizleri aşarak Bizans’ı işgal eden maceracı Vikingler daha az mı kahramandı? Ya Asya’nın bozkırlarından kopup bir kasırga gibi Avrupa’nın üstüne çöken Moğollar? Ya da dünya imparatorluğu kuran küçücük Makedonyalı Büyük İskender? Türkler geliyor korkusu ile bir zamanlar Avrupa’nın kâbusu olan Osmanlılar… Frenkler, Germenler, Normanlar ve daha niceleri…

Bugün insanlık tarihi yazıldığında esamemiz okunmuyorsa, uygarlık tarihinde deve karnında bir mimsek durup düşünmemiz gerekmiyor mu? Artık tarihin bizi başka yeteneklerimizle tanımasının zamanı gelmedi mi? Girişimcilik, yaratıcılık, kültür, edebiyat, resim, müzik ve her türlü sanatsal varoluş gibi.

Evet, tekrar edelim: Atalarımız kahraman ve cesurdular. Aslanlar gibi savaştılar. Ama unutmayalım. Artık aslanların soyu tükeniyor ve tarihi aslanlar değil, aslan avcıları yazıyor. Dünya değişiyor. Üstü ısınsa da yüreği soğuyor. En son şövalyenin ölümüyle kahramanlar çağı artık geride kaldı. Ve hüzünlü bir gerçek de şu ki: biz tarihin kaydettiği son şövalyelerdik. Bence öyle kalmasında da fayda var. Kafkasya ve Çerkesler söz konusu olduğunda şu sözün doğruluğuna yürekten inanıyorum: “Harp bitti muharip kalmadığından.”

Çerkes sorunu sadece bir “devlet ya da ulus oluşturma” sorunu değildir

Çok parçalı olan Çerkes sorunu, sadece Rusya ve Çerkesler arasındaki bir sorun değildir. Öncelikli onların olmakla beraber aynı zamanda uluslararası bir sorundur. Hem bir tarafında uluslararası bir güç Rusya olduğu hem de Çerkesler Diasporada çeşitli ülkelere dağıldığı için bu böyledir. Zaten küresel dünyada uluslararası güçlerin karışmadıkları hiçbir sorun yoktur. Hele Kafkasya gibi son zamanlarda uluslararası güçlerin kozlarını paylaşmaya çalıştığı bir coğrafyada, Çerkes sorununun, ana mecrasından uzaklaştırılıp emperyal güçlerin bilek güreşine dönüştürülme olasılığı yüksektir. Öte yandan Çerkes sorunu halklar arası ve etnisiteler arası bir sorundur da. Tarihi Çerkes topraklarının üzerinde yaşayan halklara baktığımızda bunu hemen görürüz. Kabardey-Balkar ya da Karaçay- Çerkes’deki sorun, Balkar ya da Karaçaylardan, diğer bölgelerde ise Kazaklardan, hatta Ermenilerden ayrı düşünülemez. Hem nüfus olarak bu böyledir hem de o halkların arkasındaki güçler olarak. Diasporada, bulunduğumuz yerde onların olmaması, onların hiç olmadığı anlamına gelmez. Sorunun olduğu yerde bizatihi onlar da vardır. (devam edecek)

*Sevgili Ahmet Telli’nin “ Kabartay” şiirinden etkilenilmiştir. Ahmet Telli’ye sevgi ve saygıyla. **Bu konuya ileride değinilecektir. ***Steve Fenton – Etnisite, Irkçılık, Sınıf ve Kültür.

Sayı :

Yayınlanma Tarihi: 2014-05-10 00:00:00