Xaf’fe Nıse’nin cevabı

0
391

Tuz, insanoğlunun gıda yediği tek kaya türüdür. Hiçbir canlı tuzsuz yapamaz. Dericilik, gıda, besicilik gibi yaygın kullanım alanları dahil, on bin küsur çeşit kullanım alanı vardır. Yirminci yüzyıla kadar neredeyse tarihe damgasını vurmuş, insanları peşinden koşturmuştur. Birçok çatışmalara bile neden olmuş bir ticari metadır.
Tarihte bazı ülkelerde, işçi maaşı ve asker maaşı olarak tuz verildiği bilinir. Tuz vergisinden bahseden yazıtlar tarihte mevcuttur, vergi olarak da tahsil edildiği bilinir. Devletlerin başta gelen gelir kaynaklarındandı tuz geçmişte.
Kim bilir? Tuz hakkında bildik, bilmedik ne öyküler vardır, anlatılmış, Birkaç yüz yıllar ilerilerde, daha da ötelerinde. Çok kıymetli bir tüketim aracıydı. Ha deyince bulunmazdı, kilometrelerce, günlerce yol kat edilirdi, sahip olmak için bu değerli gıdaya. Masallara bile konu olmuştu.
Bilenler bilir; bir padişahın üç evladı varmış, bir tanesi “seni tuz kadar seviyorum” deyince neler olmuştu? Ne uzun masaldı, çocukluğumuzda büyüklerimizden dinlediğimiz. Öylesi masallar vardı ki, arkası yarın misaliydi. Birkaç gece sürerdi.
Bildiğimiz kısacık anlatılardan biri, Guaşehurey’in başından geçmişti. Kapısına gelen hiçbir komşusunu geri çevirmezdi bir tutam tuz için Guaşehurey.
Her zaman bulunduğundan evinde, eksik etmediğinden Hapak tuzu. Guaşehurey de kıymetinin bedelini iyi bilmediğinden, değerli ikramını esirgemezdi konu komşudan.
Ne zaman ki gına geldiğinde eşi Hapak bir gün yanında götürdü tuz almaya Guaşehurey’i. Günlerce süren zahmetli ve zor yolculuğun ardından döndüklerinde köylerine, bir daha asla vermedi kimseye bir tutam tuz.
-Vallahi komşum bizde de hiç kalmamış, dedi her seferinde gelenlere. Anlamıştı, yaşamıştı eşi Hapak’ın yollarda çektiği zahmetleri.
Ne bilsin Guaşehurey, bu tuz yüzünden halkımızın tarihine ne tuz biberler ekildiğini ! Onun bildiği artık sadece Hapak’ın çektiğiydi.
Gelelim Düzce’de yaşanmış asıl hikayeye.
Kazukhable insanının,geçmişte geçim kaynaklarının en başında gelirdi tuz ticareti. Neredeyse Düzce’nin tüm ihtiyacını karşılardı bu köyün insanı.
Çok zahmetli ve meşakkatlidir Kazukohable’den, Akçakoca’ya giden patika yol. ‘’Kestirmedir ama candan bezdirmedir’’ dedikleri gibidir Kabalak rampaları.Yazın sıcağı, baharın batağı, kışın tipisi ve ayazı canlarına okurdu, tuz yolunda tuzcuların.
Cumhuriyet öncesine, Osmanlının sonlarına doğru rastlar bu anlatı.
Yokluk, yoksulluk diz boyudur. Bir çift öküzün ve adamın sağlığına kalmıştır tüm geleceğiniz ve yarınlarınız, çoluk çocuğunuzun rızkı, nafakanız. Bunca sefalet içinde, bir de çıkarsa seferberlik, rezaletin bini bin paradır o zaman. Gidip dönmemek, dönüp yarım uzuvlarla yük olmak, yaşam savaşında her an yenik düşmek var sabilere ve eşe.
Düşünmesi bile tüyler ürpertici bir durum. Bu duygular içerisinde gider gelirdi sürekli Hanuh tuz yolunda. Hanuh’un adını hatırlayan, bilen bir tane yaşıtı yoktu köyde, belki kendisi bile unutmuştu gerçek adını, sürekli kullanılan lakabından olsa gerek. Henüz otuz dokuzundaydı, gel gör ki sanki yetmişinde gibi algılıyordu hayatı, yaşamın zorlukları ve edindiği tecrübelerinden dolayı; suratındaki çizgiler,omzunun düşüklüğü inkar etmiyordu bu algısını zaten.
Eşi Fatimet’in her ne kadar adı bilinse de, tüm köylü yine de Xaf’fe Nıse (turşu, ekşi, sert, söylemiyle insan yüzünü buruşturan, anlamında) diye çağırırdı Fatimet’i. Şakası olmaz, şakaya gelmezdi
Eli de dili de sıkıydı Xaf’fe Nıse’nin. Çok değerli bir sülalenin, iyi yetiştirilmiş kızıydı Xaf’fe. Çeker çevirirdi Hanuh’u ve çocuklarını. Xaf’fe Nıse’den sonra maddi olarak toparlanmıştı Hanuh.
Şimdilerde; iki sağlıklı öküzü, birkaç tane süt ineği ve biraz da ekilebilen bağı, bahçesi vardı. Köyündeki diğer arkadaşlarından biraz daha şanslıydı Hanuh; Xaf’fe sayesinde.
Aslan gibi iki tane de oğul vermişti Hanuh’a, Xaf’fe. Gelgelelim yemeğin en iyi kısımlarını ya da öğünün en fazlasını onlara yedirmeyip Hanuh’a yedirir, samanlıkta ise azını ineklere verir, çoğu ile de öküzleri beslerdi. Ah bu ilginç huyu olmasaydı. Hanuh’un bir türlü çözemediği, bu haliydi. Hayıflanmakla birlikte, “laf etmek olmaz Xaf’fe’ye, karışmamalı işine” diye düşünürdü.
İçinde ukde Hanuh’un bu tavır, çözememekte bir türlü, anlamını.
Akçe işi ise tuz ticaretinden elde ediliyor; şeker, çay, giyim vb. ihtiyaçlar karşılanıyordu. Kısacası, yaşadığı zamana göre günlük anlamda durumu iyi sayılırdı Hanuh’un. Lakin yaşam pamuk ipliğine bağlı. Ya bir şey olsa öküzlere,ya da seferberlik çıksa? Hep huzursuzdu Hanuh. Az da olsa içi rahattı, Xaf’fe varsa dert olmazdı yaşamda. Ya ona da bir şey olursa? Sabiler henüz ufak! İçini kemiriyordu bu düşünceler Hanuh’un. Sürekli bir tedirginlik yaşıyordu, gelecek kaygısıyla.
Kış ayının en yaman zamanlarındaydılar, sekiz arabalık konvoyla düştüklerinde Akçakoca yoluna. Çok zahmetli ve yorucu bir yolculuk sonucu inmişlerdi Akçakoca’daki tuz pazarına.Biraz dinlenip yüklediklerinde arabaları tuz ile, koyuldular dönüş yoluna. Yolu yarılamışlardı ki bir fırtına, bir tipi patladı anlatılır gibi değil. Ne göz gözü görür, ne diz yola dayanır hale gelir kafilede. Dayanmak kabil değil doğanın bu zor şartlarına.
Normal şartlarda bir gün sürmesi gereken yolda, iki gündür cebelleşmekteler. Ne tuzcularda ne öküzlerde takat kalmamıştır. Ellerinde kalan son yiyecek ve son samanları da tükettiklerinden dermanları kesilmiştir artık, her iki tür canlının da gücü bitmiştir. İçinde bulundukları koşullarda, kalan yarım günlük yollarını tamamlamaları imkansız gibi görünmektedir. Tükenmişlerdir artık.
Gençlerden birini salarlar yola, köye varsın ki yardım getirsin. Kervan ise bir kuytuda çaresiz, gelecek yardımı beklemede aç sefil. Hanuh ve öküzlerine kalsa çoktan köye dönmüşlerdi, ancak konvoydan ayrılmak olmaz.
Vardığında Kazukohable’ye delikanlı, kapı kapı dolaşır, haber verir durumu ailelere. Tüm aileler yiyecek, içeceklerle bir kurtarma kervanı oluşturma telaşında. Xaf’fe Nıse’nin ise hiç umurunda değil bu durum. Hiçbir hazırlığı yoktur Xaf’fenin.
Yola çıkarken kurtarma konvoyu, seslenirler Xaf’fe Nise’ye. “Hani senin yiyecek ve erzak tedarikin? Neden hazırlık yapmadın Xaf’fe Nıse? Ne olacak seninkilere?”
Xaf’fe, duyulabilecek makul bir ses tonuyla verir cevabını, giden kurtarma ekibine!
– “Сил1ымрэ сик1алэхэр зы 1анэм 1узгъэт1ысхьагъэхэп, Цухэри чэмымэ адэзгъэшхагъэхэп.
Зяшъумыгъап ахэр къыхэк1ыжьынхи, къэк1ожьы щтых… (Eşim ve çocuklarımı aynı sofraya oturtmadım, öküzleri ineklerle beraber yedirmedim. Merak etmeyin onlar kendileri çıkıp gelirler.)
Budur o meşhur cevabı Xaf’fe Nıse’nin. Hanuh ve öküzlerinin yardımsız geriye gelebileceklerinden emin olduğu gibi kendinden de emindir Xaf’fe.
Ve;
Dediği gibi olur Xaf’fenin, köye giren ilk araba Hanuh’unki olur.

Kec-ı Süleyman Yavuz

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz