“Kalplerimizin dayanılmaz sızısıdır bizi vatana taşıyan”

0
333

1973 yılında Samsun’da doğan Ubıh Aytek Doğbay, Duğ sülalesinden. Henüz 18 yaşındayken Maykop’a yerleşerek yeni bir yaşam kuran Aytek Doğbay’la, anavatana dönüş öyküsünü ve yaşadıklarını konuştuk 

-Anavatana ne zaman yerleştiniz?
-Anavatan tanımını çok doğru bulmuyorum. Vatan bir tanedir. O nedenle de ben vatana dönüş olarak adlandırıyorum bunu.
Vatana dönüşüm, 1991 yılında Sovyetlerin çöküşü ve Rusya’nın yeniden yapılanmasının başlangıcıyla gerçekleşti.

-Vatana yerleşme fikri nasıl oluştu ve gerçeğe dönüşmesi ne kadar zaman aldı? Anavatana yerleşmek için nelerden vazgeçtiniz ve yerleşme sürecinizde neler yaşadınız?
-Vatana yerleşmek bizim ailemiz için hep gerçekleştirilmesi gereken bir hayaldi. Kardeşler olarak çok küçük yaşlardan beri şehirde yaşamamıza rağmen, ailemizin ve yakın akrabalarımızın içinde hep bu konu konuşulur ve Adıge kültürü yaşatılırdı. Derneğe en yakın kişilerdik aslında, hatta Kafkasya ve Adıgelik anlayışı kapsamında başı çekenler arasındaydık.
Kafkasya’ya yerleştiğim dönemde üniversitede okuyordum. Rusya’da demir perde kalktığında okulu bırakıp Kafkasya’ya dönüş yaptım. Benim içimdeki, dans sevdasıydı. Yıllarca derneklerde ter döken biri olarak Kafkasya’da profesyonel olma sevdasındaydım. Bu arada resim yapıyordum ve Samsun 19 Mayıs Üniversitesi’nin resim bölümünün sınavlarını kazanıp okumaya başlamıştım.
Söylediğim gibi kapılar açıldığında gözümü kırpmadan vatana döndüm. Benden bir iki sene sonra da ailem yerleşti Kafkasya’ya.

-Ailenizden vatana dönen tek kişi değilsiniz. Başka kimler var?
-Tüm ailem döndü. Babam, annem, abim, ablam ve diğer akrabalarım. Burada doğan 6 yeğenim var.

-Maykop merkezde mi yaşıyorsunuz? Ekonomik anlamda nasıl geçiniyorsunuz?
-Merkezde yaşıyoruz. Ekonomik bazda okul sonrasında Soçi’de tercümanlık ve Moskova’da pazarlama müdürlüğü yaptım. Bana ait olmayan işlerdi açıkçası ama yaşam şartlarını standartize etmek gerekiyordu.
Bizim geldiğimiz dönemde Rusya ekonomik krizdeydi, bu durum da Kafkasya başta olmak üzere tüm insanların sosyal yaşam ve psikolojilerine negatif yansıyordu. Bu nedenle de kanunların ve kuralların genelde çiğnendiği mafyavari bir düzenin yani bir kaosun ortasında bulmuştuk kendimizi.

-Türkiye ve vatanı karşılaştırdığınızda yaşam şartları, sosyal hayat, özgürlükler ya da kısıtlanmışlıklar arasında ne gibi farklar gözlemlemiştiniz?
-Çok zor günler yaşadı ve geçirdi Kafkasya ile Rusya o dönem. Yıllar sonra düzen oturduğunda biraz daha rahatladık tabi. Şimdilerde durum daha bir stabilize…
Sonuçta vatan olarak kabul ettiğimiz topraklardaydık ve bunun inancı ve sevgisi bize doping veriyordu. Daha da fazla umut veriyordu.

-Türkiye’deyken anavatana dair düşlerinizle anavatanda yaşamaya başladıktan sonraki gerçeklikleriniz arasında hayal kırıklıkları yaşadınız mı?
-Duygusal anlamda herşeye hazırlıklı olarak geldiğimizden dolayı mutluyduk. Sonuçta mükkemmel insanlarımız da vardı burada ve onların bizi, bizim onları bulmamız da uzun sürmedi.
Eskimiş ve yıkılmış bir sistem bile olsa, Sovyetler gibi güçlü temeli olan bir yapının üzerindeydi bu kriz ve aylarca anlatabileceğimiz trajikomik ve beklenmedik olaylar yaşadık ama çabuk atladıldı herşey.
Şunu da unutmamak gerekir, Sovyetler Birliği uzaya ilk roketlerini gönderdiğinde Türkiye halkının çoğu henüz asansöre bile binmemişti.

-Sosyal medyada paylaştığınız ustalıklı fotoğraflar ve karakalem çalışmalarınız anavatana dair düşleri daha da yoğunlaştırıyor. Sanat çalışmalarınıza devam ediyor musunuz?
-Sosyal medyada ve dışında beğeni almam hoş tabi ama aslında yaptığım sanat faaliyetlerimi fiili anlamda yetersiz buluyorum. Zaman ve imkan sebebiyle profesyonel yaptığım söylenemez. Bu aralar bu konularda kırılma noktaları yaşadığımı söyleyebilirim.
Tek hayalim büyük sanata daha çok dalmak ve sevdiğim dünyanın insanı olmak… Bu konuda herşeyi zaman gösterecek sanırım. Mesala şu anda Kafkasya’da “Çerkes Kızı” adlı belgesel filmin sanat yönetmenliğini yapıyorum. Sanata devam etmek bana mutluluk verecek.

-Hiç pişmanlık duydunuz mu?
-Bizi Kafkasya’ya getiren idealizmden ve mantıktan daha çok “romantizm”di. Yani kalbimizle geldik, mantığımızla değil. Durum böyle olunca da kalbimizle bakıyorduk Kafkasya’ya. Geriye baktığımızda, o zor dönemleri yani 90’ların başlangıcını, tüm dönüşçüler olarak sevgiden kaynaklanan “pembe gözlükler” takarak atlatmışız diye düşünüyorum. Dolayısıyla da pişmanlık kelimesinin anlamı kalmıyor.

-Anavatandaki Duğ’larla ilişkiniz nasıl?
-Biz Ubıhız ve burada maalesef Ubıhlar hemen hemen kalmadığı için akrabalarımız yok baba tarafından. Annem Abzah ve Meretuko sülalesinden, onlar burada çok fazla sayıda.

-Anavatana dönmeyi düşünenlere ne gibi mesajlarınız olur?
-Dönüş konusu uzunca konuşulmuş, tartışılmış ve halen tam olarak biz Çerkeslerin aramızda uzlaşamadığımız bir konu. Bence dönüş, kalbin sızlaması meselesi. Bizim kalplerimizin sızlaması dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı.
Vatana yerleşmeyi düşünenlere tek tavsiyem şu: Cesur olun!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz