BİR SÜRGÜN ÖYKÜSÜ(1. Bölüm) Güneşten Kan Damlıyor

0
488

Ben Varşuk:
Taguna Nan da beni terk ettikten sonra iyice inandım ki ben çok bahtsız biriyim. Artık Tanbora Ağabeyimin gelip beni alacağına dair umutlarım da tükenmek üzere. Gördüğüm onca ölüm, onun da ölmüş olabileceğini düşündürüyor ama kafamdan kovmaya çalışıyorum. Bana çok iyi davranan, bana ulaşmak için elinden geleni yapan bu adamı sevmek istemiyorum. Seversem ölür diye korkuyorum. Bütün akrabalarımın bu yüzden öldüğünü düşünüyorum. Babam öldükten sonra bizi getiren gemiyi dolaşmaya çalışmış fakat bir tek akrabama bile rastlamamıştım. Ben bahtsız olmasam gemide bir akrabam olmaz mıydı? Taguna neden gemiyi dolaşmaya çalıştığımı sormuş, “Sen küçüksün, bunca hasta insanın ölümlerini görmemen lazım, yanımdan ayrılma” demişti. Ben onları görmüyordum ki; dayılarımı, amcalarımı, kuzenlerimi arıyordum. Bunu söylediğimde Taguna Nan bana sarılıp: “Bu gemide onlar yok Varşuk, belki akrabaların başka teknelerle bizim gittiğimiz yere gelecekler, onları da orada bulacaksın. Ama artık bu gemide aramayı bırak yavrucuğum” demişti.
Evet, ben çok bahtsız biriyim. Artık kimseyle konuşmak kimseyi sevmek istemiyorum. Konakta sessiz sessiz dolaşıyorum. Bugün kimse ölmezse bahtım düzelecek diyorum, birileri ölüyor, yine içime kapanıyorum. Bu kocaman güzel konakta sık sık ölümler yaşanıyor. İnsanlar onlarla uğraşırken beni unutuyorlar. Ben onların arkalarında bulduğum bir aralıktan ölenlerin yüzlerini inceliyorum. Sanki hepsi gülümsüyor. Galiba Reşit Bey haklı, onlar Kaf Dağı’nı gördükleri için gülümsüyorlar. Yavaş yavaş buna inanmaya başlıyorum. Babamla Taguna Nan da annemin yanına gitti, belki bütün akrabalarım ölerek Kafkasya’ya döndüler, hepsi mutlu. O halde neden bir tek ben buradayım? Herkes Kaf Dağı’nda buluşmak için ölüyor, peki ben neden ölmüyorum? O gün bunu sorabileceğim tek kişi olarak gördüğüm Reşit Bey’in yanına gittim.
“Gel Varşuk, bir isteğin mi var?”
“Bir şey sormak istiyorum.”
“Buyur sor evladım, sonunda benimle konuşmaya karar vermene çok sevindim.”
Bütün düşündüklerimi ona anlatıp, sevdiklerimle olabilmek için ölmem gerektiğini söyledim. Reşit Bey bana sıkı sıkı sarılıp:
“Bütün akrabalarının öldüğünü de nereden çıkardın? Emin ol birçoğu yaşıyordur ve İstanbul’a gelenler mutlaka olacaktır. Sana söz veriyorum, gerekirse bu memleketi karış karış aratıp akrabalarını bulacağım.”
İlk kez ben de ona tüm gücümle sarıldım tıpkı babam gibi sımsıcaktı.

Tanbora’nın dayısı Şutsuk
Tanbora’nın büyük dayısı yaşlı Şutsuk, askerler köyü ateşe verirken, emri veren subayın karşısına dikilip: “Ne istiyorsunuz biz yaşlı, kadın ve çocuklardan? Yiğitseniz genç savaşçılarımızın karşısına çıkın!” diye haykırdı. Subay, ellerini arkasında birleştirip onu baştan aşağı süzdükten sonra: “Bizi yıldıran o savaşçılarınız bile artık sizi kurtaramayacak, susturun şu ihtiyarı!” dedi. Şutsuk ani bir hareketle bastonunu karşısındaki subayın kafasına var gücüyle indirdi. Askerlerin bir bölümü komutanlarına yardıma koşarken bir bölümü de Şutsuk’un üzerine saldırdılar, öldüresiye dövdüler. Kendine gelen subay, alnındaki kana bastırılan mendili tutarak tabancasını Şutsuk’a çevirdiğinde, yaşlı karısı: “O öldü daha ne istiyorsunuz?” diyerek kendini Şutsuk’un üzerine attı. Subay tabancasını ateşledi. Askerlere dönüp hiddetle: “Herkesi alana toplayın!” diye haykırdı.
Şutsuk kendine geldiğinde üzerinde yatan karısının altından güçlükle çıktı. Onu çevirip kucağına aldı, karısının açık kalan gözlerini eliyle kapattı: “Sonunda benim için ölümü de mi göze aldın, benim aydınlık yüzlü eşim?” diyerek hıçkırıklara boğuldu.

Ben Şutsuk:
Üzerinde üçyüz yıldır direnen Çerkes halklarının vatanı, Rus egemenlik alanı içindeki tek bağımsız yer olan Çerkesya’da yaşıyorum. Bizi binlerce yıldır yaşadığımız kıyı bölgelerinden kaldırıp Kuban ırmağı kıyılarındaki sıtma üreten bataklıklara yerleştirmeye çalışan Rus ordusu; bize ölümlerden ölüm beğen diyor. Ya sürgün ya Kuban ırmağının karşı kıyıları.
Halkın çoğunluğunu toprağından koparan Ruslar, dağlardan indiremedikleri ya da bulamadıkları, geride kalan bir avuç Çerkesin de sonunu hazırladılar. Evlerimizi yakıp yıktılar, tarlalarımızı atlara çiğnettiler, meyve ağaçlarımızı bile bir bir kestiler, süngü ve dipçik zoruyla halkımı teknelere üst üste yığıp Karadeniz’e saldılar. Dağlardaki savaşçılar dönerlerse yaşama şansları olmasın diye köylerimizi yok ettiler. Başardılar da. Bildiğim kadarıyla Kabilem Hak’uçlardan geriye kalan tek kişiyim. Anıha’da saklanıyorum. Burası uzak geçmişte Abhaz-Abazaların dinsel törenlerini gerçekleştirdikleri kutsal bir koru. Burada bir zamanlar mucizevî bir şekilde kaybolan ve ara sıra insanlara görünen bir peygamberin yaşadığına inanılır. Uzun süredir Anıha’dayım, henüz ona rastlamadım. Eşimin naşını da getirip buraya gömdüm.
Sürgünün üzerinden tam yedi yıl geçti. Bu süre içerisinde her gün Soçi Limanı’na inip denizin dışarı attığı bir kafatası daha var mı diye bütün kıyıyı boydan boya tarıyorum. Bulduklarımı heybeme koyup Anıha’ya getiriyor, burada oluşturduğum mezarda dualarla toprağa veriyorum. Bu kıyılardan zorla teknelere bindirilip gönderilen halkımın kemikleriyle bile olsa geri döndüğünü ve topraklarına gömülmeyi hak ettiğini düşünüyor, yedi yıldır bu görev için yaşıyorum. Fakat artık geri dönen yok. Yedi yıllık çabamla ormanın ortasında oluşturduğum mezarlıkta, kendim için eşimin mezarının yanına kazdığım mezarıma uzanıp ölümü bekleme vaktim geldi.
Hayallerimde Çerkes atlılar dolduruyor Anıha’yı. Gençler, mızıkaları ve ahızralarıyla çınlatıyorlar Çerkesya’yı. Erkekler savaşır gibi sert hareketlerle toprağı dövüyor, kadınlar kuğu gibi süzülüyor. Çerkes gençlerin hep bir ağızdan söyledikleri voretlerle Çerkesya inliyor. Eski günlerdeki gibi gençler uçarcasına alana inerek voretleri naralarıyla bölüyor.

YIL 1855: BÜYÜK SÜRGÜN’E DOKUZ YIL VAR

Büyük sürgüne dokuz yıl vardı ancak Anapa’nın işgalinden (1828) beri bu topraklarda her geçen gün daha çok ısınan sıcak çatışmalar, bölge bölge sürüyordu.
Yemizeğ, işlediği suçtan dolayı öncelikle kendi kabilesine hesap vereceğini biliyordu. Cinayet, xabzeye göre tüm sülaleyi ilgilendirdiği için cezalandırılmasında da yetki önce onların olacaktı.
Çünkü bu mesele çözülene kadar iki sülalenin bütün üyeleri kan davası içinde olacaklardı. Bu yüzden Thamadeler bir karar verene kadar tüm köy halkının da yardımlarıyla iki sülalenin hiçbir üyesinin karşı karşıya gelmemesi sağlanmış, Yemizeğ böyle büyük bir belayı başlarına açtığı için karşı taraftan daha fazla kendi sülalesinin öfkesine maruz kalmıştı.
Dava, köy meydanındaki geniş çayırlık alanda çalılardan yapılan mahkeme binasında başladı. Altı kişi davalı tarafın, altı kişi de davacı ailenin gösterdiği deneyimli insanlardan oluşan on iki kişilik jüri üyeleri yerini aldı. Basit usülde bir yargılamadan sonra jüri üyeleri kendi aralarında bir süre görüştüler ve sonuçta oybirliğiyle aldıkları kararı gerekçeli olarak izleyenlere açıkladılar. Thamadeler davanın görüldüğü binanın ateşe verilmesini buyurdular. Birkaç genç bellerinde takılı olan kamalarını sol elleriyle tutarak koşturup, davanın izlerini silmek için kulübeyi ateşe verdi. Yemizeğ bundan sonraki yaşamının başkaları tarafından alın yazısı gibi ince ince yazılışını izledi. Söyleyecek sözü yoktu. Hırsına yenik düşmüş, bir insanın canını almıştı. Oysa şimdi, mahkemesi için yapılıp, cezası kesildikten sonra yakılan bu kulübeyi izlerken içinde kopan cayırtıya hayret ediyor, anlam veremiyordu.
Mahkeme heyeti uzun beyaz sakallarının devamı dibi duran, beyaz yün kumaştan yapılmış tsiylerinin (setere) içinde, verdikleri kararla büyük bir yükü omuzlarından atmış, dik gövdelerini (yaşlarından beklenmeyen şekilde) daha bir dikleştirerek yaktırdıkları mahkeme binasını izliyorlardı. Yemizeğ de binanın yanışını izlerken içinde kaynayan öfke, nefret, üzüntü karışımıyla bundan böyle işlediği bu cinayetin kendisini nasıl bir yalnızlığa düşüreceğini iyice kavramış durumdaydı. Çayırlığı dolduran onca insandan bir tekinin bile gözünün kendisine takılmayışına hayıflanarak, çökmüş omuzlarıyla, bu dimdik duran halktan tamamen koptuğunu kavramanın acısıyla, cezasını çekmek üzere ormana doğru yürüdü, yürüdü… Ayaklarının kendisini taşımakta zorlandığını fark etti. Bir ömür başı öne eğik ve toplumdan dışlanmış olarak yaşamanın ne denli ağır bir ceza olduğunu düşünmeye başladı.
Ormana vardığında uzaktan Thamadelerin ve bu yargılamaya direk katılan köy halkının evlerine dağılışını, son köylü gidene kadar izledi. Şimdi bomboş kalan o koca çayırlık alanın yansıması açılmıştı yüreğinde. Yaptığı işin pişmanlığından ziyade kalbinde kor bir öfke yanıyordu. Henüz yirmi sekiz yaşındaydı ve bir katil olduğu için artık kimse kızını ona vermeyecek, çoluğu çocuğu olamayacak, hiçbir nısaşeye (düğün), cenazeye, zehese (gençlerin eğlenceli toplantıları) katılamayacaktı. İnsanlar bulaşıcı bir hastalık gibi gördüğü cinayetin uğursuzluğundan kaçmak için onunla tek kelime konuşmayacak, selam bile vermeyeceklerdi.
Yatabileceği bir kulübe yapmalıydı çünkü artık bir evi yoktu. Bir tarlası, bir tek hayvanı bile yoktu. Her şeyine el konulmuştu. Bütün bunları düşünerek yamçısının içine kıvrıldı.
Yemizeğ’ın evinin geniş saçaklarından akan yağmur suları, kendileri için kazılmış hendekleri dolduruyordu. Beyaz badanalı yüksek tavanlı evlerine; kanatlı kapılarından biri daima açık duran kapısından girdi. Ev sıcaktı, içi ısındı. Annesinin mutfakta ocağa astığı çövende apısha (Çerkes yemeği) pişirdiğini biliyordu. Odasında üç kenarı tahta çitlerle çevrili geniş hareketli karyolasına yaklaştı, yatağında biri uyuyordu. Bu Yemizeğ’in dokuz yaşındaki haliydi. Annesi mutfakta bir k’afe melodisi mırıldanıyordu. Elinde sofrayla içeri girdiğinde Yemizeğ: “Nan!” diye seslendi, ama annesi onu duymuyordu. O, yatağında rahat uyuyan Yermizeğ’e yönelmiş, “Tase, küçüğüm kalk artık” diye sesleniyordu. Koşarak gelip yatağına girdi, diğer Yemizeğ kaybolmuştu. Annesinin tekrar seslenmesini bekledi, ses yoktu, sıcak yatağında neden titriyordu, anlamaya çalışırken uyandı, yağmur yağıyordu. Gün aydınlanmıştı, dünkü mahkemeyi, ardından düşünü hatırladı. Annesi hayatta olsa o da babası, kardeşleri gibi yüz çevirir miydi? Xabze belliydi. Kim karşı gelebilirdi ki, biliyordu ki annesi bile bakmazdı yüzüne artık, yaşadığı sürece bu halktan kimsenin gözü gözüne değmeyecekti. Kalktı, ormanın içine doğru yürüdü, koca bir çınarın gövdesindeki oyuğun içine oturdu. Çatırdayan şimşekleri, yağmuru ve yağmurda yıkanan kararmış ormanı, toprağı şiddetle döven damlaları seyre daldı. Artık tek başınaydı.

YIL 1862

Janmara güverteden gelen konuşmalara kulak kesilmişti. Yanında sessiz sessiz ağlayan kızlara susun diye işaret ederek güverteye çıkan merdivenleri tırmandı. Sese yaklaştıkça kuşkularında haklı olduğunu anlıyordu. Emin olmak için merdivenin sonundaki kapağı hafifçe yerinden oynattı. Beliren aralıktan onu net olarak görebiliyordu. Yemizeğ esir tüccarından aldığı altınları cebine koyuyordu. Sessizce kapağı kapatıp kızların yanına döndü:
“Bize bu kötülüğü yapanı tanıyorum. Bu teknede olduğuna göre gittiğimiz yer her neresiyse o da geliyor. Belli ki bize karşılık aldığı altınlarla yeni bir hayat planlıyor. Bir gün gittiğimiz yerde yaşar ve hayata bir yerinden tutunabilirsek bu adamı unutmayalım.”
Kızlar yaşlı gözleriyle Janmara’nın dediklerinden hiçbir şey anlamamış, umutsuzca onu izliyorlardı. Hepsi kaderine razı olmuş, ölüm korkusu ve mutsuzluk yüzlerine sinmişti.
Aç susuz günler süren yolculuk bitip karanlık ambardan güverteye ilk çıkarıldıklarında gözleri kamaşan Janmara, Yemizeğ’ı görmeyi umarak bakındı ancak tanımadığı kirli, pas pal birçok erkeğin arasında o yoktu. Janmara bu hiç tanımadığı şehre baktı hüzünle. Bir daha asla ailesini ve sevgilisi Tanbora’yı göremeyeceğini düşünürken itile kakıla indirildi tekneden. At arabalarıyla İstanbul sokaklarını geçip eski bakımsız bir konağın önünde durdular. Onları şaşılacak kadar kısa boylu, garip, şıkır şıkır giyinmiş bir kadın karşılayıp hamama götürdü. Kızlar günler sonra ilk kez suyla buluşuyor olmalarına rağmen gözyaşları dinmedi. Yıkandıktan sonra kendilerine verilen sayeleri (çerkes kıyafeti) giydiler. Uzun saçları örüldü, kısa sürede çıkarıldıkları esir pazarında dişlerine varana kadar incelenerek satışa sunuldular. Janmara diğer kızların aksine kendisine dokunulmasına izin vermiyor herkese direniyordu. Kızlardan Nerit saraya satıldı, Janmara hırçın ve aşırı solgun göründüğü için beğenilmedi. Tüccar Janmara’ya parmağını sallayarak anlamadığı dilde tehditler savurdu.
(Devam edecek)

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz