BİR SÜRGÜN ÖYKÜSÜ (4. Bölüm) – Güneşten Kan Damlıyor

0
363

Vadide bol ağaçlı bahçelerin içinde beyaz badanalı evleri gördüğümüzde, gün aydınlanmaya başlamıştı. Uzun süredir gerilla hayatı yaşadığım için köyü, sazdan ve ağaçtan yapılmış evlerin kubbemsi damlarını çok sıcak buldum. Sanki savaş hiç yokmuş hiç olmamış gibi coştu içim. Ablamı yeğenlerimi ne kadar özlediğimi o an anladım. Yeldar da heyecandan yerinde duramıyordu ama harekete geçmek için benden izin bekliyordu. Ona orada kalmasını söyleyerek bir ön araştırma yaptım. Ortalıkta kimselerin olmadığından emin olduktan sonra Yeldar’a işaret verdim. Koşarak yanıma geldi. Adımlarımız giderek hızlanmıştı ki karşıdan, çitlerin üstünden, fişek gibi atlayan Murco’yu gördüm. Murco koşarken daha bir heybetli oluyordu. Bir aslanı andıran cüssesi, kocaman kafası ve aslan yelesi gibi uzun tüyleriyle bu Kafkas köpeği, havlayarak üzerimize gelirken bizi tanımış, çark etmeye çalışmışsa da koca gövdesini toparlayamayıp bana çarpmıştı. Yeldar onu severken, etrafı tarıyorum. Oysa her şeyi unutmuş Murco’yla konuşuyordu.
“Murco aslanım nasılsın?” diyerek ona sarıldı. Az önce ki canavar görüntüsünden eser kalmayan Murco ön ayaklarını onun omuzlarına kadar kaldırarak adeta sarılıyor, arada koca gövdesiyle önümüzde arkamızda koşarak sevincini gösteriyordu.
Murco’nun havlamasıyla yerinden fırlayan Zazine dışarı çıkmış, koşarak avlu kapısına gelmişti. Aynı anda kapıya ulaşan Yeldar’ın boynuna atıldı. Bende yetişip onlara sarıldım. Zazine ikimizi de öpücüklere boğdu. Murco da etrafımızda dönüp, duruyordu. Yeğenlerim Zaret ile Şımoy da çığlık çığlığa koşarak gelip bize sarıldılar bu sevgi yumağı uzun süre, hasret gidermek için sarmaş dolaş kaldı.

Ben Zazine:
Tanbora’yla Yeldar’ı gördüğümde dünyalar benim olmuştu ancak Tanbora beni karşısına oturtup ellerimi elleriyle sararak, “Ablam, Zazine’ciğim geleli sana söylemeye çalıştığım bir şey var” dediğinde, kötü bir haber alacağımı hemen anlamıştım.
“Ne oldu kuzum çabuk söyle, kötü bir haber mi?”
“Keşke iyi bir haber diyebilsem Zazine ama artık iyi haber duyma şansımız pek kalmadı. Cesur ol ablacığım, çocuklarını düşün çünkü artık sen onların hem annesi hem de babasısın,” derken bana sarıldı. “Psevun yiğit bir savaşçıydı” dedi.
Hıçkırıklarımı ve gözyaşlarımı Tanbora’nın omzuna gömdüm. Zaret’le Şımoy’un kapıya geldiğini ikimiz de çok sonra fark ettik. Yeldar onların yanına koştu, ikisini de dışarı çıkardı. Psevun şehit olduğu için elbiseleriyle cephede gömülmüştü ancak köyde onun için bir yas töreni daha düzenlendi. Komşular odanın bir köşesine hasır üzerine bir yatak serdi. Yatağın üzerine ve etrafına Psevun’un elbiseleri kondu, yatağın hemen yanındaki duvara evde kalan silahları asıldı. Odanın içinde Psevun’un ailesi ve akrabalarımız oturuyor, xabzeye (tsas) göre ben kapı yanında ayakta duruyorum. Evin önündeki yeşil çayırlıkta toplanan erkeklerin arasında, tüm gençler cephede olduğu için Tanbora ile Yeldar’dan başka genç yok. Herkes yüksek sesle ağıtlar okuyup Psevun’un meziyetlerini yiğitliklerini saydıktan sonra, başsağlığı için gelenlerden biri üç adım kadar öne çıkıp sol elini kaldırarak. (Çünkü sağ el tebrik için kullanılır)
“Tham sabır qışüet, zi dünay zixhojiğemi cenet qıreyt. (Allah size sabır, ölene de cenneti versin)” dedi. Başsağlığına gelenler sağ taraftan dönüp çıktı, biz ağlayanlara da ibrik ve leğen getirilip yüzlerimiz yıkattırıldı, bu artık ağlanmayacağını, başka konuların konuşulacağını gösteriyordu.
Ben hâlâ Psevun’un dönüp geleceğine inanıyorum.
Tanbora üç günlüğüne geldiğini söyledi. Yeldar’ı da benimle bırakmak istiyordu: “Zazine senden, Yeldar’ın burada kalmasını istediğini, ona ihtiyacın olduğunu söylemeni istiyorum. Daha çok küçük, aklım hep onda kalıyor. Bunu ben söylersem gurur yapar ancak sen ona ihtiyacın olduğunu söylersen senin için kalacaktır” dedi. Dediği gibi de oldu. Biraz gönülsüz olsa da benimle kalmaya razı oldu. Tanbora gece bizlerle vedalaşıp zifiri karanlığın içinde kaybolduğunda evdeki herkes gitmiş gibi yalnız hissettim. Yeldar duygularımı anlamış gibi bana sarıldı. Sessizce içeri girdik.
Tanbora gideli yaklaşık bir ay oldu. Artık aldığımız kötü haberlerin ardı arkası kesilmiyor. Bu sabah erkenden Murco’nun kendini yırtarcasına havlamasıyla uyandım, camdan baktığımda kuzeyden dumanlar yükseldiğini gördüm. Murco’nun dikkatini uzaktaki hareketlilik çekmiş olmalı, içimden bir çığlık koptu: Köyümüz kuşatılıyor!” Koşarak Yeldar’ın yanına gittiğimde onun giyinip silahlarını kuşandığını gördüm: “Hazırlan Zazine, çocukları da hazır et.”
“Ne yapacağız Yeldar?”
“Henüz köyü kuşatamamışlarken kaçmanız gerek acele et” diyerek dışarı koştu, ben de çocukları uyandırıp hazırladım, alabildiğim kadar yiyecek alıp dışarı çıktığımda Yeldar arabayı hazır etmişti. Arabayı avludan çıkarıp dizginleri bana verdi, ben öbür atı da alıp geliyorum sen sür” dedi. Arkamdan yetişip: “Abla bu yolu takip et. Köye vardığında Şugan’ı sor o sizinle ilgilenir acele et” derken atının başını ters istikamete çevirmişti. Arabadan atlayıp bağırarak peşine düştüm: “Yeldar gitme, dön bırakmam seni derken, dönüp bağırdı: “Arabaya dön Zazine çocuklarını yalnız bırakma!” diye haykırdı. Döndüm çocuklarım korku içindeydi, koşup onlara sarıldım arabayı hızla sürerken rüzgâr gözyaşlarımı yüzüme dağıtıyordu.
Yeldar eve doğru gelen bir grup askerin içine atıyla daldığında Murco da hemen arkasındaydı. Askerler ne olduğunu anlayamadan Yeldar kamalarını art arda fırlatarak iki kişiyi devirdi. Atıyla içlerine daldığı askerler çil yavrusu gibi dağıldı. Kısa süreli şaşkınlıktan sonra toparlanan erlerden biri Yeldar’a nişan aldı. Askerlerin, atından Yuvarlanan Yeldarın üzerine çullandığını gören Murco üstlerine atlamış, onlardan birinin ensesine dişlerini geçirmişti bile. O anda patlayan birkaç silah sesi birden duyuldu. Murco acı bir bağırtıyla koca gövdesini yana attı, diğer bir silah sesiyle yere yuvarlandı. Yeldar yattığı yerden yangın yerine dönen gövdesini unutmuş sevgiyle Murco’ya bakıyordu. Murco’nun yaraladığı asker feryat figan bağırıyor, ona yardıma gelenler Yeldarın üstüne basarak tepeliyorlardı. Yeldar yattığı yerden barut kokusunu duyuyor, Murco’nun üzerinden bulutlu göğü ve evlerin damlarını görebiliyordu.
İnsanlar evlerinden toplanıp köyün dışındaki araziye getiriliyorlardı. Kimi erlere direnmeye çalışıyor kimi kaçışıyor, tutuşturulan evlerinden ahırlarından çocuklarını, atlarını kurtarmaya çalışıyorlardı.
Köy halkı üzerine çevrili silahların arasında, Sohum Limanına doğru yola dizildiklerinde Kafkasya’nın her yanından insanlar aynı şekilde akın akın limanlara sürülüyorlardı. Büyük göç başlamıştı. Birkaç gün içinde Zazine’nin sığındığı köy de aynı akıbete uğramıştı. O da ellerini sıkı sıkı tuttuğu çocuklarıyla birlikte çamura bata çıka yürümeye çalışırken:
“ Ya Psatha (Allah) biz ne yanlış yaptık da bunlar başımıza geldi” diyordu.
Sohum Limanında bekleyen mahşeri kalabalık içinde Zazine çocuklarını ezilmek pahasına kaybetmemeye çalışıyor, onların boynuna doladığı kollarını ne olursa olsun açmıyordu. Sonunda itile kakıla bir tekneye bindirildiler. Zazine kucağında iki çocuğu insanlarla güverte korkulukları arasına sıkışmış durumdaydı. Yağmurun altında çatırdayan tekneler denizin yüzünü doldurmuştu. Yavaş yavaş birbirinden uzaklaşıp sarsıla sarsıla yol alırken herkes son kez uzaklardan görünen Kaf dağının bulutlara karışmış karlı tepelerine bakıyordu.
Bir saate yakın yol aldıklarında Zazine, kızı Zaret’le uğraşıyordu. Çocuğu deniz tutmuş, sürekli çıkarıyordu. Birçok insanın da durumu aynıydı. Dalgalar giderek şiddetlenmeye başlamış, bulutlar kararmış, gökyüzü de deniz de birer kara zift gibi birbirine karışmaya hazırlanmıştı. Deniz görkemli dağlar ve uçurumlar oluşturarak gemiyi bir ceviz kabuğu gibi oradan oraya savururken insanlar birer ikişer denize dökülüyor, yılların yorgunluğunu sırtında taşıyan ahşap tekne dev dalga dağlarının sırtına binip, dev uçurumlara yuvarlanıyordu. Teknenin burnu uçurumlara dalarken devasa köpükler oluşturup, bunu da teknenin üzerine boşaltıyordu. Zazine iskele tarafında dayandığı korkuluklara bir ahtapot gibi yapışmış gövdesiyle sıkıştırdığı çocuklarını kımıldatmıyordu. Dalgalar tekneye her giriş çıkışında birilerini alıp götürdüğü için sıkışık insanlar gevşemeye başlamıştı. Yorgun tekne pes edip sancak tarafına büyük bir gürültüyle yatarken altında oluşturduğu dev dalga yükseldi, denizin üstünde köpüklü devasa bir beyazlık oluşturdu. Tam batış anında yatık halden dik hale dönen ve en son pupa üzerinden sıyrılan köpükler bulutlar oluştururken, sulara gömülen teknenin ve denizin çıkardığı gürültüler insan çığlıklarını boğuyordu.
Yorgun ve hasta insanlar sonsuz bir teslimiyetle kendini denizin kucağına bırakırken, tüm analar Zazine gibi çocuklarına sarılmış bir şekilde dibe vurdular.

Tanbora Soçi Limanı’nda
Tanbora’nın yattığı yerden son gördüğü şey bulutlardı. Kulaklarında keskin bir çınlama burnunda kan ve barut kokusu eli karnının üstünde sıcak bir sıvının içindeyken kendinden geçti. Birlikten kurtulanlar hava karardığında, ölülerini alıp defnetmek için çatışma alanına geri döndüler. Ramad, Tanbora’nın hâlâ yaşadığını işte o sırada anladı. Arkadaşlarıyla onu saklandıkları yere taşıdılar. Tanbora tam olarak iyileşemeden büyük sürgün başlayınca Ramad onu konvoydaki bir arabaya yerleştirerek yanına düştü.
Tanbora kendine geldiğinde bir at arabasının içindeydi. Ramad: “uyandın mı kardeşim” dedi.
Tanbora: “Neredeyiz?” diye sordu.
Ramad: “Her şey bitti Tanbora. Soçi Limanına gidiyoruz. Oradan gemilerle Osmanlıya yollayacaklar. Savaşı kaybettik” dedi üzüntüyle. Tanbora güçlükle doğruldu. Arabada bir hamile kadınla beş çocuk da vardı. Başı ve sonu görünmeyen bu konvoyda yürümeye çalışan perişan halkına baktı ve üzüntüyle gövdesini geriye bıraktı. Kolunu gözlerinin üzerine koydu ve gözyaşlarını özgür bıraktı.

Ben Tanbora:
Soçi Limanında çamura bulandığımıza aldırmadan serili yatıyoruz. Günlerdir Rus askerleri tarafından iç kesimlerden limanlara sürülüyoruz. Ailem sevdiklerim, beni beklemesi için söz aldığım Janmara nerede bilmiyorum.
Biz Kafkas halkları üç yüz yıllık direnişimizin kırılmasıyla İmparator II. Aleksandr’ın bizden kurtulmak, Osmanlı İmparatorluğunun ise topraklarında ki Hıristiyan halkın yaşadığı yörelerde Müslüman nüfus varlığını arttırma, ordusunu savaşçı Çerkes gençleriyle güçlendirme politikası adına çizdikleri kaderi yaşamak üzere limanlara yığılmış durumdayız.
Tekneler ailelerin parçalanmasına aldırılmaksızın, kapasitelerinin çok üzeride doldurulup, insanlar Karadeniz’e salındılar. Her biri ağır isteksiz, suları yararak ilerlemeye başladığında, denizin de gökyüzünün de içi bulanmıştı. Şimşekler gök gürültüleri arasında yağan yağmur, neredeyse birbirine yapışmış insanları ıslatıyor fakat onları korkutamıyordu. Çünkü hiçbir şey topraklarından zorla sökülüp atılmaktan daha korkunç değildi. Hırçın dalgalar tekneleri oradan oraya sürüklüyor, ben yaralarımın ağrısını unutmuş nefes almaya çalışıyordum. Teknede balık istifi gibiyiz. İlerde genç bir kızın büyük bir gayretle güverte korkuluklarına tırmanıp diğer tarafa geçişini izliyorum. Sarı uzun saçları çamura bulanmış, yıpranmış ıslak elbisesi ince uzun bedenine yapışmış, zarif parmaklarıyla tuttuğu korkuluklar elinden kayıverecek, gerilmiş kollarıyla denize doğru uzattığı gövdesini taşıyamayacak diye düşünürken biranda anladım ne yapmak istediğini. Ben “Hayır!” diye haykırırken incecik bedeni boşlukta görmüştüm bile. Etrafımdaki İnsanlar ne olduğunu anlamaya çalışarak yüzüme bakıyorlar, bense onu tutmak ister gibi uzattığım elimi havada unutmuş hıçkırarak ağlıyordum. Ona yakın olanların çığlıkları; sallanan geminin çatırtıları, patlayan dalga sesleri, yağmur ve şimşek gürültüleri arasında yitip gidiyordu.
Bu genç kızın açtığı yolu Trabzon Limanına ulaşana kadar birçok kişi izledi ve biz kendini denize atanları bırakıp yolumuza devam ettik. Bilmiyorum hangisi daha cesurca, bu belirsizliğe giden yolculuğu göze almak mı bütün dertlerinden kurtulup yok olmak mı?

1864 Trabzon
Trabzon’da koyu gri renk, günü boğuyor, on sekiz bin Çerkes’i taşıyan otuz dört tekne kıyıya kısa aralıklarla ve peş peşe yanaşıyordu. İnsanların kundaklanmış bebek gibi sabit ve nefessiz bırakıldığı daracık tekne, üzerindeki acıların ağırlığını taşımakta zorlanıyor içi sızlıyor tahtaları gıcırdıyordu. İnsanlar oturdukları yerden kıpırdamaya korkuyor, düzenin bozulmasıyla sığıştıkları köşeden karanlığa düşecekler, en yakınlarındakilere sarılı vaziyette duruyorlardı. Kimisi nefes almakta zorlanıyor canlı insan iskeletleri arasından sıyırdıkları bakışlarını gökyüzünün genişliğine bırakıyordu. Bakışlar gecenin sonsuzluğunca özgürdü. Kıyıya yanaştılar. Vali Emin Paşa’nın burada sadece altı bin kişinin inebileceği izni verdiği anlaşıldığında gözlerde biran tedirginlik belirdi. Durumu kavramaya çalışan yüzler yönünü kıyıya çevirdi. Büyük bir hengâme oldu. Herkes var gücüyle sancak yönüne atılıyordu. Koşuşturma ve bağırışlar arasında geçen dakikalardan sonra gemide kalanlar güvertenin ortasında serili cılız bedeni gördüler. Sarı saçları ve solgun yüzünde kan izleriyle yatan çocuk umutsuzlukları acı bir pişmanlığa döndürdü. Martılar ve yırtıcı kuşlar daireler çizerek çocuğa yönelene kadar kimse ona el sürmeye cesaret edemedi.
Teknelerde yer darlığı yüzünden yüz otuz dört kişi ve bu izdihamda da yaklaşık onyedi kişi hayatını kaybetti. Ateşler içinde yanan Tanbora karaya kimler tarafından indirildiğini bilmiyordu ama kıyıdan uzaklaşan teknelere yarı baygın bakarken yine aynı şeyi düşünüyordu burada inenler mi gidenler mi şanslıydı?
Günler sonra ateşi biraz düşen Tanbora yattığı revirdeki düşünde Janmara’yla birlikteydi. Janmara göğsünde çapraz gümüş düğmelerle iliklenmiş, sırma şerit ve gümüş topla süslenmiş taşlı, yeşil sıkı sayesiyle (entari) zarif uzun bedenine çok yakışan bir dans yapıyordu. İri ela gözleri, beyaz teni, düzgün dudaklarıyla yüzü; duru bir güzelliğe sahipti. Uzun boynu bu güzelliği gururla taşıyor, örgülü saçları belinden aşağı sallanarak dans ederken havada daireler çiziyordu.
Tanbora bu görüntüler arasına giren savaş alanını görürken yüzü acıyla kıvranıyor, Janmara’ya döndüğünde gevşeyip rahatlıyordu. İşte Janmara ve diğer kızlar kapının önünde sağ elleri sol avuçlarının içinde dimdik dizilmişlerdi. Evin sol tarafına dizilen gençler mızıkanın wuig çalmasıyla birlikte hareketlendiler. Her bir genç sırayla kızların önüne gelip saygıyla eğildikten sonra ellerini uzattı. Kızlar uzanan avuçların içine hafifçe parmak uçlarını koydukları gençlerle birlikte kendilerini wig müziğine bırakıp dans ederek köy meydanına doğru ilerlemeye başladılar. Tanbora da, Janmara’nın eli avucunda, onların arasındaydı. Yaşlılar evlerinin önünde toplanmış, ahenkle birer çift olup art arda dizilmiş gençlerin köy meydanına gidişlerini izliyorlardı. Yaklaşık otuz, kırk çift köy meydanında bir kez döndükten sonra ilk çift halkanın ortasına doğru yürümeye başladı. Diğerleri de sırayla onları izliyordu. Çiftler alanın tam ortasına geldiklerinde ayrılıyor, kızlar sağa erkekler sola giderek dans etmeyi sürdürüyorlardı. Tanbora ondan ayrıldığında da Janmara’nın iri ela gözlerini görebiliyordu. Tam karşıya vardıklarında başladıkları yere ayrı ayrı dönen çiftler tekrar el ele vererek yeni figürlerle sürdürdükleri dansı, erkekler kızları yerlerine bırakırken saygıyla eğilerek bitiriyorlardı.
Mızıkanın ani bir geçişle çalmaya başladığı çeçen (hareketli dans müziği) ahızkaların çatırtısı gençlerin voretleri ve naralarıyla karışıyor havaya açılan ateşle, silah sesleri çatırdıyordu. Tanbora uçarcasına yaptığı kartal figürleriyle alana atladı. Janmara yerlere kadar uzanan etekleriyle kayar gibi gidiyor müziğin ritmine uygun narin hareketleriyle bir kuğu gibi süzülüyordu. Gençler hep bir ağızdan:
“Woy!!! Woy!!!” diyek tempo tutuyorlardı.
Tanbora bu rüyadan mutlulukla uyanıp revirde kendine geldiğinde başında köylüsü Şortan vardı: “Uyandın mı kardeşim” dedi.
Tanbora doğrulmaya çalıştı, Şortan eliyle onun omuzuna bastırıp: “Yat Tanbora” dedi.
Tanbora: “Nasılsın Şortan, seni gördüğüme çok sevindim. Ramad nerede, bizimkilerden haberin var mı?”
“Ben Ramad’ı görmedim, belki o gemiden inmemiştir, burada herkesin inişine izin verilmediği için daha iyi olan gençler, dayanamayacaklara öncelik verdiler. Babanla Varşuk aynı gemiye binmişler. Yeldar seninleydi o nerede?”
“Zazine ile bırakmıştım, bir daha da görüşemedik haberde alamadım. Sizinkiler burada mı?”
“Ah Tanbora, ah kardeşim, herkes parça parça oldu. Burada tanıdığım tek kişi sensin. Ayaklarımın üzerine basar basmaz araştırmaya çıktım tek bulabildiğim sensin. İnan bana seni gördüğümde tüm ailemi bulmuş gibi sevindim. Janmara için de çok üzüldüm.”
“Ne oldu, öldü mü yoksa?” diye haykırdı Tanbora.
“Hayır hayır.”
“O halde!”
“…”
“Lütfen… Ona ne olduğunu öğrenmek zorundayım.”
“Ne yazık ki biz erkekler savaşırken korumasız kalan köylerden kadın tacirleri birçok kızımızı kaçırmış.”
Tanbora hançer yemiş gibi, göğsüne giren sancıyla inledi, yüzü soldu. Şortan çabaladı:
“Allah beni kahretsin. Bunu duymadığını bilmiyordum. Çok uzun zaman oldu, beni affet kardeşim.” Tanbora konuşamadı. Şortan’ın kendine kızarken salladığı elini tutup yatağa çekti ve bir an için gözlerini kapadı. Şortan, Tanbora’nın elinin altından, kendi elini yavaşça çekip, dışarı çıktı. Tanbora hiddetini ve gözyaşlarını içine akıtarak ağlıyordu. (Devam edecek)

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz