Öldürmekle, ötekini kurban etmek!

0
307

Çerkes sanatçıları, halkın yaratıcılığına bağlı kaldıkça hep üretkendiler, çalışan insanın emeğini yücelttiler. Savaşa, zulme, sömürüye karşı çıkıp ağırlıklarını eşitlikten yana koydular. Yazdıklarıyla insanın ütopyasını besleyip; doğruluğu, dürüstlüğü, özgür kişiliği savunup, incelmiş insan duyarlılığını esas aldılar. Tarihlerinde, acının sayısız ortaklığını yaşayan Çerkeslerin duygularını, düşüncelerini, eserlerine yansıttılar; baskıyı, yasaklamaları, sınırlamaları sevmediler. Özgürlüğü, özgürleştirmeyi sevdiler. Özgürleşmiş sanatın ve edebiyatın çetin bir tarihi, zorlu bir geçmişi vardı. Her toplumda olduğu gibi, Çerkes toplumunda da edebiyatçılar, savaşlarla acı dolu biryaşamdan süzülerek gelmişlerdi.Daha MÖ. 2binlerden günümüze dünya ve Kafkasyapek çok savaş gördü. İnsan silah yapmaya başladıkça savaşlarda çoğaldı. Önce atı evcilleştirdi, ardından madeni keşfetti. Demiri eritti kılıç yaptı. Tekerleği buldu, koştu arabaya atı. Gem vurdu, savaşa gitti. Roma arenalarında gladyatörlerin birbirleriyle vuruşturulup ölümüne dövüştürülmeleri, insanların bunları izleyip alkış tutması, trajediyi doğurmuştu.
Tiranların, kralların tipik ruh halleri…
İlk çağdan başlayarak trajediye seyirci kalmadı edebiyat ve sanat. Bu dramın neresinde olmalıydı edebiyatçı? Daha 5. yüzyıldan başlayarak trajedi üzerine pek çok yazılar yazılmış, oyunlar tiyatrolaştırılmıştı. Pek çok oyun yazarı, trajediyi tarihsel olarak mitolojilere dayandırmıştı. Akhileus’un yazdığı Orestes, Sophokles’in yazdığı Odipus, Euripides’in yazdığı Medeia gibi öyküleri, öç almaya yönelik her türlü cinayetlere dayanmaktaydı.
Makedonyalı askerler, İskender önderliğinde dünyayı fethe başladı. Dünya onun sandığından büyüktü. Makedonya’dan, Anadolu’ya oradan Mısır’a, İran’a, Hindistan’a fetihler yaptı. İskender, dünyanın o kadar büyük olduğunu görseydi başına öyle çetin işler açar mıydı? Sonunda ona da kalmadı dünya.
Roma, Bizans, Pers, Emevi, Arap, Moğol, Osmanlı, İngiliz, Amerikan, Rus işgalcileri! silahlandı, yaktı, yıktı, fetih, ganimet peşinde koştular. İnsanlar öldürüldü. Doğa tahrip edildi, ormanlar yakıldı. Savaşlar çıkarıldı. Savaşlarda sadece insanlar öldürülmedi. Doğanın aldığı tahribatla, çevreye verilen zararlarla, oturulmaz hale getirilen kentler, yok edilen eski mimariler ve uygarlıklar… Havaya uçurulan köprüler, silahlara harcanan paralar, yok olan ekonomi, yakılan, yıkılan fabrikalar; tüm bunlar savaşın neden olduğu tahribatlardı.
Peki, bütün bu kötülükler neden oluyor?
Kahramanlık olsun diye değil herhalde. Ne fayda! Kim daha çok insan öldürüyorsa O, kahraman ilan ediliyor! Kim daha çok doğayı tahrip ediyorsa, savaşı onun kazandığına inanılıyor. Savaş ve yıkım, insanları yerlerinden ediyor, sürgünü dayatıyor. Savaş ve sürgünün ne demek olduğunu, ne anlama geldiğini, kendilerinden neleri alıp götürdüğünü; savaşı ve sürgünleri yaşayanlar daha iyi biliyorlar. Öyleyse; insanı, doğasından koparan, insanın kendisine karşı sürdürülen kuralsız bir savaşı, en iyi tanıyan, savaşı yaşayanlar oluyor. Bu kuralsız savaşlarda insanlar öldürülüp katledilirken, doğa tahrip edilirken, edebiyatçılar, sanatçılar susmadılar. Onlar, kalemlerini, zulme karşı kullandı, tepkilerini ortaya koydular. Dünyada sayısız örnekleri var bunların.
Daha orta çağdan başlayarak kimi sanatçılar, bazen savaştan yana tutum almışlardı. Bunlar genellikle; kralların, beylerin saraylarında oturan, onların sofralarından kalkmayanlardı. Onlar, kralların, beylerin düşüncelerini, halkın arasında yaydılar. İlk çağlarda, ilk aydınlar; nebiler, resuller, peygamberler, evliyalar, veliler, ermişlerdi. Bunların pek çoğu kurulu düzenden yana; kralların, beylerin, sultanların düşüncelerini savunmuşlardı. Pek çoğu da daha o çağlardan başlayarak, onların düşüncelerine muhaliftiler. Kralların, beylerin ideolojilerini savunmayanlar cezalandırıldılar. Doğu, Ortadoğu toplumlarında saraya, sultana, yakın olanlar ödüllendirildi, karşı olanlar cezalandırıldı. Hallacı Mansur, Nesimi, Pir Sultan, Şeyh Bedreddin gibilerin başı vuruldu, derisi yüzüldü. Çarlık nice edebiyatçı ve sanatçıyı sürgün etmişti. Fransa’da, Almanya’da, Roma’da pek çok kişi baltayla öldürüldü, yağlı kemente çekildi, kilise tarafından giyotine gönderildi. Bu yüzden demişti Victor Hugo; “İdam yağlı kement ve balta değil.” Kafkasya’da da pek çok aydın dışlandı. Tobil Talusten taşlatıldı, köyünden uzaklara sürüldü, yazıları yakıldı.
Savaşlar; toplumu, kültürü, tarihi, insanlığı yok eden bir özellik gösterirken, hem bu günü, hem de binlerce yıllık geçmiş uygarlıkların izlerini yok ediyor. Her bomba, her ‘akıllı füze’ toplumların doğasını yok ederken, bu savaşlara yön veren stratejistler, asker, sivil kişiler, insan öldürücüler olduğu gibi, savaştan zevk alan, savaş istemcilerinin hizmetinde olan ‘edebiyatçılar, sanatçılar’ da olacaktır. Dün, Kafkas-Rus savaşlarında katliamları savunan, savaş taraftarlığı yapan Rus yazar Fadayev, Kafkasya için; “Bu memleketin işgali, devletin en belli başlı görevini teşkil eder” diyerek, açıkça fiili işgali ve katliamı savunmuştu. Bugün de Ortadoğu çöllerinde kamerayı tanklara bağlayan, savaş taraftarlığı yapanlar az mı?
Öldürmekle, ötekini kurban etmek, edebiyata özgü değildi.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz