Güneşten Kan Damlıyor

0
271

Havada “ağlatan kafe”nin ezgisi; ağır yükleri altında çatırdayarak hareketlenen gemi ve takalar birer ikişer Karadeniz’in kara sularına açılırken, Kafkas sıradağlarından binlerce Çerkes, mezarlarından üçer beşer, doğruldu. Büyük bir ormanı andıran ölüler; dimdik oturdukları Şağdi ve Huarelerinin (Çerkes atları) sırtında, dağların eteklerine doğru akmaya başladılar. Vatanlarından sürülmek üzere sahile götürülürken yollarda hayatını kaybeden ve defin imkânından mahrum talihsizler de derme çatma silahlarıyla onlara katıldı. Hep birlikte eteklerdeki ormanları geçip kıyıya vardılar. Gemilerle vatanlarını terke mecbur edilen gözü yaşlı perişan kardeşlerinin aksine, dimdiktiler. Her bir yiğit, Çerkeskalarını ve siyah uzun deri çizmelerini giyerek Şharxonlarını (başlık) başlarına geçirip, yamçıları sırtlarında, yas töreni birliklerini andıran bir ihtişamla kıyıya dizildiler ve sürgüne giden soydaşları dönene kadar orada beklemeye koyuldular.

Çerkes halkları Osmanlı topraklarına gönderilmek üzere yayan, at arabaları ve atlarla ayrı kollardan akın akın limanlara sürülüyordu ve dört çocuk babası Saramirza’nın çocuklarından en büyüğü olan Zazine evli ve iki çocukluydu. Sohum’da yaşıyordu. Savaşta efsanevi bir kahraman konumuna gelen Tanbora ve onun küçüğü Yeldar birlikte cephedeydiler. Hiçbirinden uzun süredir haber alamayan Saramirza ise küçük oğlu Varşuk’la Soçi Limanına ulaştığında bitap haldeydi.

Ben Varşuk:

On yaşındayım, korku içindeyim, Soçi limanında bir çamur deryası içinde beklemekteyiz. Şu anda kıyıya yanaşan gemiyle birlikte ortalık birden hareketlendi. Bizi süngüleriyle zorla gemiye bindiren Rus askerlerinden beni korumaya çalışan komşumuz yaşlı Taguna üzerime bütün gövdesiyle öyle bir abanmış ki nefes alamıyorum. İnsanlar düşe kalka çamura bulanmış üst başlarıyla alel acele gemiye tıkıştırılıyor. Bu gemide hasta babam Saramırza’yla birlikteyim. Annemi geçen yıl kaybettim. Ağabeyim Tanbora ve Yeldar savaştıkları için neredeler bilmiyorum. Ablam Zazine kocasının ailesiyle birlikte Sohum’da yaşıyordu. Kuzenlerim amcalarım dayılarım nerede bilmiyorum.

Gemi çatırdayarak hareketlendiğinde herkes kıyıya doğru dönmüş sessiz gözyaşlarıyla son bir defa, zorla koparıldıkları ana vatanına bakıyordu. Babam kalkmak istedi, yanımızdakiler yardım ettiler. Onu ilk kez bu kadar çaresiz görüyordum. Gözyaşlarını saklamıyor açık seçik ağlıyordu. Elini tuttum, sessizce ellerimi avuçları arasına alırken gözlerini kıyıdan hiç ayırmadı.

Ben: “Korkma baba! Nereye gidersek gidelim savaşı kazandıklarında Tanbora ağabeyim gelip bizi bulacak, tekrar buraya döneceğiz” dedim içimden. Babama korkma demek geleneklerimize göre ayıp kaçar diye sesli söyleyemedim ama buna bütün kalbimle inanıyorum. Tanbora’nın ne kadar iyi ata bindiğini ne kadar iyi savaştığını neredeyse bütün köyün bu savaşı Tanbora Ağabeyim gibilerin kazanacağına olan inancının tükenme noktasına geldiği şu günlerde bile benim ağabeyime olan inancım sürüyor. Gün geçmiyordu ki köye onun yaptığı kahramanlıklarla ilgili bir haber gelmesin. Rus askerleri bizi alana toplayıp köyümüzü ateşe verdiğinde bile Tanbora’nın her an gösterilerde yaptığı gibi atının sağından soluna, solundan sağına atlayarak çıkıp geleceğini onun rüzgâr gibi hızına kimsenin yetişemeyeceğini bütün Rus askerlerini bir çırpıda yerle bir edeceğini düşünüyordum.

Annem belki Kaf Dağının tepesinden bana bakıyordur, beni görüyordur umuduyla ona el sallıyorum: “Bekle bizi anne, Tanbora ağabeyim savaşı kazandığında geri döneceğiz” diye seslendim. Babam hafif bir tebessümle, diğer insanlar dolu gözlerle bana baktı. Onlara dönüp: “göreceksiniz” dedim inançla.

Türlü nedenlerle kalkamayanlar hariç, hepimiz topraklarımız gözden yitene kadar ayakta durduk. Büyüdüğümde bütün bunları neden yaşadığımızı daha iyi kavrayacaktım. Karadeniz’in üzerine salınan bu külüstür teknelerle meçhule giden yüz binlerce insanın büyük bölümünün gemilerdeki sağlıksız koşullardan öldüğünü, bazı gemilerin karaya ulaşamadan battığını, halkımın vatanından sürülerek nasıl telef edildiğini kavrayacaktım ve annemin bütün bunları görmeden kendi toprağında gömüldüğü için babamdan şanslı olduğunu düşünecektim. Elbette Tanbora ağabeyimin tek başına vatanımızı kurtaramayacağını kavramam da çok uzun sürmeyecekti.

Ceketimi babamın başının altına yastık ettim. Gözümü ondan bir saniye bile ayırmıyorum. Annem öleli babamın da öleceğinden korkuyorum.

Durup durup babama: “Sen ölmeyeceksin değil mi?” diye soruyorum. Babam gülümsemeye çalışıyor.

Komşumuz Taguna’ya herkes Taguna Nan (Taguna Ana) diyor, ben de öyle, onda annemin kokusu var. Babamın başının altına koyduğum ceketimi çıkarıp akşam serinliğinde üşümeyeyim diye geri bana giydirdi. Nereden buldu bilmem babamın hem başının altına hem de üzerine bir şeyler ayarlayıp onun rahatını sağladı.

Bir gün yanıma oturup: “Varşuk sen çok akıllı bir çocuksun, kendinden çok babanı düşündüğünü biliyorum ama payına düşen ğomulaları (yolculuk azığı) babana yedirmeye çalışma bu onu üzüyor. Senin büyümen güçlenmen lazım, babanın hakkını kendisine yediriyoruz zaten.”

“Taguna Nan babam ölecek mi?”

Taguna Nan biraz duraladıktan sonra beni kendine çekip sarıldı: “Varşuk annen de öldü ama inan bana şu anda senin yanında seni duyuyor. İnsanların ölmesi seni üzmesin. Zamanı geldiğinde, sen de bende öleceğiz. Baban hasta ama Allah ona daha fazla ömür biçtiyse yaşar, biçmediyse annenle babanın bu dünyadaki gözü kulağı, varlığı sen olacaksın onlar senin içinde, sen ölene kadar yaşıyor olacaklar. Ölümden korkma yavrum.”

Bu korkum çok sürmedi. Gemide o kadar çok ölüm gördük ki hepimiz kanıksadık. Babamın son nefesini verirken gözlerimin içine nasıl baktığını ve “seni, nereye, nasıl bir yaşama bırakıp gidiyorum Varşuk’um” dediğini görebiliyordum. Bu gemide ölenler, yaşayanlar için endişelenerek geçip gidiyorlardı. Babamın donmuş gözlerinden son gözyaşını akıttığını görmek beni yine de darmadağın etti. Taguna Nan babamın naşı hazırlanırken beni oradan uzaklaştırmak istedi ancak ona sessizce direndim. Oda daha fazla zorlamadı. Babamın naşı önünde, bende Tanbora ağabeyim gibi yiğit bir savaşçı olacağıma ve bir gün ülkeme döneceğime yemin ettim. Ölüleri yatırıp denize vermek için kullanılan salacak tahtasının (teneşir yerine kullanılan) üzerine babamı yatırdıklarında yanına çöküp onun yüzünü okşadım, bir mermer gibi soğuktu ürperdim. Saçlarına dokundum iyiydi. Onlar, yüzünden daha aitti babama. Onu kaldırdılar, ona en çok ait hissettiğim saçlarına bakıyorum. Salacağı eğdiler, babam aşağı doğru kaymaya başladı, saçları dalgalandı babam boşluktaydı. “Hayır!” diye haykırdım, “Atmayın onu.” Babamın gövdesinin denize değdiği ve dünyada kendimi yapayalnız hissettiğim anda Taguna Nan beni sımsıkı kucaklamıştı:

“Sen ölme nan diye haykırdım, sakın sen ölme.”

SÜRGÜN GEMİSİ İSTANBUL’DA

Bu uzun ölüm yolculuğundan sonra gemi İstanbul Limanına yanaştığında, yolcuların neredeyse üçte biri ölmüş Karadeniz’e defnedilmişti. Kalanların birçoğu salgın hastalıkların pençesindeydi. Gemide açlık susuzluk ve pislik had safhadaydı. İnsanlar çatırdayan bir mezarın içinde gelecek bir yetkili beklerken, ölümler sürüp gidiyordu. Sonunda Taguna Nan yanına daha dinç görünen iki genç kızı da alıp gemiden indi. Bir şekilde birilerinden yardım istemezse gemideki onca insan telef olacaktı. Çekine çekine kıyıya çıktılar. İstanbullular bu ilginç kıyafetli kadınlara garip meraklı bakışlar fırlatarak geçip gidiyorlardı. Kadınlarsa biçare etraftaki insanlara ürkek ürkek bakıyor ancak kimseyi yolundan çevirme cesareti gösteremiyorlardı. Nereye gittiklerini bilmeden daldıkları İstanbul sokaklarında bitkin gövdelerini sürüyerek dolaşıyorlardı. Dilini bile bilmedikleri bu insanlara dertlerini hiçbir zaman anlatamayacaklarını düşünüyorlardı ki Çerkesce bir cümle duydular, şaşkınlıkla baktılar. Elli yaşlarında bir adam: “Pardon, siz Çerkes misiniz?” diye tekrar sordu.

Kadınlar ağlayarak adamın boynuna sarıldılar. Kılık kıyafetinden varsıl olduğu belli olan bu adam; 1828 de Anapa’nın Rusların eline geçmesi üzerine Osmanlıya göç eden Adigelerdendi (Çerkes). Reşit Bey İstanbul’a gelen bütün Çerkeslere kol kanat germiş, yardımseverliğiyle hem Türkler hem de Çerkeslerin sevgisini kazanmıştı. Sürgüne gönderilen yolcu gemilerini yakından takip ederdi.

Onunla birlikte gemiye döndüklerinde Reşit Bey, bu mezbahayı andıran yerde nefes almanın dahi olanaksızlığını görüp: “Bekleyin ben hemen yardım getirip geliyorum,” dedi. Bir süre sonra büyük bir kalabalıkla gemiye döndü. İnsanlar gelen at arabalarıyla İstanbul’un çeşitli semtlerindeki konaklara, kimi zengin kimi yoksul evlere taşındı. Kısa sürede yetkili makamları da harekete geçiren Reşit Bey cenazelerin defin işlemlerini de tamamlattırdı.

Yolculuğun son günlerini birçok kişi gibi yarı baygın bir şekilde geçiren Varşuk, kulağında at nallarının sesi ağabeyi Tanbora’nın terkisinde Kafkas Dağlarının eteklerinden köylerine doğru dörtnala geliyordu. Annesiyle babası evlerinin önünde onları bekliyorlardı. Varşuk henüz koşmakta olan atın üzerinden kendini atıp onlara doğru koşuyordu ancak onlar evleriyle birlikte hızla uzaklaşıyorlardı. Varşuk bağırıyor, yalvarıyordu: “Beni bırakma nan, baba beni bırakmayın!” Varşuk gözyaşları içinde Tanbora’ya dönüyor ancak Tanbora atının üzerinde hızla uzaklaşırken sesi yankılanıyordu: “Gelip seni alacağım Varşuk bekle beni!”

Taguna, at arabasının içinde dizinde yatan Varşuk’un ateşler içinde sayıklamasına üzülüyor: “Bir an önce bir hekim görmeli.” diyordu telaşla.

Varşuk günler sonra gözünü açtığında, yüksek tavanı tahta oymalarla süslenmiş bir odadaydı. Duvarın biri boydan boya ahşap bir dolapla kaplıydı. Yeşilin ağırlıklı olduğu, çiçekli kocaman kadife koltuklar kenarlara itilmiş, ortada açılan boşluklara yataklar serilmiş, her bir yatakta ikişer kişi yatıyordu. Elinde bir tepsiyle içeri giren genç kız, sevinçle dışarı seslendi. Genç kız da gelenler de Çerkesçe konuşuyorlardı: “Varşuk uyandı, varşuk uyandı!” koşarak yanına gelip: “Hoş geldin tatlım, bizi çok korkuttun” derken onun alnında gezdirdiği eliyle yüzünü okşayıp: “Şükürler olsun ateşin de düşmüş” dedi.

Bu arada içeri giren Reşit Bey: “Maşallah misafirlerimizden biri daha kendine geldi” dedi.

Varşuk: “Taguna Nan?” diye sordu.

Reşit Bey: “Senin iyileştiğini görünce o da çok sevinecek” diyerek, Varşuk’u kaldırdı, çocuğun başı dönüyordu. Reşit bey: “İstersen biraz daha dinlen oğul,” dedi.

“Taguna Nan nerede, neden yanımda değil?”

“Yaşlı kadın çok yorulmuş, çok üzülmüş, geleli bir lokma yemedi. Belki sen onu yedirebilirsin. Eminim seni görünce kalkacaktır ayağa.”

“Lütfen amca beni ona götürün.”

Reşit çocuğu kucaklayıp adeta bir revire dönüşmüş konakta kadınların olduğu bölüme taşıdı. Varşuk, Taguna’nın halini görünce ağlayarak üzerine kapandı. Taguna güçlükle gözlerini açıp, fısıltıyla: “Varşuk’um şükürler olsun uyandın.”

“Nan iyi misin?”

“Ölmeden önce seni böyle gördüm ya yavrum.”

“Sakın ölme nan, ben ne olurum sonra.”

“Hiç korkma yavrum, benim vaktim bu kadarmış. Yanında bir iyilik timsali Reşit Bey var. Ona güven ve sarıl. Onunla güzel günler göreceksin.” diyebildi. Yorgun ve bitkin olan Taguna son anlarını yaşıyordu. Bir süre sonra zor anlaşılan bir konuşmayla Varşuk ve oradakilere “Kafkasya ne tarafta?” diye sorabildi.

Varşuk hızla Reşit Beye döndü, Reşit Bey parmağıyla işaret etti.

“Bu tarafta nan.”

“Beni o yöne çevirin,” dedi Taguna. Reşit Beyle Varşuk onun istediğini yaptılar.

Varşuk küçük elleriyle onu okşarken: “Bir şeyler yer misin nan?” diye sordu.

Taguna’nın gözünden akan bir damla yaş, ağır ağır yanağının kırışıklarında dağılarak saçlarının dibine vardığında yüzüne bir gülümseme yayıldı. Mavi gözleri donuk, bir yere bakıyordu.

Varşuk: “Nan!” diye haykırdı.

Arkasında duran Reşit onu omuzlarından tutup yavaşça kendine çevirdi: “O artık Kafkas Dağlarını görebiliyor, bak nasıl da mutlu ama sana cevap veremez,” dedi.

Varşuk kendini Taguna’nın üzerine attı: “Hayır, nan sen gidemezsin, beni bırakma, beni yapa yalnız bırakma nan, ölme ne olur ölme nan!” diye yalvararak seslendi ve hıçkırıklara boğuldu.

Reşit Bey ona sarıldı: “Yalnız değilsin delikanlı ben varım. Ben artık senin babanım. Taguna Nan seni bana emanet etti. Ona söz verdim, artık sen benim oğlumsun.”

Uzun süre Varşuk’un hıçkırıklarına hiç bir şey teselli olamadı. Ağlamayı bıraktıktan sonra da içine kapandı. Çocuk yaşta tanık olduğu her şeyi adeta yeniden yaşıyor gibiydi. (Devam dedecek)

 

Sayı : 2014 06